30 Ekim 1990 Salı

38.228 ÜSKÜDAR’DA KAR

Kar, nihayet Şemsi Paşa’ya yağdı.
Eğer buna yağmak denirse.
Kar taneleri düştü.
O kadar.

Herkes sayfasına kar manzaraları koyarken
-ben de çok kıskanırken-
geçmişteki bir anıdan ilham alarak,
sizlere bir kar öyküsü anlatmak istedim.
Bu da benim ‘kar manzaram’ olsun.

***
2001 yılının Aralık ayının 10. günü
Bezm-i Âlem Vakıf Gurebâ Hastânesi’nin
2 no.lu Ortopedi Kliniğine yatırıldım.

Sağ bacağıma protez yapılacaktı.
Uzun lafın kısası ameliyat yapıldı.

Çok karlı bir Aralık ayı idi. Hatta doktorların
gelemeyeceği bile söylendi. Ama hepsi geldi.
Ameliyat çok başarılı oldu.

29 gün kaldım hastanede.
Kar neredeyse 29 gün yerden hiç kalkmadı.

Nihayet 8 Ocak 2002 günü cankurtaranın beni
evime götüreceği müjdesi verildi.

Aslında bir gün önce çıkacaktım. Ama bitişik
yatakta yatan hanım Malatyalı, eşi Sıvaslıydı.
Cankurtaranın sürücüsü de Sıvaslı olduğu için
sürücü onlara öncelik verdi.

Zaten bir İstanbul’lu olmanın önceliğinden
hiçbir zaman yararlanamadım.

Ankara yıllarımda ev sahibimiz her kömür bitiminde yeni kömür
alımını uzattığından günlerce kaloriferlerimiz yanmaz, donardık.
Ne zaman karakola başvursak polis muhakkak onun memleketlisi
çıkardı. Hatta bir kez bıçak o kadar kemiğe dayanmıştı ki
mahkemeye gittik. Bu sefer de hakim bey memleketlisi çıktı.

Nereden anladık? Annesinin ellerinden öptüğünü söyledi.
Duruşmanın sonunda.

Onun için sürücünün bitişik yataktaki hanıma öncelik
vermesini hiç yadırgamadım.

Vatan Caddesi’nde başlayacak olan yolculuğumuz
Üsküdar Şemsi Paşa’da noktalanacaktı.

Cankurtarana binince sürücüden rica ettim. Mümkünse
siren çalmamasını.

Çünkü İsviçre’de geçirdiğim kaza sonrası Cenevre’den
Lozan’a kadar siren çalan bir cankurtaranla gitmiştim. O
zamandan beri bu sese katlanamıyordum.

Sürücü bu ricamı mümkün olduğunca yerine getirdi.
Üsküdar’a sahilden geldik. Her yer kar içindeydi. Yola girdik.
Yol biraz meyilliydi. Biz daha başındaydık. Kar dona çekmişti.
Cankurtaranın tekerlekleri boşa dönüyordu.

Ve ben çok korkuyordum.

O kısa meyilli yolu çıkar çıkmaz sağa dönecektik. Böylece
ben oturduğum eve gelmiş olacaktım.

Ama gelemiyorduk.
Sürücü o soğukta kan-ter içinde kalmıştı. Benim de bunaldığımı
düşünmüş olacak ki, ayak ucumdaki çift kanatlı kapıyı açtı.

Tanrım. Böyle bir manzara olamazdı. Koyu lacivert bir deniz.
Denizde yüzen beyaz gemiler. Sol tarafta beyazlara bürünmüş
Topkapı. Haliç. Galata. Kabataş. Ve tam karşıda Dolmabahçe
Sarayı. Büyülenmiştim.

Ama bir anda korkum geri geldi.
Çünkü başım yukarıda ayaklarım aşağıda duruyordum
cankurtaranın içinde. Gerçi sedyeye kayışlarla bağlanmıştım
ama, sedyenin tekerlekleri rayın üzerinden bir kaysa,
ben doğru sahile, diyelim ki ana caddeyi kazasız belasız geçtim,
çup denize.

Yanımda oturan refakatçime, “Elimi tut” dedim. Dememle beraber
mahallenin tüm erkekleri etrafımızı sardı.
Her kafadan bir ses çıkıyordu.

“İndirelim. Eve kadar sedye ile taşıyalım” diyorlardı.
“İstemem” diyordum. Demiyordum. Bağırıyordum.
İstemem diye bağırıyordum.

Kendileri kayıyordu.
Beni nasıl taşıyacaklardı.
Protezim daha yeni yapılmıştı.
Kıracaklardı.
Eve girmeden tekrar hastaneye dönecektim.

***
O karlar şimdi nerede?
Dün sabah biraz tipi yaptı.
Bu sabah o da yok.

***
Sonunda sürücü bir yandan direksiyonu sağa-sola oynatırken
diğer yandan da arabayı iteliyordu. Mahalleli de ona yardımcı
oluyordu.

Hep beraber döndürdüler cankurtaranın burnunu Hasbahçe Sokağı’na.
Eve gelmiştim.
Salimen.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme