30 Ekim 1990 Salı

8.1 OKUMAK

Çok kitap okuduğumu söyleyemem. Çünkü okumadığım o kadar çok kitap var ki.

Bir kitapçı dükkanı düşünün, bir de evinizdeki kütüphaneyi. Binlerce kitabın yanında yüzlerce kitabın lafı mı olur? Ama şöyle teselli bulabilirim. Önemli olan kaç kitap okuduğum mu, yoksa nasıl okuduğum mu? Sevgili Celal (Akbay), "ben kitapla kavga ederim" derdi. "O evet der, ben hayır."

Ben, kütüphanesi olan bir evde dünyaya gözlerimi açmadım.

Çocukluğumda, büyükler, günlük gazetelerdeki "arkası yarın" romanlarını okurlardı. Biri okur, diğerleri dinlerdi. Heyecan dorukta olur, okuma bitince yorumlar yapılır, ertesi sabah merakla beklenirdi. Yazarları, romanların adlarını hatırlamıyorum. Ama aşk romanları olduğu kesindi. Çünkü bu okumalar sırasında, bir şeyleri bahane ederler beni odadan çıkartırlardı.

***
Ben, yaşıtlarım gibi çocuk dergileri, çocuk hikaye kitapları da okumadım. Babam, paranın doğru yere harcanmasından yana olduğu için, onun doğruları da iyi beslenme olduğu için, bize bol bol yiyecek alırdı. Okula giderken harçlık vermez cebimize evdeki kuru yemişlerden koyardı.

Cihangir'de oturuyor, ağabeyimle Firuzağa İlkokulu'na gidiyorduk. Ben birinci sınıftaydım, ağabeyim dördüncü. Bir gün annem, "artık bu çocukları paraya alıştıralım" dedi. Babam bize haftalık vermeğe başladı. Ben evin köşesini döner dönmez harcadım. Ağabeyim okul dönüşü, harçlığını divanın üzerine attı, "ben bunu harcamasını bilmiyorum" dedi.

"İnsan yedisinde neyse yetmişinde de öyledir" derler ya. Hiç öyle olmadı. Ben sonradan tutumlu, ağabeyim ise müsrif oldu.

***
O günlerde "Yavrutürk" diye bir çocuk dergisinin çıkacağı söyleniyordu. Annem ısrarla bu derginin alınmasını sağladı. Yalnız annemle babamın evliliği o evde noktalandığı için Yavrutürk ile beraberliğimiz kısa sürdü. Belki birkaç ay. Bu nedenle derginin içeriğini hatırlamıyorum.

Cumhuriyet Gazetesi'nde Selim İleri geri dönüşlerle 30'lu, 40'lı yılların edebiyatçılarını tadına doyum olmaz bir güzellik ve kadirşinaslıkla anlatırken bazen de kendi döneminde okuduğu çocuk dergilerinden ve çocuk kitaplarından söz eder. İmrenirim. Hatta içimde, "şimdi alıp okusam" isteği uyanır. Ne yazık ki, günceli kovalamaktan, eskiye bir türlü sıra gelmiyor.

Peki! çocukluğunda kitapla, dergiyle az ilişkisi olmuş bir insan sonradan nasıl okuma sevdalısı olur? Bu konuda birşey söyleyemiyorum. “Arkası Yarın”ların etkisi olmuş mudur, bilmiyorum. Bildiğim, kendimi birden bire orta ikinin yazında Sinekli Bakkal'ı okurken buldum.

Bir de Çamlıca Kız Lisesi'nin orta son sınıfında, edebiyat hocamız hepimize ayrı ayrı kitap ismi vermişti. Okuyacak ve derste anlatacaktık. Benim payıma Aşk - ı Memnu düşmüştü.

Gerek Sinekli Bakkal'a, gerek Aşk - ı Memnu'ya yazık oldu. Bu iki kitabı çok daha sonra okumalıydım.

***
1940'ların başında Ankara Kız Lisesi'nde okurken, en iyi notu Türkçe dersinden alırdım. Türkçe öğretmenimiz Mualla Anıl, bir gün sınıfa elinde bir kitapla geldi. Bize "Otuzbeş yaş" diye bir şiir okudu. Böylece Cahit Sıtkı Tarancı hayatımıza girmiş oldu.

Annemin bana verdiği harçlıkla kitap almama olanak yoktu. Ama büyük bir açgözlülükle okumak istiyordum. Roman, hikaye, şiir. Ne varsa.

Ulus Meydanı’na gelmeden köşede AKBA diye bir kitapçı vardı. Onun vitrininin önünden ayrılamazdım.

Bir gün karar verdim. Çarşamba günleri öğleden sonra okul yoktu. Oturduğumuz evin karşısında bir ilkokul vardı. Satın alamadığım kitapları orada okuyacaktım.

Kütüphane memuru ile konuştum. Kabul etti. Çok mutlu oldum. Ama kitapları ancak sayfa sayfa okuyabiliyordum. Bu nedenle kitabı bitirmek uzun sürüyordu.

Bir gün mucizevi bir şey oldu. Kütüphane memuru okumak istediğim kitabı evime götürebileceğimi söyledi. Böylece ders kitabı içinde roman okuma dönemi başladı.

*** 
Babam, annemden ayrıldıktan sonra, ikinci evliliğini yaptı. Babamın bu ikinci evliliğinden iki kız kardeşim oldu. Meral ve Mualla. Ankara'da yaşadığım yıllarda, her İstanbul'a gelişimde, babamlara uğrardım. Bir keresinde Meral elinde üç kitapla geldi. Yanıma oturdu. "Ablacığım, ben bu kitapları okuyorum, acaba siz bana hangi kitapları önerirsiniz?" dedi. Elindeki kitaplara baktım. Biri Jean - Paul Sartre'a aitti. Meral ortaokul öğrencisiydi ve Sartre okuyordu.

Ona, "Ben sana ne önerebilirim ki, sen yolunu bulmuş gidiyorsun, ama şöyle yardımcı olabilirim. Sana her ay 25 lira göndereyim. Sen her gün üç gazete al. Sonra bunu ikiye, daha sonra da bire indir ve o senin her gün okuyacağın gazeten olsun. Kitaba gelince, bir süre hiç kitap alma. Ama her gün bir kitapçıya git. Hatta aynı kitapçıya git. Kitapları okşa. Arka kapaklarını çevir oku. İçine şöyle bir göz at. Yazarları tanı. O yazarın başka hangi kitapları var. İncele. Ve ondan sonra yavaş yavaş kitap almaya başla" dedim.

Ben bu desteğimi, o üniversiteyi bitirip, iş bulup, çalışmaya başlayana kadar ve "Ablacığım, ben artık kazanıyorum, para göndermeyin" diyene kadar sürdürdüm.

Meral'le, her Türkiye'ye gelişinde beraber olur, uzun uzun konuşuruz. Bir keresinde, "ablacığım, size çok şey borçluyum, tekrar teşekkür etmek istiyorum" dedi. "Sen bana değil, kendine teşekkür et, çünkü sen de benim gibi kütüphanesi olmayan bir evde doğmuş olmana karşın, ortaokul öğrencisiyken Sartre okuyordun" dedim.

***
Nermin Abadan - Unat, Kum Saatini İzlerken adlı kitabında, ilk eşi Prof. Yavuz Abadan'ın çocukluğunu anlatırken, "evde geceleri ışık olmadığından Yavuz derslerine kentin merkezindeki umumi helada hazırlanıyormuş" diyor.

F. Scott Fitzgerald, The Great Gatsby adlı romanına şöyle başlar: “......When ever you feel like criticizing anyone ......just remember that all the people in this world haven't had the advantages that you've had.” Kısaca söylemek gerekirse: "babam, birini eleştirirken unutma ki herkes senin sahip olduğun avantajlara sahip olarak dünyaya gelmedi" derdi.

Çok doğru.

Hiçbirimiz, bu dünyaya aynı avantajlarla gelmiyoruz.

Kimimiz, bazı şeyleri öğrenmek için gerekli olan ortamı hazır buluyoruz. Kimimize bu ortam sonradan başkaları tarafından sağlanıyor. Kimimiz de bu ortamı, kendi çabalarımızla yaratıyoruz.

Tabii en zor olanı üçüncüsü.

Benim hayatımda birincisinin olmadığını, yani ortamı hazır bulmadığımı, hikayemin başında söylemiştim. Ama ikincisi, yani ortamın sonradan başkaları tarafından sağlandığı, bazen, oldu.

Örneğin, ilk memuriyetim olan Sümerbank Alım ve Satım Müessesesi'nde Sunullah Arısoy'u tanıdım. Sunullah bey solcu idi. Bu nedenle başı belaya girmiş, bir süre tutuklu kalmıştı. İşe başladığı zaman biraz kulağımız çekilmişti. Sözde sivil polis onu takip ediyordu. Birlikte görülmezsek iyi olurdu. Aksine, ben Sunullah beyle dost oldum.

Sunullah bey şairdi. Çok güzel Türkçe konuşurdu. Atatürkçüydü.

1950'li yılların başıydı. Sunullah beyin ziyaretçileri arasında Salim Şengil, Memduh Şevket Esendal, Yaşar Nabi Nayır ve şimdi hatırlayamadığım, o zamanın önde gelen edebiyatçıları vardı.

Salim Şengil "Seçilmiş Hikayeler"i çıkartıyordu.

Yaşar Nabi Nayır ise "Varlık Yayınları"nı.

Bazen düşünürüm, eğer ben Sunullah beyi tanımasaydım, Panait Istrati'yi acaba ne kadar sonra okuyacaktım.

***
O yıllarda çalışan insanlar, yıllık izinlerini aldıklarında doğru İstanbul'a giderlerdi. Ben de öyle yapardım. Ve soluğu Babıali'de alırdım. Yaşar Nabi beyi ziyaret ederdim.

O devrin insanları gerçekten farklıydı.

Yaşar Nabi bey, sanki Ankara'dan İstanbul'a salt onun için gelmişim gibi karşılardı beni ve bundan duyduğu onuru dile getirirdi. Ben de o çok genç yaşımda böyle büyük işler yapmanın, bir Yaşar Nabi Nayır'ı ziyaret eden kişi olmanın, gururunu taşırdım.

80'li yıllarda Murathan Mungan'la komşu olmak ise bana başka bir ortam sağladı. Üç buçuk yıl süren unutulmaz komşuluğun keyfini başka bir bölümde doyasıya anlatacağım. Ama şimdilik Murathan'ın Metis Yayınlarından çıkan Ressamın Sözleşmesi adlı kitabına yazdığı Önsöz'den bir alıntı yapmakla yetineceğim.

"Gündelik yaşantının sıradan zenginlikleri içinde en hoşuma giden şeylerden biri de, başkalarına salık verdiğim kitapların beğenilmesi ve onlar üzerinde yapılan 'yeniden okuma' tadındaki hararetli söyleşiler olmuştur. Tanıdıklarımın, dostlarımın, yeni yazarlar, yeni kitaplar keşfetmesine yardımcı olmaktan her zaman derin bir mutluluk, çocukça bir sevinç duydum. Aynı kılavuzluk bana yapıldığında da."

Murathan bana da kılavuzluk yaptı. Hem de çok. Kütüphanesinden yararlanmamı sağladı. Üsküdar'a taşınma öncesinde, yeni evime gelecek insanlarımdan ev hediyesi olarak bir kitap isteme kararlılığımı içtenlikle destekledi.

Kitap listesini oluşturmak için benimle beraber geç saatlere kadar çalıştı. Ne kadar teşekkür etsem azdır. Ama en çok Jean Rhys'i bana tanıttığı için teşekkür borçluyum. Eğer komşu olmasaydık, genelde çok şey kaybederdim, ilaveten bir de Jean Rhys'i tanımaktan yoksun kalırdım.

Murathan aynı Önsöz'de şunu da söylüyor: "Yazarken de, okurken de bir yalnızlık olan kitabın, yalnızlığı gideren şey, paylaşmanın coşkusudur bence. Kitap dağıldıkça zenginleşir; her birimizde bıraktığı ne kadar farklı olsa da."

Mehmet Kemal de Denemeler Elemeler kitabında: "Evet, insan yazarken de okurken de yalnızdır. Ne kadar çok yazar, ne kadar çok okursa öylesi çoğalır" demiş.

Murathan Mungan ile Mehmet Kemal'in söylediklerini birleştirecek olursak; demek ki okurken ve yazarken çoğalan insan, okuduğunu ve yazdığını paylaşırken de çoğalıyor.

Yürekten katılıyorum.

Murathan cümlesini şöyle tamamlamış: "Çünkü sonuçta ya da günün birinde birbirimizi okuduğumuz kitaplardan tanırız."

Tanrım ne kadar doğru!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme