22 Ağustos 1990 Çarşamba

37.05 SALİH (AKÇAALAN) USTA

(30 KASIM 2004)

(...)

Bir gün Beyhan Türer beni bir inşaata götürdü. Yaşlı bir adam, Çarık İbrahim’e taştan bir dükkan yapıyordu. Beyhan Bey bizi tanıştırırken “Deli Salih" dedi. Ben utandım. Ama Bodrum’un en eski ustalarından olan Salih Usta böyle anılıyordu. Kendisi de bu lakabından memnun görünüyordu. Çünkü, bir kez onu bir tanıdığımla tanıştırırken “Salih Usta” demiştim. “Deli Salih” diye beni düzeltmişti.

Beyhan Bey’in beni Salih Usta ile tanıştırmak istemesinin nedeni Salih Usta’nın yaptığı inşaatı göstermekti. Çünkü Salih Usta, koca koca taşları harçla değil, hafriyattan çıkan toprağı su ile karıştırarak birbirine bağlıyordu. Ne çimento kullanıyordu ne de kum.

Zaten eskiden kuş uçmaz, kervan geçmez Bodrum’da ne çimento vardı ne de kum.

Cam bile yokmuş Bodrum’da.

Herkes penceresine ahşap kepek koyarmış. Evin aydınlanması için kepenkler açıldığında, kışsa soğuk hava, yazsa sıcak hava girermiş içeriye. Onun için, havanın durumuna göre, ya güneye bakan kepengi, ya da kuzeye bakan kepengi açarlarmış.

Bırakın eski yılları, 1980’lerin başında bile Bodrum’da sadece bir tane camcı vardı : Mahmut Danacı. Listeye adınızı yazdırır, sıranızın gelmesini beklerdiniz. O günlerde dükkanda çırak olarak çalışan Seyithan Durgun zaman içinde kalfa oldu ve Umurça Mahallesi’nde dükkan açtı.

Bugün Bodrum’da ne ararsanız var. Jakuzili İtalyan gömme banyo bile var.

Ben 1980’lerde banyomun beyaz seramiklerini İstanbul’dan satın almış, sevgili Erdoğan Kayalar’ın yardımı ile Bodrum’a getirtmiştim.

***
Beyhan Bey, o gün, Salih Usta’dan benim evin derzini yapması için ricada bulundu. Salih Usta’nın vakti yoktu. Kabul etmedi. Ama merakından olsa gerek, ertesi günü inşaata geldi. Geliş o geliş. Salih Usta, beni bir daha bırakmadı. Hem ustam, hem de dostum oldu. “Ah! sen ilk günden benim elime geçecektin ki ben sana üç ayda ev yapayım” derdi. Keşke. Ama bana Bodrum’da Salih Usta diye bir usta olduğunu söyleyen olmadı ki.

Salih Usta’dan işe başladığı gün sigorta kartını istedim. Özel sigorta danışmanıma verdim ve kendisini sigortalandırmasını söyledim.

Salih Usta, bir süre sonra benim sigorta danışmanıma gitmiş ve sigorta primini gerçekten yatırıp yatırmadığımı sormuş.

Çünkü Salih Usta insanlara olan güvenini yitirmişti. Ve bunda da haklıydı. Bana,”Herodot Oteli’ni 360 günde tek başıma yaptım, bir gün bile sigorta primi ödemediler” demişti.

***
Bodrum’da cuma günleri pazar kurulur. Sebze ve meyve pazarı. Herkes evinin bir haftalık ihtiyacını pazardan alır. Bu nedenle ustalar Cuma günü çalışmazlar. Yevmiyeler perşembeden perşembeye ödenir. Ben eğer o perşembe uzak bir yere gideceksem Salih Usta’nın haftalığını verir öyle giderdim. “Acelesi mi var, sonra verirsin” derdi. Ben de, “sana hizmet edenin parasını, terini soğutmadan vereceksin” derdim. Hoşuna giderdi. 

Doğramacı ustası Çine’li Mehmet Usta, alt katın rabıta tahtalarını döşemeden önce yere beton dökülmesini istedi. Ben de Salih Usta’dan rica ettim. Kabul etti. Akşam beş oldu ama iş bitmedi. Eğer devam eder bitirirse kendisine yarım yevmiye daha verebileceğimi söyledim. “Peki” dedi. İşi bitirdiğinde hava kararmıştı. Bir buçuk yerine çift yevmiye verdim. Çok sonra bir gün,“bana hayatta iki kadın doğru davrandı. Biri Madame Bleda, biri de sen” dedi.

Ne mühendis isterdi ne de mimar, yalnız Beyhan Bey’i beğenirdi. Hatta bir gün Beyhan Bey’e, “bana bir cami projesi çiz ama karışma. Ben kendim yaparım” demiş.

***
Salih Usta İtalyanlarla çalışmış. Onlardan öğrenmiş bildiklerini. “Biz sabah gün doğumu işe başlar, akşam gün batımı işi bırakırdık” derdi. Harcı hazırlar, bitirmeden öğle yemeğine gitmezdi. Ben üzülürdüm. “Üzülme, geç giderim, geç gelirim. Harç beklemez” derdi.

Eğer benim inşaatta çalışan ustalardan biri geç gelir erken giderse kızardı. Yalnız kızmakla kalmaz, inşaatı bırakır giderdi.

Ben akşam yemeğinden sonra Salih Usta’nın evine giderdim. Onu, divana bağdaş kurmuş, iki karış suratla oturur bulurdum.

Yalvarırdım.

“Benim ne suçum var. Onlara kızıyorsun, beni cezalandırıyorsun” derdim. Başlardım ağlamaya.

Ertesi sabah gelirdi.

Salih Usta benim evin derzini yaparken Muharrem (Tan) harcı hazırlar, Abdullah (Tan) da sıva yapardı.

Bir akşam, eve geldiğimde komşum Hakkı Uslu, Salih Usta’nın gene işi bırakıp gittiğini söyledi. Yemeğimi yedim. Evine gittim. Gene divana bağdaş kurmuş, gene iki karış suratla oturuyordu.

Meğer Abdullah ile Muharrem saat 12.00 olunca harcı olduğu gibi bırakmışlar ve yemeğe gitmişler. “Salih Usta’cığım bunlar çocuk. Sen onların kusuruna bakma, ne olur gel” derdim. “Gelmem” derdi.

Ben başlardım ağlamaya.

Ertesi sabah gelirdi.

***
Bazı günler hava birden kararırdı. Yağmur yağacak diye korkardım. Çünkü yağmurun yağması demek, inşaatın durması demekti. Bana, “korkma, Gökova ve Güllük hırsız koylardır. Onlar yağmuru çeker” derdi.

Dediği gibi de olurdu. Karardığı halde yağmur düşmezdi.

***
Salih Usta benim ön ve arka avluma çakıl taşları döşeyecekti. Ön avlu için çok özendi. Gece defterine bir şeyler çizmiş. Ertesi sabah,“bak patron,beğendin mi” diye gösterdi. Ben de “bakmam, nasıl istiyorsan öyle yap. İlerde insanlar, kim yaptı diye sorduklarında desenini de, işçiliğini de Salih Usta yaptı demek isterim” dedim.

Salih Usta dindardı. Bir seccade çizmişti. Sağ ve sol başlarda selvi ağaçları, yanında mey kasesi, ortada hayat ağacı vardı. Çok beğendiğimi söyledim.

Salih Usta, açık olan sokak kapısını kapattı. Çalışmaya başladı. İtalyanlardan öğrendiklerini başkalarına öğretmek istemiyordu.

O anda Topkapı Sarayı’nı gezerken hayranlıkla seyrettiğim çinilerimizi hatırladım. Rehber, elini bir çininin üzerine koymuş, sanat tarihinde domates kırmızısı denilen kırmızının diğer renklerden biraz daha kabarık olduğunu anlatmış, “nasıl yapıldığı hâlâ keşfedilmedi” demişti.

Yıllar önce annemle beraber Ankara’ya dayımlara gitmiştik. Dayımın bir komşusu vardı. “Hacıbaba” derdik. 90 yaşlarında, ak saçlı bir ihtiyardı. Kurtuluş Savaşı sırasında İmalat – ı Harbiye’de çalışmış. Top arabalarının tekerleklerini yapmış. Annem Kurtuluş Savaşına katılmış bir Cumhuriyet kadını olarak Hacıbabanın yaptığı tekerleklerden çok etkilenmiş olmalı ki büyük bir heyecanla, “kim bilir kimlere öğretmişsinizdir” dedi. Hacıbaba anneme ters ters baktı, “kimseye öğretmedin” dedi.

Hepsi sırlarıyla öldü.

Erden Türkmence’nin Melih Cevdet Anday’a gönderdiği bir mektuptan bir alıntı yapmak istiyorum. Türkmence’nin babası, “ölürseniz bedeniniz toprak olur, otlarla, çiçeklerle, ağaçlarla yeniden doğarsınız. Fakat bilip de başkalarına söylemedikleriniz gübre bile olmaz. En iyisi, bildiklerinizi ya bir yere yazın ya da birilerine söyleyin” dermiş.

***
Salih Usta öldüğünde ben Bodrum’da değildim. Bodrum’a gidince ilk işim karısına başsağlığına gitmek oldu.

Ben onunla ilgili anılarımı anlatırken, kendi gibi usta olan iki oğlundan biri,”biz bu anlattıklarınızın hepsini biliyoruz, çünkü akşamları bize hep sizi anlatırdı” dedi. 

Ben de karısına, “ama beni çok ağlatırdı” dedim.

Meğer karısı, “kadını hem ağlatıyorsun hem de ertesi sabah kalkıp gidiyorsun. Madem gideceksin, niye ağlatıyorsun* dermiş.

Salih Usta da, “ama güzel ağlıyor” dermiş. 

(...)

(Anılarımdan alınmıştır.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme