23 Temmuz 1990 Pazartesi

19.11 ARTİSAN

Resim satın alan insanlar için galerilerin açtığı sergilerin niteliği ve eleştirmenlerin yorumları çok önemlidir. Çünkü onların vereceği yanlış bilgiler yüzünden kişiler özellikle koleksiyonerler yanlış seçimler yapabilirler.

Cumhuriyet Gazetesi'nde Eşref Üren'in, BRHD'nin yayın organı Sanat’ta Fethi Arda'nın, Milliyet Sanat'ta Kaya Özsezgin'in eleştirilerini dikkatle okurdum.

1970'li yıllarda bugünkü gibi her sokak içinde bir galeri yoktu. Bu, az sayıdaki galerilerin içinde, en önde geleni Ankara’daki Artisan'dı.

Ertan ve Bilge Mestçi'nin sahibi olduğu Artisan, bize, henüz sanat hayatının başında, ama gelecek vaat eden sanatçıları tanıma olanağını sağladı.

Örneğin Muammer Durmuş, Bihrat Mavitan, Hüseyin Yüce ve çini ustası Sıtkı Olçar Artisan'da ünlendiler.

Cihat Burak, Burhan Uygur, Mustafa Pilevneli, Candeğer Fortun, Komet ve Aliye Berger Artisan'da açtıkları sergilerle bizi zenginleştirdiler.

Ve Füreya Koral.

Seramikten yaptığı küçük evlerini ve kuşlarını sergilemişti Füreya hanım. Yalnız yapıtlarını değil, kendisini de hayranlıkla seyretmiştim. Uzun bir elbise giymiş, makyajını yapmış, takılarını takmıştı. "O yaşa gelince ben de onun gibi olacağım" demiştim içimden.

Artisan, Kavaklıdere'den Çankaya'ya doğru çıkarken hemen sol kolda, bir binanın alt katındaydı. Şık bir galeriydi. Çünkü sahipleri şık insanlardı.

Bilge, misafirlerini özel giysilerle karşılar, kış aylarında bize sıcak şarap ikram ederdi.

Bilge kadar işini aşkla yapan başka bir insan tanımadım diyebilirim. Gecenin bir saatinde, hatta sabaha karşı, boyamakta olduğu bir kumaşın nasıl bir renk alacağını beklerken duyduğu heyecanın tıpkı eşini anlatırken de yaşardı.

Artisan ailesinin başka bir özelliği de paketlemedeki ayrıcalıklarıydı. Misafirlerimin ellerinde mora çalan lacivert bir kağıda sarılmış ve pembe bir bağcıkla bağlanmış bir paket gördüğümde bunun Artisan'dan alınmış bir nesne olduğunu hemen anlar ve daha paketi açmadan içinden güzel bir şey çıkacağından emin olurdum.

Sergi açılışlarına çağrılı olan bizler, her zaman hoş insanlarla tanışma imkânı bulurduk.

Örneğin sevgili Mahmut Tali Öngören'i Artisan'daki bir sergide görmüş, yanına gidip nasıl bir karabetimiz olduğunu anlatmıştım.

Mahmut bey, Amerika'da televizyon tahsili yapmış, TRT'de Televizyon Dairesi'ni kurmuştu. Ama bunca yıl emek verdiği TRT her sene Televizyon Dairesi'nin kuruluşunu kutlarken Mahmut beyi görmezden gelirdi. Neyse ki bu ayıp geç de olsa onarıldı. Şimdilerde hem anılıyor, hem de Ankara Film Festivali'nde adına ödül veriliyor.

Ya Sevgili Nili.

O zamanki soyadı Tlabar'dı. Şimdi Bilkur. Onu da Artisan'daki sergilerin birinde tanımıştım. Diğerlerine nazaran daha geç arkadaş olduğum halde, sonraki yıllarda pek çoğunun önüne geçti.
Amerika'da Michigan Ann Arbor Üniversitesi'nde İngiliz Edebiyatı tahsil etmişti. TRT'de çalışıyordu.

Nili vasıfları olan bir insandır. Özellikle insanlara yardım etmesini çok sever. CENTO kapandıktan sonra, iş aradığım bir sırada, arkadaşı Esin Talu Çelikkan'a benden söz etmiş. Esin hanım da Başbakanlık Tanıtma Müşteşarlığı'nın kurulma aşaması sırasında ilgililere adımı vermiş. İşe girdikten çok sonra bir rastlantı sonucu öğrenmiştim bu iki güzel insanın yardımseverliğini.

***
Bilge ve Ertan'ın iki çocukları var. Mehmet ve Karaca. Onlar Artisan ortamında yetişmiş çocuklardı.
Doğal olarak o yaşta aldıkları kültür, ileri yaşlardaki şekillenmelerinde etken oldu.

Mehmet, Budapeşte Franz List Müzik Akademisi'nden mezun olduktan sonra Edinburg Üniversitesi'nde Müzik Tarihi ve Felsefesi Master'ı yaptı. 2000 yılına kadar Budapeşte'de yazdı - çizdi - film yaptı. Özellikle Cumhuriyet Gazetesi'nde zaman zaman yazdıklarını hayranlıkla okurdum.

Karaca, Yale Üniversitesi'nden iki Major ile mezun oldu.

***
Artisan ailesi de, bir süre sonra, benim gibi İstanbul'a taşındı. Önce Ortaköy'de sonra Nişantaşı'nda iş yeri açtılar.

Ne zaman Ankara'ya gitsem, Artisan'ın önünden geçerken eski günleri hatırlar, biz çok seviyeli yaşadık diye övünürüm.

***
Artisan ailesine saygım yukarıda yazdıklarımla sınırlı değildir. Ağabeyimin başına hiç hak etmediği, çok üzücü bir olay gelmişti. Ve ben hemen Ankara'dan İstanbul'a koşmuştum. Üç gün sonra tekrar Ankara'ya dönmem gerekiyordu. Ertan ve Bilge Mestçi de Ankara'ya gideceklermiş. Telefon ettiler ve beni arabalarıyla Ankara'ya götürmek istediklerini söylediler. Kimseyi rahatsız etmek istemediğim için kabul etmedim. Ama çok ısrar ettiler. Razı oldum.

Yol boyunca anlattım ve ağladım. Bana katlandılar.

Kendilerinden özür dilediğimde, "Biz size teklifte bulunduğumuz zaman zaten bunun böyle olacağını biliyorduk" dediler. Bilerek katlanmak.

Dostluklarını hiçbir zaman unutmadım. Bugün, ne yazık ki, hemen hiç görüşemiyoruz. Ama onları hep içimde hissediyorum.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme