30 Ekim 1990 Salı

26.2.1.8 GARMİSCH - PARTENKİRCHEN

10 Ağustos 1967.

Garmisch - Partenkirchen Güney Almanya'da bir kayak merkezi.

Eğer yanlış hatırlamıyorsam Münih'e 90 mil mesafede.

Yeşil, yeşil, yeşil. Her yer yeşil. Yemyeşil bir kasaba.

O uçsuz bucaksız yeşilliği küçük bir kareye sığdırmak istemediğim için Garmisch - Partenkirchen'de hiç resim çekmedim.

***
Tepelerde küçük küçük evler var. Kışın hayvanlar aç kalmasın diye yapmışlar. İçlerini otlarla dolduruyorlarmış. Ama o yıl çok kar yağmış. Hayvancıklar o küçük evlere ulaşamamışlar. Helikopterle yiyecek atmışlar.

***
Evlerin yüzleri resim, heykel ve çiçeklerle süslenmiş.




***
17 Ağustos'ta ağabeyime bir kart yazmışım, "ben böyle güzel yer görmedim" demişim. Anlaşılan gönderdiğim kartı İstanbul'a gelince geri almışım, dosyama koymuşum. Kartın arkasını çevirince şaşırdım. 40 yıl olmuş. Ağabeyim öldü.
Anılar yaşıyor.

***
Garmisch - Partenkirchen'in ortasından tren geçiyor. Tren hattının bir tarafı Garmisch, diğer tarafı Partenkirchen.

***
Partenkirchen Wang dağının eteklerinde, Garmisch Zugspitse'nin.

***
Wang dağının yüksekliği 178 mt.

Zugspitse ise Alp'lerin Güney Almanya'daki doruğu. 2966 mt.

Zugspitse'ye çıkan trenin hızı 20 km.

Önde üç tekerleği var.


19 km'lik yolu iki saatte alıyor.

4460 metre uzunluğunda bir tünelden geçerek Schneefernerhaus'a geliyor.

Tünel 1928 -1930 yılları arasında yapılmış.

Schneefernerhaus'da teleferiğe biniliyor. Doruğa çıkılıyor.



Olağanüstü bir manzara. Çıkarken de çıktıktan sonra da.
Cenneti görmedim ama cennet böyle bir yer olmalı.

***
İsterseniz dağ sporu yapıyorsunuz, isterseniz güneşleniyorsunuz.
İsterseniz masalara oturup açık havada yemek yiyorsunuz.


Ben, o gün orada bizim kırmızı mercimek lezzetinde bir çorba içtim. İçinde bütün bir sosis vardı. Çok sevmiştim. Hem sevdiğim için hem de o günü hatırlamak için zaman zaman o çorbanın eşini yaparım.

Ve çorbayı nerede içersem içeyim; bir zamanlar Ankara'da, sonra Bodrum'da, şimdi İstanbul'da, çorba hep "o gün gibi" kokar.

Olur bazen böyle şeyler.

Aylin Öney Tan beni doğrularcasına, “Koku insanın hafızasıdır. Anıları diriltir” diyor.  (Cumhuriyet Gazetesi, 20.05.2007)

***
Yemekten sonra yürüyüşe çıktık. Dalgın dalgın giderken birden bir ses duydum.

"Passport Control."

Ödüm koptu. Ne yapacağımı bilemedim.

Halbuki pasaportum çantamda. Korkacak ne var. Ama dağ başında üniformalı bir adamla burun buruna gelmek alışılmış bir şey değil.

Meğer attığım son adımla komşu ülkenin hududuna girmişim.
Bir adımda hudut geçmek herhalde ancak dağ başında oluyor.

***
Partenkirchen'de Barbara Pansiyonu'nda kaldık.

Köşe başında bir pansiyondu. Sabahları önünden inekler geçerdi.  Boyunlarındaki çıngırak sesinden anlardım geçtiklerini.  Hemen pencereye koşardım.

Başlarında kimse olmazdı.  Pansiyonun önü dört yol ağzıydı.  Diğer yollardan gelen inekler aynı dakikada bu dört yol ağzında buluşurlardı.  Sonra hep beraber otlamaya giderlerdi. Akşam üzeri geri dönerken, gene o dört yol ağzına gelirler ve her biri kendi ahırlarının yoluna sapardı.

O zamanlar bu gördüklerim bana inanılması çok güç bir şeymiş
gibi gelmişti.

Yıllar sonra Oral Gönenç'in "Bodrum'da Yeniden"  kitabını okurken (Celsus Yayıncılık) 42. sayfada şu satırlara rastlayacaktım:

(...) Askere giderken de köyden biniyorsun eşeğe, doğru Bodrum. Yirmi üç  kilometre.  Oraya varınca otobüse, kamyona binmeden, eşeğin  başını köye çevirip ipini semerine sarıyorsun, kıçına bir şaplak, o kadar yoldan köye dönüyor kendi kendine.  Hele köyde yavrusu varsa koşa koşa gidiyor geriye.  Yolda kimse ne elliyor, ne çalıyor eşeği.  (...)

Yani bizim eşekler onların ineklerinden çok daha  marifetliydi. Çünkü bizimkiler kendi kendilerine 23 kilometre gidiyorlardı.


***
Garmisch'de Haus Christina'da kaldık.



Pansiyonun penceresinden karşıdaki evin bahçesini ve aynı zamanda Zugspitse'nin doruğunu da seyrediyorduk.

***
Christina'daki odam basit eşyalarla döşenmişti.

Karyolanın örtüsü, koltuğun kılıfı ve perdeler aynı çiçekli basmadan yapılmıştı.

İnsana huzur veriyordu.

Pansiyon sahibesi yaşlı bir hanımdı.

Elleri ve bacakları romatizmadan eğrilmişti.

Kadıncağızın durumunu düşünerek, "ben bu güzel odayı kirletmem, odayı
sakın temizlemeyin" dedim.

"Ama ben eşyalarımı her gün okşamak isterim" dedim.

***
Sonra birgün onu bahçede çimleri keserken gördüm.

Makasın ucu yerde, sapı elindeydi.

Romatizmalı insanların yere eğilerek çimleri veya otları kesmelerine gönülleri
razı olmayan Alman işadamları çim makaslarını uzun boylu yapmışlardı.

***
Lindau, Grainau, Linderhof, Mittenwald, Oberammergau, Partnachklamm,
Berchtesgarten, Königssee, Innsbruck, Salzburg ve diğerleri birbirine çok yakındı. Otobüs ve tren hizmetimizdeydi.

***
Doğanın insanı şımarttığı bu kasabalarda yeşille kucak kacağa yaşıyorsunuz.

Zaten Ruhr havzası hariç Almanya'nın hiçbir yerinde toprak göremezsiniz.
Ya yerleşim alanıdır, ya ormandır, ya parktır, ya da mezarlık.

İşte mezarlık.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme