23 Temmuz 2010 Cuma

16.4 EMİNE REFİKA (TEVFİK BEY İLE)


Refika teyzem (ciciannem) 1892 yılında İstanbul'da, Nişantaşı'nda doğmuş.

Üsküdar - Ayazma'daki "Sultan Mustafa" mektebinden 13 dersten tam not alarak "aliyülala" ile mezun olmasına karşın ailenin büyükleri daha fazla okumasını uygun bulmamış olacaklar ki Tevfik bey ile evlendirivermişler.
Ciciannem Şam'a gelin gitmiş. "Kısmette oraları görmek varmış" derdi.

Ben ciciannemin kocasını tanımadım. Fevkalade bir insanmış. Çok mutlu olmuşlar. Şam'dan Adana'ya gelmişler.

Vidin Fatihi Hasan Paşa'nın üç torunundan biri olan Tevfik (Erdoğu) bey varlıklı bir tüccarmış.

Ciciannemin albümünde Tevfik Bey'in resmi yoktu. Niçin yoktu bilmiyorum. 

Aile bireylerinden resim toplamaya başladığımda İnci Ertem'in zarfından yukarıdaki fotoğraf çıktı. Dünyalar benim oldu. İlk kez ciciannemin kocasını görüyordum. Tevfik Bey'i yakışıklı ve bir o kadar da şık buldum.
***
Ciciannemin atlı arabası varmış. "Gençlikte güzeldi ana caddede kırbacı şaklatarak atı koşturmak, ama o araba ihtiyarlığımda kapımın önünde dursaydı daha güzel olurdu" derdi.

Tevfik bey, iş icabı civar kentlere gittiği bir sırada yolda ölmüş. Henüz iki yıllık evlilermiş. Meğer Tevfik beyin kalbi varmış. Tevfik bey yolda öldüğünden, ciciannem yanında ne kadar parası bulunduğunu, kimden ne kadar alacaklı olduğunu hiçbir zaman bilememiş.

O sırada İstanbul işgal altındaymış. Yiyecek sıkıntısı varmış. Bu nedenle, Adana'da nesi varsa hepsini bırakmış. Sadece, Kayınbiraderi Menzil Müfettişi İbrahim (Erdoğu) beyin yardımıyla, erzak getirmiş İstanbul'a. Bir de mücevher kutusunu.

Annem henüz evli değilmiş.

Ciciannem gezmeğe gidecekleri bir gün biraz bir şeyler takmak için kutuyu açtığında, takılarından hiçbirinin yerinde olmadığını görmüş. Tabii çok büyük bir üzüntü olmuş. Kimin aldığı tahmin edilmiş ama söylenememiş.

Parasız ve mücevheratsız kalan ciciannem yaşamının büyük bir kısmını ya kardeşlerinin yanında oturarak ya da onların ve yeğenlerinin yaptığı yardımlarla sürdürdü.

Eşinin vefatından sonra çok isteyenleri olduğunu ama o günün koşulları gereği onun adına hep başkalarının karar verdiğini söylerdi.

Ciciannem.
Resmin arkasında tarih yok.
Eşi öldükten sonra İstanbul’a döndüğünde çekilmiş olabilir.

***
Ciciannem, "Aldığın şeyi aldığın yere koyarsan işin az olur" derdi. Bir de, "Marifet almak değil, tutmaktır" derdi. Bu iki nasihatını yalnız ev hayatımda değil, çalışma hayatımda da uygulamışımdır. Ve yanımda çalışan gençlere öğütlemişimdir. Beni dinlemişlerdir. Ama hiçbir zaman uygulamamışlardır.

***
Ciciannem çok özel bir insandı. Gerek ağabeyimin hayatında, gerek benim hayatımda çok ayrı bir yeri vardı. Bizi o büyüttü.

Ciciannem, ağabeyim ve ben.
Ciciannem, eskilerin deyimi ile tirendaz (temiz ve zarif giyinen) bir ev hanımıydı. Sabahları ilk işi saçlarına biçim vermek olurdu. Özel kıskaçlarıyla saçının bir tarafına iki tane dalga yapar, başına bir file takardı. Evin işini bitirdikten sonra giyinir, fileyi çıkartır, saçlarını tarardı. Bunu her gün yapardı.

Yaz sıcağında bile her sokağa çıkışında korse giyerdi. Hem de mideli korse. Korse, baldırdan başlar göğüsleri de içine alırdı. Kapitone kumaştan yapılırdı. Balinaları vardı. İçine girdikten sonra uzun bağcıklar sıra sıra çekilir, her çekilişte vücut biraz daha sıkışır ve bağcıklar düğümlendikten sonra uçları korsenin alt kısmından içeri itilirdi. Bu cenderenin içinde dimdik durma zorunluğunda olan ciciannem, gittiği misafirlikte, yumuşak koltuklarda değil sert iskemlelerde otururdu.

Ciciannem, hangi düğüne gitse düğünün en şık kadını o olurdu. Halbuki her düğünde aynı siyah elbiseyi giyerdi.

Çok iradeliydi. Egzamaları vardı. Perhiz yapardı.

Yaz aylarında patlıcan ve biber kızartır, üzerine domatesli sos koyar, sofraya getirir, hepimize taksim eder, kendisi haşlanmış makarnanın üzerine zeytinyağı dökerek yerdi.

Yedi yaşından beri romatizma ağrıları çektiğini söylerdi.

Amcam, Dr. Medeni Akkent, ciciannemin doktoruydu. Başka doktor istemezdi. Amcamın bünyesini iyi bildiğini, onun verdiği ilaçlardan yararlandığını söylerdi.

***
Ciciannem 1942 yılından itibaren devamlı olarak Üsküdar'da oturdu. Her vesile ile İstanbul'a cicianneme giderdim. Beni kapıda karşılar, "laflar birikti" der hemen anlatmaya başlardı. Gece, yatağımın yanına oturur, uykumuz gelene kadar konuşurduk. Ertesi sabah beni erkenden uyandırır aklına gelenleri unutmadan söylemek isterdi. Ve üç gün sonra ben Ankara'ya dönmek üzere evden çıkarken, "geldin gidiyorsun, hiçbir şey konuşmadık" derdi.

***
Ciciannemle Salacak Plajı'ndan denize girerdik. Salacak Plajı konumu gereği tam akıntının üzerindeydi. Onun için deniz hem çok temiz hem de çok soğuk olurdu. Ben de ciciannem gibi soğuk deniz severdim.

Bugün internette çok sık dolaşan aşağıdaki resimde görünen Salacak Plajı, o yıllarda Fenerbahçe, Moda, Suadiye, Bostancı plajları gibi tercih edilen bir plaj değildi. Biz yerlilerin dışında bir de Almanlar gelirdi.


Salacak Plajı.
Kaynak: Vatan Kitap, 15 Eylül 2004. Yıl 1, sayı 4, sf. 12

Salacak Plajı.
İstanbul, Ağustos 1952.
Sarı renkte olan bu lasteks mayoyu ağabeyim 1951 yılında Amerika'dan getirmişti.
(Foto Cennet, Beyoğlu İstiklal Caddesi, Bekar Sokak, No: 8 538/38)
***
Ciciannemin güzel komşuları vardı. Rukiye hanım teyze, Behice hanım teyze, Hacer hanım teyze, Fethiye hanım teyze, Zeki bey amca. Onlar da ciciannem gibi mesafeli insanlardı. Zaman zaman beraber olurlardı. Birbirlerine çat kapı gitmezler, önceden haber verirlerdi.

Hacer hanım teyzenin oğlu Bedri ağabey, Fethiye hanım teyzenin oğlu Münir ağabey ve Behice hanım teyzenin küçük oğlu Kemal erken ayrıldılar aramızdan.

Özellikle Kemal.
Kemal benim gençlik arkadaşımdı.

Nevzat hanım teyzenin iki kızı vardı. Ayris ve Nuris. Ayris, avukat oldu. Nuris ise eczacı. Hepsi ciciannemle çok ilgilendiler. Özellikle Ayris. Ciciannemin kızı gibiydi.

Biraz ilerimizde, deniz kıyısında, İş Bankası Genel Müdürü Ferit Basmacı'nın kız kardeşleri Zatinur ve Adviye hanımlar otururdu. Ciciannem bu iki hanımdan saygıyla söz ederdi.

Leyla (Maskar) yengem Üsküdar'da oturduğu yıllarda Adviye hanımla arkadaşlık etmişti.

Şimdi oturmakta olduğum ev yapılırken inşaatı görmesi için Leyla yengemi Üsküdar'a getirmiştim. "Adviye'ye götür beni" demişti. Tesadüfen evdelerdi. Çok memnun olmuşlardı.

Onlar hatıralarını tazelerken, sehpaların üzerindeki beyaz işlemeli örtüler dikkatimi çekmişti. Çünkü onlardan bende de vardı. Annemin çeyizinden kalmaydı. Bunu Adviye hanıma söylediğimde, "Annenle aynı modeli yapmıştık" demişti.

O anda, "Üsküdar''a taşınınca bu güzel insanlarla görüşürüm" diye heveslenmiştim. Ne yazık ki bu arzum gerçekleşmedi. Ben taşınmadan onlar vefat etti.

Şimdi o boş evin önünden geçerken içimi bir hüzün kaplıyor. Çünkü, o sehpaların üzerindeki beyaz örtüler gözümün önüne geliyor. Hem annemi hem de Adviye hanımı düşünüyorum. Kimbilir ne umutlarla işlemişlerdi o örtüleri. Annemin umutlarının sonunu biliyorum da acaba Adviye hanımın umutları nasıl noktalandı onu bilmiyorum.

***
Hacer hanım teyzenin büyük torunu Nüveyr benim gençlik arkadaşımdı. Ne kadar masum arzularımız vardı. Örneğin, Salacak Plajı'ndan hergün denize girmek. Akşam vakti Salacak Parkı'ndan güneşin batışını seyretmek. Geceleri açık hava sinemasına gitmek. Mehtaplı gecelerde çok yakınımızdaki boş arsada oturmak.

Bu masum arzularımıza küçük torun Neyligün'ün katılabilmesi için anneannesine çok yalvarması hatta biraz ağlaması gerekirdi.

O zamanın yaşlıları biraz baskıcı olurdu. Biraz değil. Çok.

Ne kadar güzel bir kızdı Neyligün. Ve ne kadar genç öldü. Mısırlı Yahya Ali Paşanın karısı Itır hanımın küçük kardeşi ile evlenmişti. Menhus hastalık onu çok genç yaşında yakaladı ve yakasını bırakmadı. Itır hanım, çok sevdiği gelinini tedavi için İsveç'e götürdü. Doktorlar çok umut verdiler, ama İstanbul'a döndükten kısa bir süre sonra öldü. Öldüğü zaman 26 yaşındaydı.

Üsküdar Amerikan Kız Koleji'nde okuyordu Nüveyr. Galatasaray Lisesi mezunu ve mesleği turizm olan İzzet Tura ile evlendi ve Kadıköy'e yerleşti. Ali adında güzel bir çocukları oldu.

Onlar Ankara'ya geldiklerinde ve ben İstanbul'a gittiğimde sık sık beraber olduk.

Nüveyr çok yakın bir tarihte bana bir anısını anlattı. "5 - 6 yaşlarındaydım. Anneannem beni Salacak Plajı'nın parkına götürmüştü. 'Paşa geliyor' dediler. İskeleye bir motor yanaştı. Atatürk etrafındaki zevatla (kişilerle) birlikte motordan indi. Bir garson koştu. 'Buyrun Paşam' dedi. Mahallenin sakinlerinden Müesser Hanım karşıladı. Atatürk havuzun kenarındaki bir masaya oturdu. Etrafındakilerle bir süre konuştu. Sonra masanın beyaz örtüsü üzerine bir şeyler yazmaya başladı. Yazdıkça örtüyü aşağıya doğru çekiyordu. Hep merak ederim acaba o örtü ne oldu?"

Gerçekten insan merak ediyor. Acaba ne oldu?
Artık o park yok ki gidip sorasın.
Şimdi o parkın yerinde on iki tane villa var.

***
O zamanın delikanlıları Nurettin Atadeniz, Fahri Ayral ve Müemmil Kulen mahallemizin saygın büyükleriydi.

Rukiye hanım teyzenin oğulları Faruk ve Macit ise artık torun sahibi orta yaş erkekleri.

Tam karşımızda Ali Vahit Paşa'nın konağı vardı. Büyük kızları Handan hanım Yusuf Ziya Öniş'in eşiydi. Kızları Latife, Arif Mardin ile evlendi. Ortanca kızları Şadan Hanım bir paşa hanımıydı. Oğlu Orhan Aka Büyükelçi oldu. Küçük kızları Şükran abla cıvıl cıvıl bir hanımdı. Ağabeyim küçükken yemeğini onun hatırına yermiş. Şükran abla Semih Tanca ile evlendi.

Ağabeyimin anlattığına göre Ali Vahit Paşa ile dedem Hüseyin Mazhar bey ramazan gecelerinde birbirlerine meyve ile birlikte mani de yollarlarmış. Bir keresinde Paşa'nın meyvesi ham çıkınca dedem aşağıdaki mani'yi göndermiş.

Bu hava ne havası
Tatlı meyve havası
Tatlı meyve isterseniz
Vahit Paşa'nın kozalak ayvası

Tabii Paşa da dedeme hemen cevap vermiş. Ama ağabeyim hatırlamıyor. "Sen ciciannemden duymuşsundur" diyor. Tabii duymuştum. Ama ben de hatırlamıyorum.

Vahit Paşa'nın konağı sonradan satıldı. Önce Mersinli bir hanım aldı. Daha sonra da İshakol Boyacıları.

***
Mahallemizdeki evler iki katlı ve ahşaptı. Her evde bir aile otururdu. Herkes birbiriyle dayanışma içinde olurdu. Örneğin, ciciannem, içinin tezliğinden, ya yukarıya çatıya çıkarken ayağını kırardı, ya aşağıya bahçeye inerken kolunu. Komşular, çarşıya giderken cicianneme uğrar isteklerini sorarlardı. Bu nedenle ciciannemin sokak kapısı, gün boyu, iki parmak açık dururdu.

Hava karardıktan sonra, belli aralıklarla, bekçi baba geçerdi. Ve bekçi babanın düdüğünü duyan mahalle sakinleri huzur içinde uyurlardı.

Yalnız bekçi baba mı, bozacı da geçerdi.

Önde çam ağacı, arkada Ali Vahit Paşa'nın konağı.

***
Evimize vapur iskelesinden çıkınca kırmızı renkli iki büyük Reji binasının arasından geçilerek gelinirdi. Sokak tütün kokardı.

Evimizin yeri çok güzeldir. Denize paralel ikinci sokaktadır. Eskiden deniz tarafından girince solda Anadolu Spor Klübü vardı. Şimdi orası Hava Lokali.

Önü sütunlu olan bu binadan İstanbul'da üç tane olduğu söylenir. İkincisi, Maçka Karakolu'dur. Üçüncüsü ise Ihlamur'dan Yıldız'a çıkarken, sağ koldadır. "Süslü Karakol" olarak bilinir.

***
Evimize çift merdivenle çıkılırdı. Ortası sahanlıydı. Kapımızda çok büyük demir bir kilit vardı. Giriş, beyaz - siyah - bordo renkte Malta taşlarıyla kaplanmıştı.

Pencerelerde kafes vardı.

Evimizin tarihi bir değeri yoktu. Ama mimarisi çok güzeldi. Yukarıda bağımsız ama aynı zamanda birbirine kapılar ve küçük koridorlarla bağlı dört oda, ortada bir sofa, bir küçük kiler, bir de alaturka tuvalet vardı.

Aşağıda ise iki oda bir taşlık, bir büyük mutfak, bir de kurnalı hamam vardı. Taşlık, siyah - beyaz Malta taşları ile döşeliydi. Taşlıkta iki tane aynalı mermer çeşme vardı. 

Ciciannem, sokak kapısının sol tarafındaki küçük odaya çini sobasını kurar, içinde odun yakardı. Sofayı ise, kabul günlerinde, büyük kok sobasıyla ısıtırdı. Ve ben, koca pencereleri ve koca kapıları olan o koca sofada eskiden mangalla nasıl ısındıklarını merak ederdim.

Kısaca "üşümezdik" derdi.

Yukarı katın tabanı ve tavanı ahşaptı. Taban, rabıta tahtası dediğimiz, geniş ve uzun ahşaplarla kaplanmıştı. Dedemin ahşapları Romanya'dan getirttiği söylenirdi.

Yerler ayakla silinirdi. Arap sabunu ile ıslatılmış bez yere konur, topuk sağa sola dönerken, ahşap gıcırdardı.

İç merdivenler ve çatı katı da ahşaptı. Çatının önünde balkon vardı. Boğaza bakardı. Çatı katı yazın serin olurdu. Yere şilteler serilir, isteyen orada uyurdu.

***
Ciciannemin sandığı çatı katında dururdu. Aynı şeyleri yüz kere görmüş olmama rağmen, "ne zaman sandık bakmağa yukarıya çıkacağız" diye sorardım.

Sandık, bohçalarla doluydu. Çocukluğumun en büyük keyfiydi o bohçaların içine bakmak. Bugün ben de eşyalarımı bohçalıyorum. Ciciannem gibi her şeyleri katlayıp katlayıp içine koyuyorum. Sonra açıp açıp bakıyorum.

***
Üsküdar esintili bir yerdi. Ciciannem, "Boğaz'dan kopan rüzgar bizim evde" derdi. Bu nedenle salondaki büyük giyotin pencerelerin tamamını açmazdı. Üç parmak kalınlığında küçük bir tahtası vardı onu koyardı.

Anadolu yakasına gökdelenler yapılmadığı için Üsküdar bugün de çok eser. Özellikle bizim Şemsi Paşa.

***
Evin asıl mutfağı alt kattaydı. Örneğin, çamaşır orada yıkanırdı. Mutfakta davlumbazlı bir ocak, bir maltız, bir de primüs vardı. Ocakta odun, maltızda kok kömürü yanardı. Primüs gazla çalışırdı.

Primüsün bir iğnesi olurdu. Onunla pompalandıktan sonra gaz yukarı çıkar, kibritle yakılırdı. İğnenin ucu kırılınca hanımların eli ayağı dururdu. Hemen evdeki çocuk bakkala koşturulurdu.

Çamaşır kalıp sabunla yıkanırdı. Sonra sodalı suda kaynatılırdı. Daha sonra da çivit konurdu.

Cicianneme Hamide yenge yardım ederdi. Çamaşırın yıkanması bir gün sürerdi. Ardından üç gün sırt üstü yatılırdı.

Sonra sıra ütüye gelirdi. Ütü, kömür ateşiyle yapılırdı.

Ciciannemin ütüsü işte aynen böyleydi.

Ciciannem sonradan yukarı kattaki kileri mutfağa çevirdi. Yemeği orada pişirirdi. Aşağıdaki büyük mutfak ızgara yapılacağı zaman kullanılırdı. Çünkü o zaman mangal yakmak gerekirdi.

***
Tabii bugünün kolaylıkları o zaman yoktu. Örneğin, zamanımızda nevresim kullanılıyor. Halbuki eskiden yorgan kaplanırdı. Alta çarşaf serilir, ortaya mitil yorgan konur, üstüne de yorgan yüzü. Kenarlar dışa doğru kıvrılır, yorgan iğnesi ve ipliği ile dikilirdi.

Ciciannemin kullandığı yorgan yüzlerinden biri bende. Bir süre Bodrum’daki evimde yatak örtüsü olarak kullandım. Sonra kıyamadım. Bohçalayıp kaldırdım. Ciciannemin zamanından kalma bir alışkanlıkla zaman zaman bohçayı açıp bakıyorum.
Patiska üzerine işlenmiş sarı papatyalar.


***
Bahçemizde çeşitli meyve ağaçları vardı. Trabzon Hurması, nar, incir, dut ve erik başlıcalarıydı. Ankara'ya bir gelen olursa ciciannem bize hurma gönderirdi ve biz annemle çocuklar gibi sevinirdik.

Bir de gül ağacı vardı. Ciciannem bana gül reçeli yapardı. Çok severdim. Şimdi gül reçelini Rukiye hanım teyzenin gelini Suna ciciannemden öğrendiği gibi yapıyor. Diğer gelin Nuran ise limonatayı hâlâ ciciannemin tarifine göre yaptığını söylüyor.

Bahçede kuyumuz vardı. Her türlü yiyecek ve içecek sepetle kuyuya sallandırılırdı. Tam sofraya oturacağımız zaman, ciciannem kuyudan suyu getirmemi isterdi.

Gündüz hadi neyse, ama ya gece...

Karanlıkta aşağıya inmek, kuyudan sepeti çekmek, içindekileri dökmeden su şişesini almak, sepeti aynı dikkatle tekrar sallandırmak ve karanlıkta yukarı çıkmak.

Ölümdü.

***
Ciciannem seksenlerine geldiğinde Üveis dayım yetmişini, Saadettin dayım altmışını geçmişti. Ağabeyim ise ellisine yaklaşmıştı. Anneme, "ailenin üç delikanlısı, cicianneme hizmet ediyor" derdim. Hem de ne hizmet. Aşkla.

Ciciannem yalnız kendi ailesi tarafından değil, kocasının ailesi tarafından da çok sevilirdi. Halbuki kocasının ailesi ile sadece iki yıl süren bir akrabalığı olmuştu. Ama ölene kadar "yenge" diye saygı gördü.

Bir gün, ciciannemle Maçka'dan Beşiktaş'a iniyorduk. Otobüs Teknik Üniversite'nin önünden Akaretler'e dönerken, ciciannemin dua okuduğunu ve pencerenin camından dışarıya üflediğini gördüm.

Meğer Tevfik bey hemen oracıktaki mezarlıkta yatıyormuş ve ciciannem, ne zaman oradan geçse, kocasına fatiha okuyormuş. Şimdi ben, ne zaman oradan geçsem, ciciannemin kocası için üç tane kulhuvallah okuyorum.

***
Ciciannem, Saadettin dayıma, "Olcay'ın haberi yok mu" demiş. Meğer Saadettin dayım beni üzmemek için ciciannemin hasta olduğunu bana bildirmemiş.

Ertesi günü İstanbul'a hareket ettim. Ciciannemin bir bakıcısı vardı ama yeterli olmadığı anlaşılıyordu. Hemen Ağabeyime telefon ettim. "Ciciannemi bir kliniğe yatıralım" dedim. Ağabeyim biraz sonra beni aradı. Ancak, Cağaloğlu Sağlık Yurdu'nda yer bulabilmişti. Çünkü sahibi, amcam Dr. Medeni Akkent'in arkadaşıydı.

Ben cicianemi hazırlarken ağabeyim önde, ambulans arkada, Saadettin dayım en arkada geldiler.

Tam adamlar sedyeyi yukarı çıkarmak üzereydiler, ciciannem uzun uzun yüzüme baktı. Bir şey söylemek istediğini anladım. Durdum. O da durdu. Gözlerimin içine baktı, "Kendini başkaları için feda etme" dedi.

Çok şaşırdım. Çünkü ciciannemi kimse zorlamamıştı. O, kendisi, isteyerek, kendini başkaları için feda etmişti. Acaba şimdi pişmanlık mı duyuyordu ?

Ellerini tuttum. "Artık çok geç" dedim. "Beni sen büyüttün. Bunu bana şimdi değil, çok önce söyleyecektin.

***
Ciciannem,

Üsküdar İskelesi'nden Harem'e kadar sahil yolu yapıldığını,

Reji binalarının yıkıldığını,

Salacak Vapur İskelesi'nin tarihe karıştığını,

Plaj'ın yok olduğunu,

Yerine 12 tane villa inşa edildiğini,

Yemenicilerin yemenilerini denizde yıkamak için artık Şemsipaşa'ya gelmediklerini,

Kız Kulesi'nin ticari amaçla kullanıldığını,

Ahşap köşklerin ve konakların betonlaştığını,

Hırsızların cirit attığını,

Evlere çelik kapılar takıldığını,

İspiro'nun Bostanı’nın yerine arıtma tesisi yapıldığını,

Mahallede kimsenin kimseyi tanımadığını,

Çocuklara, "evladım gürültü yapma" dendiğinde oralı bile olmadıklarını,

Yemeklerin tüp gazla piştiğini,

Elektrikli ısıtıcılarla yıkanıldığını,

Doğal gaz ile ısınıldığını,

Musluklardan artık Elmalı suyunun akmadığını.

Çamaşırların çamaşır makinesinde, bulaşıkların bulaşık makinesinde yıkandığını,

Buharlı ütüler kullanıldığını,

Soğanların rondolarda kıyıldığını,

Kızartmaların firitözlerde yapıldığını

görmeden öldü.

9 Mart 1976.

10 yorum:

  1. Değerli Olcay Hanım, blogunuzdan bazı paragrafları Nüveyr hanıma okudum, çok duygulandı, geçmişteki güzel günlere döndü. Çok güzel anlatmışsınız, kaleminize sağlık. Nüveyr hanım "Ellerine sağlık. Gelsin göreyim onu" diyor.
    Sağlıcakla kalın.
    Saygılarımla
    Elif Gökteke (elifgokteke@yahoo.com)

    YanıtlayınSil
  2. Değerli Elif Hanım, Blog'uma girdiğiniz ve bazı paragrafları Nüveyir'e okuduğunuz için size çok teşekkür ederim. Nüveyir benim sadece mahalle arkadaşım değil, aynı zamanda pek çok şey paylaştığım gençlik arkadaşım. Tabii onu ilk fırsatta ziyaret etmek isterim. Sevgiyle.

    YanıtlayınSil
  3. Olcay Hanım, yazdıklarınızı büyük bir keyifle, biraz hüzünle ve pek çok şeyi bizzat yaşamış gibi gözümün önünde canlandırarak okudum.. Yaşca sizden daha küçük olmama rağmen anlattığınız olaylar benim de çocukluğumu ve gençliğimi tasvir ediyor.. Bu güzel ve kıymetli anıları bizlerle paylaştığınız için size çok teşekkür ederim. Geçmişimle olan bağlarımı kuvvetlendirip, önümde yeni ufuklar açtınız.. Sevgi, saygı ve hürmetlerimle..
    Mercan Dilek Anıl

    YanıtlayınSil
  4. Mercan Dilek Hanım, ben de sizin yazdıklarınızı büyük bir keyifle okudum. Çok teşekkür ederim. Anı, ancak paylaşıldığı zaman değer kazanıyor. Bildiklerim, gördüklerim, duyduklarım, tanık olduklarım ve yaşadıklarım yok olup gitsin istemedim. Başardımsa, başarabildimse ne mutlu bana. Sevgiyle.

    YanıtlayınSil
  5. Olcay Hanımefendi, ne kadar naziksiniz. Yanıtınız için çok teşekkür ederim. Ben de 1960'ların sonlarından 1980'lere kadar Dışişleri Bakanlığı mensubu olmuş bir babayla Başbakanlık Basın Yayın Müşevirliği'nden emekli olmuş bir annenin çocuğuyum.. Yaşadığımız çevreyi, o zamanki insanların nezih ve elit alışkanlıklarını, sıcak dostluklarını, samimiyetlerini gerçekten büyük bir maharetle yansıtmışsınız.. Babacığım hep 'yaşlanmadan anılarımı yazacağım.neler var bende bir bilsen' derdi ama malesef bu mümkün olmadı. Bir de benim çocukluğumun en güzel yılları tam da sizin anlattığınız Beyrut'ta geçti, rahmetli Konsolosumuz Oktar Cirit'in dizinde otururdum, ailesi Türkiye'de olduğu için bizim evimizde kalıyordu. Bu ve pek çok sebepten kendimi size inanılmaz yakın hissettim.
    Saygıyla ellerinizden öperim..

    YanıtlayınSil
  6. Mercan Dilek Hanım, 16 Ekim'de Bodrum'dan İstanbul'a döndüm. İnternetimin nakil işi tam dokuz gün sürdü. Tabii çok ileti gelmiş. Bu nedenle sizin yazınız aşağılara inmiş. Biraz önce gördüm. Bağışlayın. Yazdıklarınız beni çok duygulandırdı. Özellikle Ankara'da geçen yıllarım ki kırk yıldır, her şeyin çok farklı olduğu yıllardır. Annenizi ve babanızı tanıyor olabilirim. Sizinle tanışmak isterim.

    Facebook'ta yazıyorum. Bana istek gönderirseniz hemen onaylarım. Bugün bir yazı koydum. Okursanız sevinirim. Sevgiyle.

    YanıtlayınSil
  7. Olcay Hanım öncelikle sıhhatinizi sormak istiyorum nasılsınız, iyisiniz inşallah. Ben şuan Sakarya Üniversitesi'nde okuyorum ve böyle konulara çok eğilimim ve merakım var. Yazılarınızı okurken çok duygulandım açıkçası.

    Ayrıca bilgi birikiminizi, eskileri, eskilerin yaşam tarzlarını, şuanki teknolojinin o zamanki zamanlarda olmayışı ve birsürü şey öğrenmek istiyorum. O kadar istiyorum ki anlatamam.Sizinle doyasıya konuşmak istiyorum bu konularda. Umarım kendimi anlatabilmişimdir.

    Sizin gibi çınarların gölgesinde olamamak, yaşadığınız bolca tecrübelerden yararlanamamak, sizinle konuşamamak o kadar büyük bir kayıp ki..
    Cihan ACAR

    YanıtlayınSil
  8. Sayın ACAR,

    Yorumunuza ve sitayişkar (övgü dolu) sözlerinize çok teşekkür ederim.

    Eskiye merakınız ve öğrenme aşkınız her türlü övgünün üzerinde. Kutlarım sizi.

    Tecrübe kazanmanın çeşitli yolları vardır. Biri de okumaktır. Tabii konuşmak da önemlidir ama bence dinlemek daha da önemlidir. Çünkü biz dinlerken öğreniriz. Yeter ki dinlemesini bilelim. Eskiler, "Kulağına küpe olsun" derlerdi. Her halde bir bildikleri vardı.

    Size başarılı bir üniversite hayatı diler, tekrar teşekkür ederim.

    YanıtlayınSil
  9. Asıl ben size çok teşekkür ederim. Biliyorum ki daha bizleri aydınlatacağınız çok şey var, çok bilgi ve tecrübeleriniz var. Fakat şuanki zamanda, bulunduğumuz şartlar içinde (teknoloji,gelişmiş hayat standartları, düşünceler, boş yere sarfedilen zamanlar vs.) o kadar çok ki, ne yazık ki bizler bunlara aldanarak geçen (boş) zamanın farkında değiliz...
    Sizlerin zamnında yaşamak o kadar çok isterdim ki, o toplumun bir parçası olabilmek...
    Emekleriniz için sizlere çok teşekkür ederim ellerinizden öperim hocam.

    YanıtlayınSil
  10. Olcay abla merhaba,

    Ben İlhan Atadeniz.Nasılsınız? Umarım iyisinizdir.Blogunuzda yazdıklarınızı büyük bir zevkle okudum. Tanımak ve elini öpmek şerifine eriştiğim, başta rahmetli Refika hanım olmak üzere çocukluğumun geçtiği mahallemizin hepsi birbirinden değerli ve hakkın rahmetine yıllar önce kavuşmuş İstanbul beyefendi ve hanımefendileri gözümden önünden film şeridi gibi geçti. Biliyorsunuz biz yaklaşık 13 yıl önce size komşu olan evimizi satıp Kadıköy'e yerleştik. Sizi de yıllardır göremedim ve tabiki bu benim hatam. Rahmetli babamın ve annemin Hasbahçe sokakta yaşadığı son güne kadar sizinle zaman zaman da olsa yaptığım sohbetleri hiç unutmadım. En yakın sürede görüşmek dileklerimle size saygı ve sevgilerimi sunuyor, sağlık ve afiyetler diliyorum. İlhan Atadeniz. e-mail:iatadeniz@hititproje.com gsm: 05324240555

    YanıtlayınSil