Bu benim Paris'e altıncı gidişimdi. 1963, 1970, 1972 ve 1976 yıllarında ya Amerika ya da Londra dönüşü Paris'e uğramayı adet edinmiştim. 1967'de ise özel olarak, tatil amacıyla, gitmiştim.
Her turist gibi ben de Paris'in tüm turistik yerlerini gezmiştim. Beğendiklerim olduğu gibi beğenmediklerim de olmuştu. Örneğin Eiffel'i hiç sevmemiştim. O çelik kuleyi Paris'e hiç yakıştırmamıştım.
***
Paris'e her gidişimde Champollion Sokağındaki Hotel Central des Ecoles'de kalırdım.
Bu oteli, "5 Dolara Avrupa" kitabında görmüştüm. St.Michel'de olması, fiyatının uygun olması, sahiplerinin İngilizce konuşuyor olması bu oteli seçmemde etken olmuştu.
1993'de, anılarımı tazelemek için otele uğradığımda, M. ve Mme. Chabrerie artık emekli olmuşlardı.
Oteli torunlar yönetiyordu.
***
1970'de Amerika dönüşü Paris'e uğradığımda bir gece Abidin ve Güzin Dino’yu ziyarete gitmiştim.
O tarihte Seine nehrinin kıyısındaki bir apartmanın çatı katında oturuyorlardı. Güzin hanım, geç vakit benimle otele kadar gelmiş ve bana St.Michel Caddesi boyunca 68 olaylarını anlatmıştı.
***
Elimdeki belgelere göre, 1970'de bir Matisse sergisi gezmişim ve Peter Fonda'nın oynadığı Easy Rider filmini görmüşüm.
Aynı yıl, Champs - elysees'deki Türk Evi'nde Fikret Mualla'nın sergisi vardı. Çok güzel bir sergiydi. Ve benim toplu halde gördüğüm ilk Fikret Mualla sergisiydi. Sergideki resimler, Fikret Mualla'yı yıllarca himaye etmiş, Madame Angles'in koleksiyonuydu. Serginin afişini almıştım.
Bodrum'daki evimin duvarını süsleyen bu afişi
yıllardır aynı beğeni ile seyrediyorum.
Afişin aslı ise Paris'te, 29 Ekim 1993'de, Cumhuriyetin kuruluşunun 70. yıldönümü münasebetiyle, Paris Büyükelçimiz ve eşinin verdiği davette karşıma çıktı. Çok şaşırdım. Ve çok değişik duygular yaşadım. Evim mi Paris'teydi, Paris mi evimdeydi karar veremedim.
***
1993'de Paris'te beni üç yenilik bekliyordu. Le Centre Georges Pompidou, Musee d'Orsay ve Musee de l'Orangerie.
Ben ne zaman Paris'e gitsem hep olağanüstü sergilere rastlardım. Artık bu benim şansım mıydı yoksa Paris'in her zamanki hali miydi bilmiyorum.
Örneğin bir seferinde, Grand Palais'de, Mısırlı ünlü Firavun, Tutankamon'un sergisi vardı. O sergiden en çok aklımda kalan sergiyi gezmeğe gelen Fransızların kuyrukta beklerken Tutankamon ile ilgili kitap okuyor olmalarıydı.
Bu kez de Grand Palais'de Nabis'ler, Petit Palais'de Leipzig Müzesi'nden resimler, Musee de l'Orangerie'de Jean Walter ve Paul Gullaume vardı.
Pompidou'da neler yoktu ki...
***
Sergi gezerken hep aynı duygulara kapılırım. Sanki biri gelip beni kolumdan tutup dışarı atacak ve ben istediklerimi istediğim kadar göremeyeceğim.
Onun için hep, biraz daha kalsam, biraz daha gezsem, biraz daha baksam çabası içinde olurum. Gördüklerimi unutma korkusu ise hiç yakamı bırakmaz.
8 Eylül 1993 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde, "Albert Barnes'ın resim koleksiyonu bugün Paris'te sergilenmeye başlıyor" başlıklı, neredeyse tam sayfa, bir yazı vardı.
Ben bu yazıyı kesmiş ve Paris'e giderken yanıma almıştım. Sergi Musee d'Orsay'da açılmıştı. Renoir, Cezanne, Matisse ve Picasso'nun resimleri vardı.
Gazetenin haberine göre, Barnes koleksiyonu Paris'ten önce Washington Ulusal Galeri'de sergilenmiş ve 400 binin üzerinde izleyici gezmiş.
Paris'teki izleyici sayısınının bu rakamı aşacağı düşünülüyordu.
Serginin Paris'ten sonra Tokyo'ya gitmesi bekleniyordu.
Genelde sergi katalogları 3 bin adet basılırken, Fransa'nın en saygın yayınevi olan Gallimard bu sergi için 60 bin baskı yapmıştı.
Aslında, 60 bin baskıdan birinin benim olmasını çok isterdim. Ama, ancak, bazı resimlerin kartlarını alabildim.
***
Bana, bu sergi kadar, olağanüstü bir keyif veren başka bir sergi de Musee de l'Orangerie'de gördüğüm Claude Monet'nin sergisiydi.
Ben bu Orangerie'ye meğer hiç gitmemişim.
Çok şaştım.
Varol götürmeseydi, belki, hala o Monet'leri göremeyecektim.
Anlatması çok zor.
Oval iki salon.
Duvarlarda 8 büyük Monet tablosu. Büyük derken metrelerce büyük demek istiyorum.
Resimler oval salonun yuvarlak duvarlarına göre yapılmış. Yahut duvarlar Monet'nin resimlerine göre yapılmış.
Hangisi önce yapılmış unuttum.
Monet, ölümünden sonra bu eserlerinin sergilenmesini istemiş.
İnsan böyle sergileri gezerken "iyi ki varım" diyor, "iyi ki geldim" diyor, "iyi ki gördüm" diyor.
Bir yandan da niye müzelerinde böyle resimlerin sergilendiği ülkelerde yaşamıyorum diye de hayıflanıyor.
Öyle ya, ben o güzelim Monet'leri bir daha görmeden öleceğim.
Bir gün de Rodin müzesi'ne gittim.
Rodin'in heykelleri kadar Camille Claudel'in heykellerini de görmek istiyordum.
Rodin'i çıldıracak kadar çok seven ve Rodin tarafından acımasızca ezilen Camille Claudel, beni yalnız bir sanatçı olarak değil, bir kadın olarak da ilgilendiriyordu.
Oral Çalışlar, 31 Mart 1998 tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nde, Paris'ten yazdığı bir makalede "Enfes erkek - kadın figürlerinin yer aldığı Camille Claudel'in heykellerinin altındaki küçük yazıları görmezseniz ve özel bir ilgiyle bakmazsanız, bu heykellerin ona ait olduğunu anlamanız mümkün değildi" diyor. Hatta yalnız Rodin Müzesi'nde değil d'Orsay Müzesi'nde de aynı durumla karşılaştığını yazıyor.
Görüyorsunuz kadına yapılan çağ dışı davranış her yerde aynı.
***
Paris'e ne zaman gitsem, dünyanın en meşhur yiyecek ve içecek mağazası aynı zamanda lokantası da olan Fauchon’a uğrardım. Önce içeri girmez vitrinini seyrederdim. Maddeleine civarında olan bu mağazanın özellikle pastaları ve çikolataları çok güzeldi.
***
Varol bir Pazar günü, arkadaşları ile beni Sevres Müzesi'ne götürdü. Çocukluğumdan beri duyduğum, dergilerde izlediğim, antikacılarda gördüğüm boyum büyüklüğünde sevr vazolarını ve daha pek çok değerli seramikleri ve tabii İznik'leri yerinde görmek çok heyecan vericiydi.
Bir pazar günü de beni bit pazarına (Porte de Vanves) götürdü.
Vaktile Ömer Kaleşi de beni başka bir bit pazarına (Porte de Montreuil) götürmüştü.
Hatta o bit pazarından iki ahşap çerçeve almıştım. Her ikisinin de içine Eşraf Üren'in peysajlarını koydum.
***
Ömer Kaleşi Paris'te yaşayan bir ressamımız. Fethi Arda'nın da arkadaşı. 1976'da Paris'e gideceğimi söyleyince, Fethi bey, Ömer'i aramamı ve onu tanımamı istemişti.
Ömer, Bulvar Arago'da bir apartmanda oturuyordu. Telefon ettim. Kararlaştırdığımız saatte gittim.
Hani bazı dostluklar zorlamadan hemen kurulur da bazıları ömür boyu kurulamaz. Daha kapıyı açtığı an Ömer'le dost olacağımı anladım. Sıcak değil, sımsıcak bir insandı.
Ömer, Manastır ilinin, Sırbica köyünde doğmuş. Üsküp Teknik Okulunu bitirmiş. Sonra İstanbul'a gelmiş. 1965'de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Bedri Rahmi Atölyesi'nden mezun olmuş, aynı yıl Paris'e gitmiş ve oraya yerleşmiş.
Ömer'in evi binanın en üst katındaydı. Tek bir alandı. Ahşapla bölünmüştü.
Mutfağın kapısı yoktu. Banyonun duvarı bir insan boyu yüksekliğindeydi. Yatak odası asma kattaydı. Ama tavan yeterince yüksek olmadığından yer yatağı vardı.
Işık, eğri tavandaki, büyük camdan geliyordu. Her şey o kadar güzel ve çekiciydi ki, günlerimin kısıtlı olmasına karşın, üç kere gittim.
Ömer, o düzeni kurmak için, iki yıl hiç resim yapmamış. Önce aletleri, sonra da ahşapları satın almış. İşçiliği de kendisi yapmış.
Ömer, savaş görmüş bir çocuktu. Onun için resimlerine daha çok kesik başlar, kopmuş kollar, bacaklar, eller yansıyordu ve bu nedenle fon her zaman, kanı simgeleyen, kırmızı renkte oluyordu.
1976'da Ömer Kaleşi beni Contrescarpe meydanına götürmüş ve bu meydanı çok sevdiğini söylemişti. Ben de sevmiştim o meydanı.
1993 ylında o meydana bir kez daha gitim. İnsanlar gibi meydanlar da özleniyordu.
Ömer'le bir süre yazıştık. Her Türkiye'ye gelişinde görüştük. Sonra yavaş yavaş koptuk. Ne yazık ki böyle oluyor. Halbuki Ömer'i de, resimlerini de çok severim.
***
Paris, gerçekten güzel bir şehir. Her şeyden önce "dişi" bir şehir. İnsana aşık olmayı, sevdalanmayı telkin eden bir şehir.
Görkemli binaları, bakımlı alanları, düzenli yolları ve Parizyen halkı ile bir Avrupa başkenti.
Ben Londra'yı ne kadar çok seversem seveyim, Paris'in hali başka. Bunu yadsımak olanaksız. Yalnız Paris giderek beni üzüyor. Çünkü bu tarihi şehire modern uygulamaları yakıştıramıyorum.
Örneğin, Louvre'un meydanına cam pramid yerleştirilmesini, Bulgar sanatçı Hristo'nun Le Pont Neuf'ü yüzlerce metre kumaşla sarmasını, beton yığını Pompidou Merkez'ni, Eiffel'in çelik kafesini yadırgadığım gibi, yadırgıyorum.
Yapılanlara karşı değildim. Ama o çağdaş eserleri ve çağdaş uygulamaları çağdaş mekanlarda görmek istiyorum.
Nitekim Fransızlar da bu gibi eserler karşısında ikiye bölünmüş durumda. Bunları onaylayanlar olduğu gibi onaylamayanlar da var.
![]() |
Örneğin, Louvre Müzesi'nin önündeki I. H. Pei tarafından yapılmış piramitleri benim gibi onaylamayanlar da var. |
![]() |
Le Pont Neuf. Beğenilmeyenler arasında Bulgar sanatçı Hristo'nun yüzlerce metre kumaşla sardığı bu köprü de var. |
Ben, Varol'u 1965 yılında AIESEC'in (Association Internationale des Etudiants a Sciences Economiques et Commerciale / Uluslararası İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi Öğrencileri Derneği) düzenlediği, on beş günlük bir Anadolu gezisinde tanımıştım. Varol o zaman Akademi'nin son sınıfında öğrenciydi. 35 kişilik otobüste dikkatimi çeken tek kişi olmuştu. O gün başlayan dostluğumuz bugüne kadar sürdü.
Akademi'yi bitirdikten sonra Dışişleri Bakanlığı'nın imtihanlarına girdi ve kazandı. Enformasyon Genel Müdürlüğü'nde göreve başladı.
Bakanlığa girdiğinde, İngilizce, Fransızca ve Almanca biliyordu ve bu üç dili de kendi çabası ile, yaşıtlarının sokakta çember çevirdiği günlerde, kültür merkezlerinin dil kurslarına giderek öğrenmişti.
Varol, önce Beyrut'a tayin oldu. Sonra sırasıyla, Belgrad, Londra, Roma, Gümülcine ve Paris'e gitti. Önce Ulan Batur'a (Ulaanbaatar), sonra da Nairobi'ye Büyükelçi oldu.
Ben, Varol'un tüm ısrarlarına, hatta uçak bileti gönderme tekliflerine karşın onun tayin olduğu hiçbir yere gidememiştim. İlk kez,1993'de, Paris'te, onun misafiri olacaktım.
Varol'un Başkonsolos olarak oturduğu bina (Residance) Lamballe Caddesi üzerindeki bir apartmanın ikinci katıydı. Büyükelçiliğin bitişiğinde olan bu bina, Paris'in kibar bir semti olan Passy civarındaydı. Büyük bir daireydi. Önde içiçe üç büyük salon caddeye bakıyordu. Arkadaki üç yatak odası ile oturma odası ise apartmanın iç avlusuna.
***
Varol'un çok güzel tabloları, Çin porselenleri, antika eşyaları vardı. Varol her yurtdışı tayininde eşyalarının bir kısmını beraberinde götürürdü. Böylece hem sevdiği eşyalarla beraber olmayı sürdürür, hem de tayin olduğu ülkelerin diplomatlarına örnek bir Türk diplomatı evi sergilemiş olurdu.
Varol, Londra'da heykel kurslarına gitmiş ve bu el becerisini sergi açacak kadar ilerletmişti. Paris'te de kurslara gidiyordu. Evi, giderek, heykellerle doluyordu. Bir yandan da kolaj çalışmaları yapıyordu.
Hatta bu kolajları, ben Türkiye'ye döndükten sonra, heykelleriyle birlikte, Galerie GNG'de sergiledi.
Sevgili Olcay Hanım,
YanıtlaSilKaç kişi sizin gibi Paris'i böyle dolu dolu yaşayabilir ve kaç kişi bunu sizin gibi böylesine güzel anlatabilir?
Kutluyor, selam, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
Varol
Çok teşekkür ederim Varol'cuğum. Güzel günlerdi. Güzel yaşanmış günlerdi. Hep hatırlanacak. Sevgiyle.
YanıtlaSilBu bölümü Paris'i gördükten sonra okumak daha anlamlı oldu. Güzel Paris... ❤️
YanıtlaSil