1 Temmuz 1990 Pazar

19.10.2 HÜSEYİN YÜCE

Hüseyin Yüce'yi 1970 yılında Ankara'da DGSG’nde açılan bir sergide tanıdım. O sergi, karma bir sergiydi ve Hüseyin Yüce o karma sergiye bir tek resim ile katılmıştı. Başka bir şansım olmadığı için o resmi aldım.


Köyün okulu ve kahvesi.

O gün kısa da olsa güzel bir sohbetimiz oldu. Hüseyin Yüce o günü hiç unutmadı ve ona ve sanatına gösterdiğim ilgi onu çok mutlu etti ve beni farklı değerlendirmesine vesile oldu.

Yaşamını doğduğu köyde sürdüren Hüseyin Yüce, "Köyümden bir gün bile ayrı kalamam. Şehre gitsem bile gece yatmadan geri dönerim. Köylerdeki yaşantılar benim ilham kaynağım" diyor.

İlk kişisel sergisini 1965 yılında Kütahya Güzel Sanatlar Galerisi'nde, ikinci kişisel sergisini 1968'de Ankara Güzel Sanatlar Galerisi'nde açan Hüseyin Yüce bunların dışında kaç sergiye katıldığını kendisi bile bilmiyor. Yurt dışında ise Fransa, Almanya, Finlandiya, Hindistan, Mısır, Çekoslovakya, Macaristan, Monako, Romanya ve İngiltere'de sergiler açtığını söylüyor.

1968’de açtığı kişisel sergisinden evinin arka bahçesinin resmini aldım. Seneler sonra Güveçci’ye gittiğimde o bahçeyi gördüm. Resimdeki kadar çok ağaç yoktu o bahçede, ama o çoklaştırmıştı. Ve güzel olmuştu.



Evinin arka bahçesi.

***
Dostluğumuz gün geçtikçe ilerledi. Ben Bodrum’da inşaat yapıyordum. O nedenle Ankara’ya gidemiyordum. Ama yazışıyorduk.

Ve ben yalnız yazışmakla kalmıyor, Hüseyin Yüce’nin sergi açması için galeri sahipleriyle görüşmeler de yapıyordum.

Artisan’ın sahibi Ertan Mestçi’den de rica etmiştim ve de kabul etmişti.

Ama Ertan bey bir gün beni aradı. Hüseyin Yüce’nin resimlerini çok renklendirdiğini duyduğunu, bundan pek memnun kalmadığını ima etti. Gidip görmemi istedi.

27 Şubat 1982 günü Ressam İmren Erşen ile Güveçci Köyüne gittim. Resimleri gördüm. Aşırı bir şey yoktu. Sergi için yaptığı resimler her zamanki kadar renkliydi. Ertan Mestçi’ye böyle söyledim.
  
O günün hatırası.
Hüseyin Yüce ve karısı.

Yalnız Hüseyin Yüce çok huzursuzdu. Çünkü karısı, onun resim yapmasını değil reçberlik yapmasını istiyordu.

Hüseyin Yüce buna karşı çıkıyordu. “Sen, reçber tut, ben resim yapayım” diyordu. Ama karısını ikna edemiyordu.


Onunla konuşmamı istedi. Ko
nuştum. Ama bir yararı olmadı. Hüseyin Yüce ömrü boyunca bu huzursuzluğu hep yaşadı.

***
Ressam Fahir Aksoy, Hüseyin Yüce’nin naif bir ressam olmadığını iddia ediyordu. Hatta bu konuda yazı da yazmıştı. Halbuki onun gibi düşünmeyen ressamlar da vardı.

Turan Erol: "Bana göre Hüseyin Yüce "naif" bir ressam. Resimlerinin önde gelen özelliği 'naivite'dir. Çocuksu, arı gönüllü bir anlatım yoludur 'naivite'."

Eşref Üren: "Hüseyin Yüce yetişmesi bakımından ve eser verme yönünden de bence Türk naiflerinin başta gelenlerinden biridir. Ağaçları, bizim hiçbir naifimizde görülmeyen bir form anlayışındadır. Gümrükçü Henri Roussau'nun eserlerinde görülen yapıyı, onu hiç görmeden taklit etmiş gibidir; bu bence naiflerin en büyük özelliğidir. Andre Bouchand, Sarafine ve diğer naifleri düşünüyorum, onlarla olan akrabalığına bir kat daha inanıyorum."

Kaya Özsezgin: "Hüseyin Yüce'nin resimlerinde naif esprinin bütün özellikleri yer almıştır. Saf renklerle örülü olan bu resimlerde doğa, mistik çağrışımlar yapan ağaç ve evlerden oluşur genellikle, gökyüzünden toprağa varıncaya kadar her şey, garip bir sessizlik içine gömülmüş gibidir. Kılı kırk yaran bir gözlemcilikle işe girişir. En küçük ayrıntıyı ihmal etmekten kaçınırcasına doğayı bütünüyle resmine aktarmaya çalışır. Hüseyin Yüce'nin bu resimlerinde hüzünle karışık ince ve şefkatli bir duyarlığın izleri vardır."

(Yukarıdaki yorumları “Türk Resminde bir Fenomen" başlıklı bir yazıdan aldım. Ne yazık ki yazının hangi tarihte ve nerede çıktığı belirtilmemişti).

***
Hüseyin Yüce, Armoni Sanat Galerisi’nde 4 Şubat 1996’da açtığı resim sergisinin davetiyesinde kendini şöyle anlatıyordu: “Beş göbekten beri yerleşik bulunduğumuz Kütahya İli'ne bağlı ‘Göveçci’ köyündenim. Dört erkek kardeşin en büyüğü ve 1928 doğumluyum.


Ailem içinde resimle uğraşan tek benim. Küçükken köy imamından Arap harflerini, 12 yaşımda devletin açtığı 3 aylık gece kurslarında yeni alfebeyi öğrendim. Yukarıda belirttiğim gibi ilk dersimi köy imamından almıştım; İmam hattat idi. Böylece 'Hat' yazısını tanıdım.
Sanırım bu tanışıklık resim melekemin temelini sağladı.

Tuvalle tanışmam, gençlik günlerime rastlar. Günlerden birgün 'Gölet' mevkiinde değirmen suyunu seyrediyordum. O sırada kolunun altında ne olduğunu bilmediğim bir malzeme ile çıkagelen Sn. Necati Astarcıoğlu'na "Elinizdeki nedir?" diye sormuştum. Cevaben, "Buna Tuval denir. Üzerine resim yapılır, şu değirmeni resimleyeceğim istersen sen de seyret" deyişi hâlâ kulaklarımda.

Sn. Astarcıoğlu bana tuval'i tanıtmakla kalmadı, ayrıca resimle tanışmamı da sağladı. Atelyesine 'Hıdırlık' mevkiinin resmini yapmakta olduğu sırada gitmiştim. O resim yaparken ben de resme yakın ve uzak mesafelerden bakıyordum. Atelyede o sırada bulunan bir bey Sn. Astarcıoğlu'na hitaben, "köylüye bak, resme uzak ve yakından bakmasını biliyor" diyordu.
Daha sonra Sn. Astarcıoğlu'nun teşvikleriyle resme başladım. İlk yaptığım resim, İlkokul Alfabesi'nde bulunan İsmet Paşa Portresi ile tabiattan bir Orman resmi oldu.

İlk kişisel sergim 1965 yılında Kütahya Güzel Sanatlar Galerisinde, ikinci kişisel sergim 1968'de Ankara Güzel Sanatlar Galerisi ile takiben Köy İşleri Bakanlığı'nda açıldı.

Bu güne kadar birçok sergi açtım, devlet sergilerine katıldım, DYO'dan Mansiyon aldım. Yurtiçinde ve yurtdışında birçok koleksiyonda resimlerim bulunuyor. Söyleyeceklerim ana hatlarıyla bunlar. Teşekkür ederim.

***
Bir TV programında akademiden bir profesör, Hüseyin Yüce'nin hiç figürlü resminin olmadığını söylemişti. Ertesi günü profesör beye telefon ettim, Hüseyin Yüce'nin bildiğim kadarıyla iki resminde figür olduğunu, biri Ankara'da Dr. İlhan Özdemir'de diğerinin de İstanbul'da bende olduğunu söyledim.

(Dr. İlhan Özdemir'deki resimde: küçük bir oda, ortada kara bir soba vardı. Bende olanda ise ileride okula giden çocuklar, önde köylü bir kadın, ördekler, horoz, tavuk ve civcivler vardı).

Prof. Bey’e Kabataş’ta oturduğumu resmi görebileceğini söyledim. Verdiğim bu bilgiyi Sanat Tarihi açısından önemli bulduğumu da ekledim.

Prof. Bey gelmedi. Dilerim not almıştır.

***
Hüseyin Yüce’nin bende sadece üç resmi var. Daha da olabilirdi. Ama benden para almak istemiyordu. Ben de parasız almak istemiyordum.



Aşağıdaki KAR resmini çalıştığım iş yerine getirmişti. Satmak istiyordu. Paraya ihtiyacı vardı. Çünkü ailede bir o çalışıyordu. Masrafı çok büyüktü. Bunu bildiğim için istediği parayı derhal ödedim. Resmi aldım. Ama ona çok sonra kendim için aldığımı söyledim



Kar.
***
Ersen Gürsel’in mimarlığını yaptığı, Ümit Benadam ve eşinin işverenliğinde 1989 yılında kurulmuş olan BENADAM SANAT GALERİSİ Moda Caddesi üzerindeydi. Bir apartmanın zemin katındaki iki dükkan birleştirilerek bir sanat galerisi haline getirilmişti. Ali İsmail Türemen, Eşref Üren, 1989 yılında; H. Vecih Bereketoğlu, Mehmet Güler, 1990 yılında; Fethi Arda, Oya Zaim Katoğlu, 1991-92 yılında BENADAM'da çok güzel sergiler açmışlardır. Aşağıda davetiyesini gördüğümüz Hüseyin Yüce sergisi ise 1989 yılında açılmıştır.




***
Hüseyin Yüce ile yıllarca yazıştık. Yazdıkları da resimleri gibi naifti. Hiçbirini atmadım. "Hüseyin Yüce" kutumda sakladım.

Sonunda onları ve bazı gazete kesintileri ile katalogları İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM) Kütüphanesi'ne bağışladım.

***
Hüseyin Yüce resim yapmasını sevdiği kadar keman çalmasını da seviyordu.

6 Şubat 2015 tarihinde 87 yaşında vefat etti.


GAZETE KESİNTİLERİ




HÜSEYİN YÜCE'NİN GÖNDERDİĞİ MEKTUPLAR


Mektuplar, tarih sırasına göre dizilmiştir. Eğer varsa önce zarf, sonra mektup konmuştur.






















































KIZI FATMA YÜCE'NİN 
GÖNDERDİĞİ MEKTUP





OLCAY AKKENT'İN 
GÖNDERDİĞİ MEKTUPLARDAN İKİSİ






Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme