23 Ağustos 1990 Perşembe

37.83 UTANDIKLARIM II - 6–7 EYLÜL OLAYLARI

(27 ŞUBAT 2008)

İshak Alaton 18 Ocak 1998 tarihli Cumhuriyet Dergi’de Oral Çalışlara devamla şunları söyler:
“...Erkek kardeşim İsveç’e gitti. Üniversiteyi dışarda ders vererek bitirdi. Babam onu da okutamadı. Elektrik mühendisi oldu. Sonra aynı okulda asistanlığa başladı.

O, 1930 doğumlu. Bir gün kitap almak üzere Taksim’e çıkıyor. Tünel’den Taksim’e doğru bir güruh geldiğini görüyor. Her tarafı yakıp, yıkıyorlar. Camları indiriyorlar.

Meşhur 6–7 Eylül olayları.

6 – 7 Eylül’ü benim kardeşim Beyoğlu’nda yaşıyor. Azınlıklara yapılanlar karşısında şoke oluyor. Eve geliyor. Anneme, ‘Olamaz, artık ben bu gördüklerimden sonra bu ülkede yaşayamam’ diyor.

İsveç'e gitti ve bir daha gelmedi..."
***
Lefter Küçükandonyadis.

Fenerbahçe’nin efsane golcüsü Lefter Küçükandonyadis, 6–7 Eylül olaylarını ‘Rum’ olduğu için yaşadı. Yardımına ise takım arkadaşları koştu. Lefter o gün Büyükadada yaşadıklarını, Sabah’a anlattı:

“Onbeş gün önce gol attığımda omuzlardaydım. O gün ise kayalar ve boya tenekeleriyle karşılaştım. En kötüsü harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı. Evde ne pencere, ne kapı kalmıştı. Kızlarım küçüktü, onları öldürmeye kalktılar. İstanbul’dan Emniyet Müdürü evime geldi. Gece gördüğü manzara karşısında ‘Aman Allahım’ demişti. Çok sordular kim yaptı diye, ama o gün de söylemedim, bugün de söylemeyeceğim.” (Sabah – 09.09.2005)."
Okudunuz, değil mi ? Ben de okudum. Utanarak.

***
Stelyo Berberakis.
“6 – 7 Eylül Olayları bizim aile için, bendenizin 50 yıl önceki korku dolu vatfiz töreniyle aynı güne denk düşmesiyle sınırlıdır.

Olayların 50’nci yıldönümünde, annemden bir kere daha anlatmasını istedim.”
Annesi anlatıyor:
“Ankara’da kilise olmadığı için seni 5 aylıkken İstanbul’a vatfize götürdük. Akrabalarımıza, Türkler dahil tüm dostlarımıza davetiye çıkardık ve 6 Eylül’de Yeniköy’deki Meryem Ana Kilisesi’nde vatfiz töreni düzenledik. Törenden sonra yine Yeniköy’de yemek verdik.

Atlı polisler dolaşıyordu. Sıkı kontroller dikkatimizi çekti.
Az sonra Meryem Ana Kilisesi ve Yeniköy’deki tüm kiliselerin yağmalandığını öğrendik. Radyo ve TV olmadığı için, haberleri kulaktan kulağa öğreniyorduk. Rahmetli baban, Taksim ve Beyoğlu’nun yerle bir edildiğini öğrenmişti. Gelen haberler o kadar korkunçtu ki, amcalarının ve babaannenin yanlarına sığınmak için apar topar karşıya, Moda’ya geçtik.

Ne olduğunu anlayamiyorduk. İç savaş mı başlamıştı acaba!..
Baban, Kadıköy’deki olayları da görünce ertesi gün Ankara’ya, evimize dönmek istedi. Amcaların ve babaannen yalvarıyordu. ‘Gitmeyin, orada daha da kötü olursunuz’ diye.
Baban benim yalvarmalarıma da aldırmıyordu. ‘Döneceğiz’ diye tutturmuştu.

7 Eylül günü Kadıköy’den Ankara’ya kalkan, uzun burunlu yolcu otobüsüne binerken, ablan Rumca bir şeyler söyledi diye, şoför küfürü basınca babanla az kalsın boğaz boğaza girişiyorlardı ki, o gün ilan edilen örfi idareden bir subay araya girdi. 
Bu arada aceleden ve panikten senin biberonunu almayı unutmuşuz. Baban o zamanlar 8 – 9 saat süren Ankara yolculuğu boyunca biberonsuz dayanamayacağını bildiği için, kavga ettiği şoförle kendisini ayıran subaya durumu anlattı. Subay sağ olsun, durumu anladı ve şoförden beklemesini istedi.

Baban biberonu almak için Kadıköy’den koşarak Moda’ya gitti, geldi ve otobüs şoförün homurtuları arasında ancak o zaman hareket etti.
Ankara’ya vardığımızda korkudan sütüm kesilmişti.

Oysa sütüm o kadar boldu ki, yanımızda oturan Türk komşumuzun sütü olmadığı için onun oğlunu da emziriyordum.
Yani senin bir de Türk süt kardeşin var.” (Sabah, 09.09.2005)
***
Fiziksel ve Ekonomik Zarar: “Olayları düzenleyenlerin, kimsenin öldürülmemesi yönündeki telkinlerine rağmen, 6 Eylül akşamı başlayan ve yaklaşık 9 saat süren olaylar boyunca ve sonrasında, aralarında iki ortodoks papaz da olmak üzere, 13 - 16 arası Rum ve bir Ermeni vatandaş hayatını kaybetmiş, 32 Rum da ağır yaralanmıştır. 
Fiziksel zarar: 4.248 işyeri, 110 otel, 27 eczane, 23 okul, 21 fabrika ve 73 kilise ve mezarlık, 1000’in üzerinde Rumlara ait ev.

Ekonomik zarar: Türk Hükümeti’ne göre 69.5 Milyon Türk Lirası, İngiliz diplomatik kaynaklarına göre 100 Milyon İngiliz Sterlini, Dünya Kiliseler Birliği’ne göre 150 Milyon Amerikan Doları, Yunan Hükümeti’ne göre ise 500 Milyon Amerikan Doları olarak hesaplanmıştır.
 
Demokrat Parti Hükümeti zarara uğrayıp tescil ettirenlere toplam 60 milyon Türk Lirası civarında tazminat ödemiştir. 
Saldırıdan sonra Türkiye Cumhuriyeti’ndeki Rumların ekonomideki etkisi zayıflamaya başlamış ve Türklerin sermayeye hakim olması hızlanmıştır.

Bu olaylar sonucunda Türkiye’de yaşayan binlerce Rum Türkiye’den göç etmiştir. Kalan birkaç bin Rum ise özellikle Mersin ve Tarsus’a yerleşmişlerdir.
 
Zamanla kalan Rumlar da İstanbul’u terketmiştir. 1923 yılında 110 bini bulan İstanbul’daki Rum nüfus, 1999 yılında 2 bin beşyüz kişiye düşmüştür."
***
Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atılması.

“Kıbrıs sorunu 1955 yılında Türk Kamuoyunun gündeminde baş köşeye oturmuştur. Dışişleri yetkilileri Londra’da Kıbrıs temaslarına devam ederken, Atatürk’ün Selanik’teki evine bomba atılmasıyla ilgili bir haber önce 6 Eylül 1955 günü saat 13.00 haberlerinde radyoda yayınlandı.

Bunun üzerine, ‘Atamızın evi bombalandı’ manşetiyle ikinci baskı yapan Mithat Pelin’in sahibi, Gökşin Sipahioğlu’nun Yazı İşleri Müdürü olduğu İstanbul Ekspres gazetesi o dönemde kurulmuş olan Kıbrıs Türktür Cemiyeti üyelerince bütün İstanbul’da satılmaya ve halkı galeyana getirmek üzere dağıtılmaya başlandı.

6 Eylül akşamı Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir yağma ve yıkım eylemi gerçekleştirildi.

İlk saldırı saat 19.00 sıralarında Şişli’deki Haylayf Pastanesi’ne yapıldı.

Ardından büyüyen kalabalık Beyoğlu’na geçerek önce Rumların, sonra da Ermeni, Yahudi ve hatta Türklerin dükkanlarına saldırarak yağmaya başladı.

İstanbul’daki Rum azınlığın ev, işyeri ve ibadet yerlerine yönelik bu saldıralarda emniyet pasif bir tutum sergiledi.

Rum vatandaşların adresleri hakkında önceden bilgi sahibi olan, 20 – 30 kişilik organize birliklerin kent içindeki ulaşımı özel arabalar, taksi ve kamyonların yanı sıra otobüs, vapur ve hatta askeri araçlar yardımıyla sağlandı...

Kiliseler de payını aldı. Kiliselerin içindeki kutsal resimler, haçlar, ikonalar ve diğer kutsal eşyalar tahrip edildi. Bazı kiliseler ateşe verildi.

Yağmacıların büyük bir bölümünün Sıvas’tan, Trabzon’dan, Kastamonu’dan, Erzincan’dan ve diğer şehirlerden getirildiği ortaya çıktı.

Sıkıyönetim ilan edildi.

Olaylarla ilgili olarak önce 3.151 kişi tutuklandı. Sonradan bu sayı 5.104’e yükseldi.

Başlangıçta soruşturmalar Kıbrıs Türktür Cemiyeti ve gençlik örgütleri etrafında yoğunlaşmıştı. Ancak dava, aralarında Aziz Nesin, Nihat Sargın, Kemal Tahir, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo ve Hulusi Dosdoğru’nun bulunduğu yaşayan fişlenmiş komünistler ile ölmüş dört komünist hakkında açıldı. Dava beraatle sonuçlandı.

(Kaynak : Fahri Çoker, Dilek Güven, Tarih Vakfı, Radikal)

***
Gökşin Sipahioğlu: “İstanbul Ekspres Gazetesi’nin Yazı İşleri Müdürü iken Atatürk’ün doğduğu evin bombalanmasıyla ilgili haberi gazetecilik refleksiyle manşete çıkardıklarını, bugün de aynı davranışı sergileyebileceğini, haberin sebep olduğu olayları düşündükçe çok pişman olduğunu ve keşke o haberi yazmasaydım” diyor. (Cihan Haber, Eylül / Ekim 2006, sayı 18)
Nelere mal olan bir pişmanlık. Ve utanç verici bir keşke.

***
Yiğiter Uluğ: “Boğaz kıyısında oturmuş, gazetelerimizi okuyorduk. Arkadaşım: 6–7 Eylül Olaylarının yıldönümlerinde bugüne kadar hiç böyle geniş, detaylı yayın yapıldığını hatırlamıyorum. Ama bu yıl medya sözbirliği etmişçesine yazı dizileri veriyor, sergiler açılıyor, konu gündemde tutuluyor. Neden?" dedi. 
Ben de “Asıl sorun, 6 – 7 Eylül’ün hep hasır altı edilmesindeydi. O utanç gecesiyle de yüzleşmekten kaçındak. Aslında geç kalınmış binr hesaplaşma bu” cevabını verdim. (Pazar Vatan, 11.09.2005)
***
1942’de Cumhuriyet Halk Partisi, 1955’te Demokrat Parti iktidardaydı.

Ama gerekçe aynıydı. Ticarette etkin olan gayri müslimleri piyasadan tasfiye etmek.

6–7 Eylül Olayları Varlık Vergisi’nin devamıdır.

***
Aynı dakikalarda Haydarpaşa Garı’nda Adnan Menderes, Fuat Köprülü (biri daha var ama şimdi hatırlayamıyorum) trenin kalkmasını beklemektedirler.

Eylemin kontrolden çıktığı haberi gelir. Artık yapabilecekleri bir şey yoktur.

Tren hareket eder.

***

Sarika.

Kadıköy’de Alaton Apartmanı'nda oturduk birkaç yıl. 4 – 5 yaşlarındaydım. Alaton ailesi çok terbiyeli ve görgülü bir aileydi.

Sarika adında bir kızları vardı. Benimle yaşıt.

Bizim bayramlarımızda o bana gelirdi. Onların bayramlarında ben ona giderdim.

Sarika’yla yıllar sonra, tesadüfen, Ankara’da karşılaştım.

Adını Sara yapmıştı.

Evlemmişti.

Mutluydu.

Kocasının adı Yasef’ti.

Onunki de Yusuf olmuştu.

Sonra İsrail’e gittiler.

Orada hangi isimlerini kullandılar bilmiyorum.

***
Valantin Hanım.

Bir yakınım anlatmıştı: “Anneannem Valantin Hanım şık ve zarif, ileri yaşlarında bile çok bakımlı, arkası çizgili siyah çorap giyen, saçlarını her hafta berberde tarattıran, son gününe kadar Tokatlıyan’da çayını içen seçkin bir hanımdı.”

***
İstiklal Caddesi, (Beyoğlu, Pera, Cade–i Kebir nasıl isterseniz öyle çağırın) bir zamanlar, böyle insanların gezindiği bir yerdi.

2 yorum:

  1. Merhabalar Sayın Olcay Akkent,

    Blogunuzun tamamını bir gecede okumaya kalkıştım, kitap gibiydi. Tadı damağımda kaldı. Diliniz, üslubunuz o kadar güzel ki... Doyamadım. Tekrar girip okuyacağım. Çok güzel, zengin ve tertipli bir blog gerçekten. Elinize sağlık, her şeyiyle mükemmel. Çok yaşayın!..

    Muhammed Ziya

    YanıtlayınSil
  2. Sayın Muhammed Ziya,
    Beni okuduğunuz için teşekkür ederim. Yazdıklarınızın tümü önemliydi. Ama benim için en önemlisi blogumu tertipli bulmuş olmanızdı. Çünkü ben öyle biriyim. Farkındalığınız için teşekkür ederim”

    YanıtlayınSil