23 Temmuz 2010 Cuma

16.2 FATMA HAYRİYE (REŞAT BEY İLE)

Hayriye (Çomak) teyzem 1888 yılında İstanbul'da, Nişantaşı'nda, doğmuş.

Ağabeyim küçükken gerek aile içindeki akrabalardan gerek aile dışındaki ahbaplardan bazılarına isimler koymuş. Örneğin, çomak teyze, cicianne, enici, mucu amca, dede baba, çufçu dayı, has teyze, cici gibi. Bunlar o kişiler tarafından çok kabul görmüş. Bu takma isimleri kendi isimleri gibi benimsemişler hatta sevmişler.

Hayriye teyzeme de çomak teyze demiş. Ben de öyle dedim. Zaten ağabeyim kime ne dediyse ben de tıpkı eşini dedim.

Çomak teyzem tam bir Osmanlı hanımefendisiydi. Oturduğu yeri doldururdu. Gençliğinde çok ama çok güzelmiş. Ben onu her yaşta çok güzel bulurdum. Asil bir güzelliği vardı.

Anneannesi Saadet hanım saray ebesi olduğu için sık sık saraya gidermiş. Sultanlardan birinin arkadaşıymış. Acaba hangisinin?

Bir keresinde, Sultan selamlığa geçmiş. Ki sultanlar kesinlikle selamlığa geçmezlermiş. Ama o gün geçmiş ve merdiven başında kızının gelmesini beklemekte olan dedeme, "Mazhar bey, ben evlenmeden sakın Hayriye'yi evlendirmeyin" demiş.

Bu tenbih tutulmuş mu? Bilmiyorum.

Bildiğim, Çomak teyzemin Çorlulu Ali Paşa ahfadından, Mahmut Celalettin Paşa'nın yeğeni, Şuray - ı Devlet Tanzimat Dairesi Azası Behçet Paşa'nın (güzel gözlü Behçet Paşa'nın) oğlu Reşat beyle evlendiği.

Çomak teyzem ile Reşat bey, tabii görücü usulü ile evlenmişler.


***
Çomak teyzemi çok isteyen olmuş. Bu arada Reşat beyin annesi de istemiş. Reşat bey dulmuş. Hanımı Cemile hanım Adana Valisi Bahri Paşa'nın kızıymış. Babasının yaverine aşık olmuş ve Reşat beyi bırakmış, yavere kaçmış.

Reşat beyin annesi, çomak teyzemi oğlu Reşat beye istemeye geldiğinde, anneannem Üsküdar'daki evin sofasında, denize bakan pencerenin önündeki kanepede oturuyormuş. Başını denizden yana çevirmiş, "Mazhar bey kadın görmüşe kız vermez" demiş. Herhalde "dul" dememek için, kibarca "kadın görmüş" demiş.

Ciciannem bu hikayeyi anlatırken aynen annesinin pozunu alır, anneannemin kararlılığını iyi yansıtabilmek için, başını denizden yana çevirirdi.

Ama kısmet olmaya görsün. Reşat beyin annesi bir kez daha teyzemi istemeğe gelmiş. Anneannem, bu kez, "peki" demiş.

Hâlâ merak ederim acaba anneannem sonradan neden "peki" demiş?

Ciciannem, "ağzı, dili bağlanmış" derdi.

Uzun lafın kısası çomak teyzem Cağaloğlu'na gelin gitmiş.

***
Biz ağabeyimle, çomak teyzemin kocasına Enici derdik. Enicimin Cağaloğlu'nda kocaman bir konağı vardı. Üç katlı ve çok odalı. Yeri de çok güzeldi. İstanbul Kız Lisesi'nin karşısında, Halkevi'nin yanındaki Hoca Rüstem Mektep Sokak'ta ve köşe başındaydı.

Enicimin ilk eşinden iki kızı vardı. Çomak teyzemle yaşıt.

Çomak teyzemin üvey kızları ile hiçbir sorunu olmadı. Bizler de hem Leman ablayı hem Mebrure ablayı çok sevdik.

Hatta Mebrure abla sonradan akrabamız Yusuf Çapanoğlu ile evlendi ve yengemiz oldu.

Yusuf Çapanoğlu'na ağabeyim ve ben Çufçu dayı derdik. Yusuf Çapanoğlu, Şark Tezyini Sanatlar Okulu'nda Tezhip hocasıydı. Çok değerli bir insandı. Çocukluğumun güzel anılarındandır Çufçu dayı. Çok akıllı bir insandı. İlk okulda okuduğum yıllarda tek başıma ziyaretine giderdim. Bana büyük insan muamelesi yapar, benimle ciddi konuları konuşurdu. Çamlıca Kız Lisesi'nin orta son sınıfında okurken, annem beni Ankara'ya yanına çağırmıştı. Refika teyzem ile okula gitmiş tasdiknamemi almıştım. Çufçu dayıya vedaya gittiğim günü hiç unutmuyorum. Şöyle arkasına yaslandı. Dikkatle yüzüme baktı. Uzun uzun baktı. "Refika seni Ankara'ya gönderiyor mu?" dedi. Çünkü Refika dediği teyzem yani ciciannem ailede çok akıllı bir hanım olarak bilinirdi. Bu cümle daha doğrusu bu soru benim bundan sonra ki yaşamımın da sorgusuydu. Nasıl bir önseziydi. Tabii o gün bunun bilincinde değildim.

Çufçu dayıyı bir daha görmedim.

Yıllar sonra elime geçen Çufçu dayının ölüm ilanında şöyle yazıyordu:

"Müzika Kumandanı Osman Paşa torunu, Güzel Sanatlar Akademisi Şark Tezyinat Şubesi Muallimlerinden ve Sular İdaresi memurlarından, Cumhuriyet Halk Partisi Kadıköy kazası, merkez nahiye azasından, Yusuf Agah Çapanoğlu uzun zamandır müptela olduğu hastalıktan 8/1/944 akşamı vefat ederek cenazesi 9/1/944 pazar günü kaldırılıp Karacaahmet'teki aile kabristanında ebediyete tevdi edilmiştir."

Bu ilanın içindeki "Sular İdaresi memurlarından" tanımlaması tabii ki bende bazı çağrışımlar yaptı. Bir yandan Akademide Tezhip hocalığı yaparken diğer yandan da Sular İdaresinde memurluk mu yapıyordu, yoksa emekli olduktan sonra mı bu işi yapıyordu bilmiyorum. Bildiğim, bana büyüklerimin anlattıklarına göre, kapı kapı dolaşıp su sayaçlarını yazarken her çaldığı kapıdan gördüğü saygıydı. Çünkü aileden tevarüs etmiş olduğu bir terbiyesi vardı. Böyle insanlar hangi işi yaparlarsa yapsınlar, kişiliklerini belli ederler.

***
Çufçu dayı ile Mebrure yengenin iki çocukları vardı. Ferdi ve Meral.

Yıllar sonra Ferdi Ankara'ya geldiğinde iş yerime uğramıştı. Hatta onu annemle telefonda konuşturmuştum.

Ferdi'nin işini bilmiyorum. Ama Meral bankacı olmuştu. Sadettin (Bayav) dayım Eskişehir'e gittiğinde işi gereği uğradığı bir bankada Meral'e rastlamıştı. Meral o bankada çalışıyordu. Dayım bana Meral ile mektuplaşmamı önermişti. Çünkü Meral bunu benden istiyordu. Bir süre yazıştık. Sonra koptuk. Nedense hep böyle oluyor.

Ama ben anılarımı yazdığım sırada Meral'i aradım. Fener Yolu'nda oturuyordu. Gittim. Memnun oldu. Meral ile aramda sadece 20 gün vardı. Yani ikimiz de aynı yıl doğmuştuk. Çok güzel bir kızdı. Kırmızı saçları vardı. Her kırmızı saçlı gibi yanaklarında çilleri vardı ve ona çok yakışırdı.

O gün ondan aşağıdaki iki belgeyi aldım.

Birincisi:

Yusuf Çapanoğlu: Ö. 1944
Mebrure Çapanoğlu: Ö. 1973
Ferdi Çapanoğlu: Ö. 1984


Meral Çapanoğlu: Yaşıtım. 

Benden 20 gün küçük. Feneryolu'nda oturuyor. Her ikimiz de kireçlerimizden dolayı yürüme özürlüsü olduğumuzdan birbirimize gidip gelemiyoruz. 

İkincisi:

***
Leman abla ise Deniz Levazım Subayı Cezmi Denizmen ile evlendi.

NİKAH DAVETİYELERİ

Bilutfihi Teala şehr-i halin yirmi yedinci günü hafide-i acizi ile Mahriye Nezareti Divan-ı Harbi azalığından mütekaid kaimmakam İsmail Hakkı Beyefendi’nin mahdumu Ahmed Cezme Bey’in icray-ı akdi musammem ve teyemmünen zat-ı alilerinin meclis-i mezkuri şerefyab buyurmaları acizlerince ziyadesiyle mütemenna ve mültezem olduğundan zevali saat onda teşrifleri müsterhamdır.

Kadıköy

Fi 27 Nisan sene 1333 (1917) 
Şuray-ı Devlet Tanzimat Dairesi 
Azalığından Mütekait
Behçet

***
Leman abla ile Cezmi eniştenin iki oğlu vardı. Dr. Mustafa Denizmen ve Avukat Güngör Denizmen.

Dr. Mustafa Denizmen, yedek subaylığını Ankara'da yaptı. Rezzan ile evliydi. Annem ve ben o yıllarda Ankara'daydık. Çok sık beraber olurduk. Behçet o sırada dünyaya gelmişti.

Güngör ile yıllar sonra, daha doğrusu ben İstanbul'a geldikten sonra çok sık beraber olmasak da çok sık telefonla konuştuk. 'Güngör' adını Hayriye teyzemin koyduğunu, bundan dolayı mutluluk duyduğunu söylerdi. Aileyi çok yakından tanırdı. Bana bilgiler verirdi. Çok donanımlı, çok iyi yetişmiş, çok bilgili bir İstanbul beyefendisiydi. Saint Joseph'ten 1952-53 döneminde mezun olmuştu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmişti. Sınıf arkadaşı (kendi ifadesiyle fakültenin en güzel kızı olan) Engin ile evlenmiş, Taluy adında bir kızları olmuştu. Ne yazık ki önce eşini, sonra kızını kaybetmişti. Her cuma günü Aşiyan'daki mezarlarını ziyarete giderdi. Emekli olmadan önce Maliye Bakanlığı Eski İstanbul Muhakemat Müdürü idi. Büyük Kulüp (Cercle d'Orient) Derneği Yüksek Divan üyesi, Galatasaray Spor Kulübü Eski Yönetim Kurulu ve Denetleme Kurulu Üyesi, Çorlulu Ali Paşa Vakfı mütevelli Heyeti Başkanı idi.

Cezmi Enişte ile Leman ablanın Kadıköy'de, Kurbağalıdere'nin kenarında üç katlı ahşap evleri vardı. Biz o yıllarda Kadıköy'de oturuyorduk ve onlarla çok sık beraber oluyorduk. Cezmi enişte aile içinde ağırlığı olan, çok neşeli, çok hoş sohbet, sofrası herkese açık bir beyefendiydi.

Cezmi eniştenin sandalı vardı. Bizi sandalıyla Kalamış'a götürürdü. Dere'nin çıkış yerine kadar çok dikkatli kürek çekmek gerekirdi. Çünkü dere çok pisti. Hatta zaman zaman insan pisliğinin, dere boyunca, su üzerinde yüzdüğünü bile görürdük. Bu nedenle dere kokardı.

Ama gene de Kurbağalıdere'nin kıyısında oturmak bir ayrıcalıktı. Mahmut T. Öngören ve Talat Halman o derenin kıyısında yetişmiş gençlerdi.

Gündüz yaptıklarımız bir yana, gece yapılanların keyfi daha başka olurdu. Kalabalık olduğumuz zaman iki sandal giderdik. Saadettin dayım, genelde, kürek başında olurdu. Ciciannem de iyi bir kürekçiydi.

Özellikle mehtaplı gecelerde, evde yapılmış çeşitli yiyeceklerle, Belvü Gazinosu'nun önüne demir atılır, sandallar birbirine bağlanır, o günün ünlü şarkıcılarının konserleri dinlenirdi.

***
Kurbağalıdere'nin olduğu yere yıllar sonra Salı Pazarı kuruldu. Bir gün Salı Pazarı'na çok genç bir ahbabımla birlikte gitmiştim. Ona Kurbağalıdere'nin geçmişini anlatıyordum. Birden çevremizin kalabalıklaştığını farkettik. Önce ne olduğunu anlayamadık. İçlerinden biri yanındakilere, "dinle, dinle, bak hanım neler anlatıyor" diyordu.

***
Çomak teyzemle enicimin iki çocukları vardı. Fuat ve Nermin.

Çomak teyzem evliliği ile ilgili hiçbir şey anlatmazdı. Bir ömür boyu hizmet ettiği kocasını, hepimize ve herkese "beyim" diye tanıttı Mutlu oldu mu? Bilmiyorum.

Zaten, tuhaftır, çomak teyzem, ciciannem ve annem, üç kız kardeş kendi aralarında bile mutsuzluklarını konuşmazlardı. O devrin tüm onurlu kadınları gibi. Herkes kan kusar kızılcık şerbeti içtim derdi. İyi mi yaparlardı ? Bilmiyorum. Bildiğim üçünün de şiddetli baş ağrısı vardı.

Sinir başağrısı denirdi.

Çomak teyzemi o yıllarda başında siyah bir bant ile hatırlıyorum. Gözlerini de bantlardı. Bembeyaz yüzü ile hayalet gibi dolaşırdı. Ciciannem sirkeye batırılmış bir bezi başına koyar, divana uzanırdı. Annem ya kahve içer ya da yoğurt yerdi. İkisi arasında bir tercih yapmazdı. Çünkü ikisinin de iyi geldiğini söylerdi.

Üçü de bu sinir başağrısını ölene kadar, aynı şiddette, çektiler.

***
Çomak teyzemin konağında bir yıl süre ile annemle birlikte kaldık. Hatta ilkokulun üçüncü sınıfını Cağaloğlu'nda okudum. Galiba Büyük Reşit Paşa ilkokulu idi. Annemle babam ayrılmışlardı. Çomak teyzem bizi konağa aldı. Ağabeyim Işık Lisesi'nde yatılı okuyordu. Hafta sonları o da gelirdi. Ciciannem de konaktaydı. Anneannem ise bazen Ankara'ya Osman dayıma gider, bazen de İstanbul'a çomak teyzemin yanına gelirdi.

Enicim hepimize çok iyi davranırdı. Hepimizi çok severdi. Özellikle ağabeyimi. Onu sık sık muhallebiciye götürür tavuk göğsü yedirirdi. Bir de ciciannemi çok akıllı bulur ve adının Refika olmasından dolayı ona "ailenin Refik hocası" derdi.

O konağı severdim. O konakta hep beraber yaşamayı severdim.

***
Konağın bahçesi yok denecek kadar azdı. İnce uzun bir koridor gibiydi. Dış kapıdan içeri girince sol taraftaki ilk oda Morfia'nın odasıydı. Morfia, Fuat dayım ile Nermin ablamın dadısıydı.

Morfia'nın odasından sonra konağın kapısından içeri girilirdi. Giriş katında sağda, büyük bir yemek odası vardı. Aynı zamanda mutfaktı. Sol taraftaki merdivenden yukarı çıkılırdı.

O devrin insanları, özellikle erkekleri boğazlarına çok düşkün olurlardı. Çoğu bu yüzden öldü. Enicim de yemesini çok severdi. Onun da ölümü bu yüzden oldu.

Eskiden balık ile sütlü şeyler birlikte yenmezdi. Zehirlenmekten korkulurdu. Ama enicimin canı balıktan sonra sütlaç yemek isterse; yemek odasının duvarında asılı duran, kocaman harflerle yazılmış, Arapça bir duayı okur ve o dua sayesinde zehirlenmeyeceğini düşünürdü.

***
Konağın tavanları ve pencereleri çok yüksek, salonu ve odaları çok büyüktü. İkbal, çomak teyzemin yardımcısıydı. Çok sadık bir hizmetkardı. Çomak teyzemden sonra sırayla akrabaların evlerinde çalıştı ama "hanımım" diye hitap ettiği çomak teyzemi hiçbir zaman unutmadı.

Peygamber Sofrası'nı (Zekeriya Sofrası) ilk o evde görmüştüm. Yere yaygılar yayılır, üzerlerine hamur tahtası gibi alçak masalar konur, yerlere oturulur, başlar örtülür, mumlar yakılır, masaların üzerine çeşitli yiyecekler konur, kuran okunur, adak adanırdı. Eğer adağınız bir yıl zarfında gerçekleşirse ertesi yıl aynı sofrayı sizin de açmanız gerekirdi.

***
İletişim araçlarının kısıtlı olduğu o günlerde, yeni çıkan şarkılar halka sokak okuyucuları tarafından tanıtılırdı. Sokağın başına bir delikanlı gelir, hiçbir ses ve çalgı aleti olmadan yeni çıkan şarkıları okurdu. Herkes açık pencerelerin gerisinden bu şarkıları dinlerdi. Şarkıcı çocuğun elinde, okuduğu şarkıların sözlerinin yazılı olduğu basılı kağıtlar olurdu. Arzu eden, çok az bir para karşılığında, beğendiği şarkının kağıdını alırdı. O günlerden aklımda kalan "Akasyalar Açarken" şarkısıdır. Yıl 1937.

Cağaloğlu anılarımın içinde bir de "Makaracı" vardır. Bir atın her iki yanına yerleştirilmiş yüksek ahşap dolapların içine dikiş ile ilgili her türlü malzeme konur ve satıcı "Makaracıııı" diye bağırırdı. Hanımlar kapının önüne çıkarlar ve ayaklarına kadar gelmiş bu imkandan yararlanırlardı.

Aynı şey zerzavatçılar için de geçerliydı. Merkebin iki yanındaki küfelerde çeşitli sebzeler olur, hanımlar her sabah alış verişlerini zahmetsizce yaparlardı.

Tabii yoğurtçuları da unutmamak lazım. Yuvarlak büyük tenekelerde satılan bu yoğurtlar çok lezzetli olurdu. Özellikle üzerindeki kaymağın tadına doyum olmazdı. Yoğurtçu, elindeki özel kürekle, yanlamasına aldığı yoğurdu, hiç bozmadan tabağa koyardı. Kuzenim Taylan Emcioğlu, "bu özel kürek kapaklı bir kabın içinde durur, kullanılacağı zaman çıkarılır, kaymak istemeyenlerin kaymakları bu kabın içinde biriktirilir, isteyenlere bu kaymaklardan verilirdi" diyor.

***
Bu büyük konağın bitişiğinde iki katlı küçük bir bina daha vardı. Eskiden alt katta faytonlar durur üst katta seyisler yatarmış. Tabii zaman içinde savaş, işgal, göç ve yangın gibi nedenlerle insanların gelirleri azalınca bazı zorunlu önlemler kaçınılmaz oluyordu.

Önce, o bitişikteki küçük iki katlı bina kiraya verildi. Ama kiraya verilmesi yeterli olmadı. Bir şeylerin satılması zorunlu olmaya başladı. O zaman ciciannem, enicime çok yalvardı. "Büyük tarafı satın küçük tarafta oturun. Büyük tarafın masrafı büyük, küçük tarafın masrafı küçük olur" dedi. Enicim, aklını çok beğendiği ciciannemin sözünü dinlemedi.

Konaklarda doğmuş, konaklarda büyümüş, konaklarda yaşamaya alışmış, o kültür ve o terbiye ile ömür sürmüş insanların alışık oldukları yaşama biçiminin dışına çıkmalarının pek kolay olmadığını, yıllar sonra İngiltere'de eski sarayları gezerken daha iyi anlayacaktım. Artık eski maddi gücü kalmamış kontlar - kontesler ve onların çocukları, atalarının topraklarından kopmamak, eski düzenlerini ve alışkanlıklarını az - çok sürdürebilmek için, saraylarının küçük bir bölümüne çekilmeğe ve diğer kısımları halka para karşılığı açmaya razı olmuşlardı. 

***
Sonunda enicim küçük tarafı sattı. Babam aldı. Yıllar sonra babam, "o zaman Reşat beye yardım olsun diye almıştım, meğer kendime yardım etmişim" diyecekti. Çünkü babam, yeni eşi ile o iki katlı sempatik evde yıllarca oturdu. Meral ve Hatice Mualla o evde dünyaya geldiler.

Ama zaman içinde küçük tarafın satışı da yarar sağlamadı. Konağın önce üst katları, sonra aynı kattaki diğer bölümleri kiraya verilmeye başlandı. Kiracılardan bazıları sabahları Çomak teyzeme gelir, hep beraber gazetelerin Arkası Yarın romanlarını okurlar, yorumlar yaparlardı.

Herhalde konağın yandaki sokağa açılan başka bir kapısı daha vardı. Zira kiracılar ön kapıyı kullanmazlardı.
Kiracı olarak oturanların içinde Adil Güray ve ailesinin ayrı bir yeri vardı. Dostlukları gerek konakta gerek sonraki yıllarda İstanbul ve Ankara’da yaşam boyu sürdü. Adil Güray veterinerdi ve subaydı. Babamın meslektaşıydı. Belki o tavsiye etmişti Çomak teyzeme. 
Adil Güray’ın o günlerdeki rütbesi ne idi bilmiyorum. Ama sonra paşa oldu. Ve büyüklerim öldükten sonra onların yerini ben aldım. Mucu Amca’nın hep yanında oldum. 
Bir sabah Adil Paşa’yı yüzüne düşen saçlarıyla gören ağabeyim “Mucu” demiş. Çok hoşuna giden Adil Paşa ağabeyimin kendisine “Mucu Amca” demesini istemiş.
Karısı Mergube Hanım da kendisine teyze denmesinden hoşlanmazmış “Bana Has teyze deyin” demiş. 
Büyük kızları Semahat abla yüksek tahsilli idi, çok sonra bir doktorla evlendi Duygu adında bir kızı oldu. Feneryolu/Kuyubaşı’nda otururdu ve ben sık sık ziyaretine giderdim. Küçük kızları Vecahat abla ise Jane Austen’ın “Sense and Sensibility” romanını “Sağduyu ve Duyarlık” olarak Türkçeye çevirdi. “M.E.B., Dünya Edebiyatından Tercümeler serisinden İngiliz Klasikleri: 50” olarak çıktı. Vecahat Güray’ın anneme “Kıymetli Teyzeme” ve bana "Olcay'ıma" diye 20.3.47 tarihinde imzaladığı kitap 75 yıldır kitaplığımdaki yerini koruyor.

***
Enicim, tansiyonunun 21'e çıktığını çomak teyzemden saklamıştı. O gün, aile motor gezintisi yapacaktı. Enicim denizden korktuğu için motor gezintisine katılmadı. Çomak teyzem bu gezi için hazırladığı yiyeceklerden bir kısmını enicim için evde bıraktı. Enicim, dolmaları ve köfteleri afiyetle yedi ve ertesi günü felç oldu.

Tam yedi yıl yattı. Çomak teyzem, yedi yıl boyunca enicime baktı. Hiç şikayet etmeden, her türlü hizmetini gördü. Üç öğün yemeğini eliyle yedirdi. Ağzını sabunlu bezle sildi ve "afiyet olsun beyim" dedi.

***
Yedi yıl süren bir hastalık, doğal olarak, ekonomik gücün daha da azalmasına neden oldu. Sonunda konak satıldı.

Cihat Burak'ın Cardonlar kitabını okurken, sanki çomak teyzemin gelin gittiği o konağı okur gibi olmuşumdur. O benim ibrişim gibi güzel çomak teyzem, o konağın patlayan kanalizasyonunu elleriyle temizlemişti. Hem de kaç defa.

***
Çomak teyzem, Nişantaşı'daki bir binanın zemin katına taşındı. Enicim orada öldü.

Fuat dayım ise o sırada şark hizmetini yapıyordu.

Fuat dayım subay olmayı çok istemiş. Halbuki o yıllarda ancak subay çocukları subay olabiliyormuş. Dayımın bu aşırı isteğine dayanamayan çomak teyzem oğlunu tanıdıkları bir subayın çocuğu gibi göstermiş ve dayım subay olmuş. Süvari Subayı.

Ama, dayım, sonradan askeri hayatı sevmedi. Askerlikten ayrılmak için çok uğraştı. Olmadı. 27 Mayıs 1960 Askeri Harekatı'na katıldı. Ardından Eminsu oldu. Emekli olduğunda albaydı.

Yaşamım boyunca, asker olup da sivil elbiseyi dayım kadar güzel taşıyan başka hiçbir subaya rastlamadım.

Fuat dayım futbol tutkunuydu. Kaleciydi. Ankara'da Muhafız Gücü'nde devamlı, zaman zaman da Galatasaray'ın özel maçlarında oynardı. Spor camiasının çok sevdiği bir insandı. Turgay Ece, Gündüz Kılıç, Eşfak Aytaç yakın arkadaşlarıydı. "Maymun Fuat" diye anılırdı.

Harp Akademisi Komutanı Orgeneral Fevzi Mengüç'e yaverlik yapmıştı. Emekli olduktan sonra Ali Sami Yen Stadı'na müdür oldu.

Gençliğinde, İstanbul ve Ankara'da yaşayan adı ünlü ailelerin kızları dayımın desti izdivacını, sabırla, beklediler. Ama dayım ileri yaşlarında sevdiği kadınla evlendi. Mutlu oldu. Ne yazık ki kansere yenik düştü.

İstanbul'da 30 Ağustos ve 29 Ekim törenleri Beyazıt'ta başlar Taksim'de biterdi. Alay Çemberlitaş, Sultan Ahmet, Divan Yolu üzerinden Sirkeci'ye inerdi.

Salt dayımı at üzerinde görmek için, tüm aile ve konaktaki kiracılar, toplu halde, Gülhane Parkı'nın karşısındaki sokağın başına gider, saatlerce ayakta beklerdik. Dayım en önde geçer ve bize selam verirdi. Bir yandan alkışlar, bir yandan da gözlerimizdeki yaşları silerdik.

Bugün, ne zaman o civara gitsem, o köşeye bakar, başta at üzerinde dayım olmak üzere herkesi görür gibi olurum.

***
Nermin ablam, Cağaloğlu'nda otururken Ticaret Lisesini bitirmişti. Fuat dayım gibi o da sarışın ve mavi gözlüydü. Boyluydu. Hoş bir görüntüsü vardı. Çok kişilikli bir kadındı. Kimseye kolay yaklaşmaz, kimseyle kolay ahbap olmaz, kimseyi kolay sevmezdi. Herkes tarafından çok beğenilirdi. Ticaret Lisesini bitirdikten sonra bir süre Takas Ltd.Şti.'nde çalıştı. Hatta Leyla Gencer'in kocası oda arkadaşıydı.

***
Çomak teyzem ile Nermin ablamın, Nişantaşı'ndaki evde otururken, ne sebeple İstanbul'dan ayrılıp Ankara'ya gittiklerini hatırlamıyorum. Ben, 1943 yılında Ankara'ya gittiğimde onlar Ankara'daydı. Necatibey Caddesi üzerinde iki katlı küçük bir evin alt katında oturuyorlardı ve Nermin ablam Sümerbank'ın Kambiyo kısmında çalışıyordu. İşe giderken şapka ve eldiven giyen nadir kadınlardandı. Her zaman sade ama şıktı. Nahif bir bünyesi vardı. İşten gelince ev kıyafetini giyer, annesi sofrayı hazırlarken o uzanırdı.

Nermin ablamın gençliğinde sevdiği biri olmuş muydu, bilmiyorum. Yalnız esmer erkekleri beğendiğini biliyorum. Tabii büyükleri evlenmesini istiyordu. Talipleri vardı. Ama çok seçiciydi.

Bir yaz tatili için Üsküdar'a cicianneme geldiğinde, Kadıköy vapur iskelesinde Üveis dayımla Leyla yengemin arkadaşları Mimar Sabri Oran ve eşi Engin hanımla karşılaşmışlar.

Engin hanım da Leyla yengem gibi Alman asıllıydı. Ciciannem Nermin ablamı tanıştırmış. Çok beğenmişler. "Üveis'in böyle bir yeğeni olduğunu bilmiyorduk" demişler. Nermin ablama Ankara'daki evlerinin telefon numarasını vermişler. Ararsa memnun olacaklarını söylemişler. Ama Nermin ablam aramamış. Çekinmiş.

Ciciannem bir süre sonra Ankara'ya Nermin ablamlara misafir gittiğinde aklına Engin hanımları aramak gelmiş. Çok sevinmişler ve çaya davet etmişler. Ciciannem ve Nermin ablam gitmişler. Bu ziyaretten kısa bir süre sonra ciciannem İstanbul'a dönmüş. Derken günlerden bir gün Engin hanım Nermin ablama telefon etmiş ve akşam yemeğine davet etmiş. Nermin ablam da kabul etmiş.

Nermin ablamın mavi, el örgüsü, kare yakalı bir elbisesi vardı. Mavi gözlerine ve sarı saçlarına çok yakışırdı. O gece o elbiseyi giymişti. Annem, "50 sene öncesini hatırlıyorum da dün ne yediğimi hatırlamıyorum" derdi. Galiba ben de artık annem gibi oldum. Öğleden önce çok beğenerek okuduğum bir makaleyi, öğleden sonra hiç hatırlamıyorum da 55 yıl önce Nermin ablamın hangi elbiseyi giydiğini hatırlıyorum.

Engin hanımın amacı, çok beğendikleri Nermin Yolal'ı, çok beğendikleri Mimar Cevat Erbel ile tanıştırmakmış. Yemekten sonra ufak bir poker oynamayı teklif etmiş ev sahipleri. Engin hanım sonradan cicianneme, "Cevat'ın beğendiğini hemen anladım da Nermin'in beğenip beğenmediğini hiç anlayamadım" demiş.

İstanbul'a dönen ciciannem hemen geri çağrılmış. Çünkü Cevat bey de İstanbul'daki ablası Ayşe Melek Göksel'i, Nermin ablamı istemek için, Ankara'ya çağırmış.

Nermin ablam cevap vermek için çok düşündü. Çok çok düşündü. Karar veremeyince ağabeyine yazdı. Fuat dayımdan olumlu cevap geldi. Sonunda "Peki" dedi.

Yatağının baş ucunda duran Charles Boyer'in resmini kaldırıp, yerine Cevat Erbel'in resmini koydu.

***
Cevat eniştem orta öğrenimini İstanbul'da High School'da, üniversiteyi Almanya'da Karlsruhe'de yapmış. Mimardı. Ankara'da İller Bankası'nda çalışıyordu.

Eniştem, üç dili ana dili gibi bilen, yalnız klasik müzik dinleyen, iyi okuyan, bilgili, kültürlü, ama bu vasıflarını hiç ortaya koymayan, gerektiği zaman yeteri kadar konuşan, çok görgülü, çok terbiyeli, çok dürüst, ayrıca yakışıklı bir beyefendiydi. Yani tam Nermin ablama göre bir kocaydı. Çok mutlu oldular.

Ne yazık ki Nermin ablam çok erken öldü. Görümcesi Ayşe Melek Göksel, Nermin ablamın öldüğü gün bana, "19 yıllık gelinimdi. Hiç incinmedim" demişti.

***
1945 yılında ilk çocukları Melek dünyaya geldi. 1949 yılında Haluk.

O tarihlerde Sıhhiye'deki evlerinden çıkmışlar, Konur sokak'ta iki katlı bir apartmanın üst katına taşınmışlardı. Ev büyüktü. Kalorifersizdi. Antrede kocaman bir kok sobası yanardı. Odalar antrenin etrafında olduğu için çok iyi ısınırdı.

Haluk bu evde dünyaya geldi. Prof. Dr. Halil Çıray Nermin ablamın doktoruydu. Doğum sırasında Askeri Tıbbiye'de öğrenci olan ağabeyim Prof. Çıray'a asistanlık yaptı.

Doğum odasında çomak teyzem, ciciannem ve annem vardı. Biz eniştemle salonda oturuyorduk. Tabii oturmak söz gelişi. Volta atıyorduk.

Bir ara doğum odasının kapısı aralandı ve benden bir leğen istendi. Çomak teyzemin tarif ettiği yerden leğeni aldım ve koşarak getirdim. Kapıyı vurdum. Açtılar. Hem leğeni veriyor, hem de meraklı gözlerle içeriye bakıyordum. Bu nedenle kapı biraz fazla açık kaldı. O sırada ciciannem, "odayı soğutacaksın, ya içeri gir, ya dışarı çık" diye bağırdı. Ben içeri girdim. Böylece Haluk'un dünyaya gelişine tanık oldum. Zavallı eniştem dışarıda yalnız kaldı.

Haluk, dünyaya gelir gelmez, sanki "niye burada toplandınız" der gibi, sanki "kimler var bakim burada" der gibi, fıldır fıldır gözleriyle, etrafına bakındı.

Abartmıyorum. Yemin ederim aynen böyle oldu.

Gerek Melek'in gerek Haluk'un isimlerini, o sırada Ankara'da bulunan Osman dayım, ikindi ezanı vakti, kulaklarına okudu.

***
1951 yılında Cevat eniştem çok iyi bir iş teklifi aldı. İstanbul Belediyesi, İmar Planlama Müşaviri oldu.

Nişantaşı'nda Poyracık Sokak'ta bir apartman dairesi tuttular. Ağabeyim Gölcük'ten, biz annemle Ankara'dan, ciciannem Üsküdar'dan, Üveis dayımlar Şişli'den, Saadettin dayımlar Okmeydanı'ndan, Osman dayımlar Kadıköy'den gelir Nermin ablamla Cevat eniştemin evinde toplanırdık.

Güzel günlerdi.

***
Eniştemin akrabaları Nişantaşı'nda oturuyorlardı. Büyük hala Ayşe Melek Göksel'in bir kızı bir de oğlu vardı. Kızı Avukat Reşat Atabek ile evli olan Prof. Dr. Emine Atabek'ti. Oğlu Dr. Fahir Göksel ise Leyla Halman'la evliydi.

O yıllarda her iki ailenin tüm bireyleri hayattaydı. Melek ve Haluk bu kalabalık ortamda büyüdüler. Bu nedenle aile bağları kuvvetli oldu.

***
Haluk Nişantaşı'ndaki evde sünnet oldu. Sünnet için İstanbul'a gelmiştim. Nermin ablamlarda kalıyordum. O günlerin birinde, ailesi ve statüsü ailemce bilinen bir erkek arkadaşım, beni Perşembe akşamı Hilton'a akşam yemeğine davet etmişti. Ben de kabul etmiştim. Tabii ilk işim Nermin ablama bunu müjdelemek oldu. Nermin ablam, "ama Olcay, Perşembe akşamı Haluk’un sünnet düğünü var" dedi.

Çünkü eskiden düğünler hep Perşembe akşamları yapılırdı. Nermin ablam da bu ananeyi sürdürmek istiyordu. Biraz bakıştık. Ben hiçbir şey belli etmedim. Ama Nermin ablam üzüldüğümü anladı. Yanıma geldi, "peki" dedi. "Düğünü ertesi gün yaparız." Nermin ablamın bu duyarlılığını hiç ama hiç unutmadım.

***
Nermin ablam 1962 yılının Sonbaharında memesinden ameliyat oldu. Ameliyatı Ord. Prof. Dr. Halit Ziya Konuralp yaptı. O yıllarda teknoloji bugünkü boyutlarda değildi. Şua tedavisi yurtdışından henüz gelen bir doktorun muayenehanesinde yapıldı. Sık sık İstanbul'a gittim.

İstanbul'dan kötü haberler gelmeye başladı. Hastalık süratle ilerliyordu. O kadar çabuk ilerliyordu ki doktorlar bile şaşırıyordu. Eniştem, yazmaya eli varmadığı için, bana geç haber verdi. Mektubu aldığım günün akşamı İstanbul'a hareket ettim. İstanbul'a vardığımda Nermin ablam komadaydı.

O gün bu gün hala üzülürüm. Belki bana söyleyecek bir sözü vardı. Belki değil, muhakkak vardı.

Görümcesi Ayşe Melek Göksel, Nermin ablamın başında oturuyordu. Çomak teyzem ile ciciannem şuursuzca ortalarda dolaşıyorlardı. Çocuklar okuldaydı.

Nermin ablam 4 Nisan 1963 günü öldü.

***
Cevat eniştem Nermin ablamın ölümünden beş yıl sonra Suat hanımla evlendi. Temmuz 1982'de öldüğü zaman Suat hanımla evliydi. Ama, "beni Nermin'in yanına koyun" diye vasiyet etmişti. Vasiyeti yerine getirildi.

***
Çomak Teyzem. (Hayriye Yolal)

Büyüklerin anlattıkları can kulağı ile dinlemediğimi ve bunun için de kendimi çok suçladığımı yazmıştım. Geçenlerde, akrabadan da yakın Semahat (Ulaş) ablaya uğradım. Semahat abla artık doksanlarına gelmek üzere. Üzüntümü onunla paylaşırken, çomak teyzemin saraydaki sultanlardan biri ile arkadaşlık ettiğini ama ismini hatırlamadığımı söyledim. Semahat abla, Çomak teyzemin arkadaşının II. Abdülhamid'in kızlarından Refia Sultan (*) olduğunu söyledi. Hatta "Refia Sultan sürgündeyken bile yazıştılar" dedi. Sağ ol Semahat abla. O pırıl pırıl belleğin için binlerce teşekkür ederim.



***

BİR AİLE FOTOĞRAFI
Ön sıra: 
Nermin, Hayriye, Reşat, Refika, Fuat
Arka sıra: 

Üveis, Osman, Saadettin 

***
Fuat Yolal

Fuat Yolal
***

Nermin ablam ve dadısı.
***

Nermin ablam ve Cevat Eniştem.
Nişan gecesi.
***

Nermin ablam ve Cevat Eniştem.
Nikah töreni.
***

Erbel Ailesi.
Nermin, Cevat, Melek, Haluk.



-------------------------------------

(*) Refia Sultan 1891'de İstanbul'da Yıldız Sarayı'nda dünyaya gelmiş ve 1910'da İstanbul'da Müşir Eyip Paşazade Ali Fuad beyle evlenmiş. Türkiye'den ayrıldıktan sonra 1938'de eceliyle Beyrut'da ölmüş. Şam'da Sultan Selim Camii'nin Türbesine gömülmüş. (Babam Abdülhamid, Yazan Ayşe Osmanoğlu, Güven Yayınevi, s.23.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme