Ne zaman gittik, nasıl gittik, bizi kim götürdü hatırlamıyorum. Yalnız hatırladığım biz oradayken Termal Oteli'nin temelleri atılıyordu.
(Uzun zamandır Termal Oteli'nin temelinin kaç yılında atıldığını araştırıyordum. Eğer, temelin ne zaman atıldığını bulursam gittiğimiz yılı ve dolayısıyla kaç yaşında olduğumu da öğrenmiş olacaktım. Sonunda öğrendim. Sevgili Bedia Çolak Termal Oteli'ni Sedat Hakkı Eldem'in yaptığını, sevgili Şinasi Gökcan da 1934 yılında inşaata başlandığını ve 1937 yılında bitirildiğini söyledi. 1928 doğumlu olduğuma göre demek ki 6 yaşlarındaydım.)
Çınar Oteli'nin kendisi, odaları, eşyaları ve bahçesi çok güzeldi. Bizim yaşadığımız mütevazi ortamdan biraz farklıydı. Çok etkilenmiştim.
Odamızın penceresi yeşilliklere bakıyordu. Çift yataklı bir odaydı. Bol ışıklı ve güneşliydi.
Odanın içinde lavabo vardı. Lavabo kahverengi ahşap bir dolabın içinde duruyordu. Üstünde aynalı bir dolap vardı. Altında bir dolap daha vardı ve bu dolabın kapağını açtığınız zaman boş bir kova görüyordunuz. Çünkü lavabonun su tesisatı ile bir bağlantısı yoktu. Yukarıdan musluk açıldığında su bu kovaya akıyordu ve odanın bakıcısı, her sabah, temizlik yaparken bu kovayı boşaltıyordu.
Odanın içinde lavabo vardı. Lavabo kahverengi ahşap bir dolabın içinde duruyordu. Üstünde aynalı bir dolap vardı. Altında bir dolap daha vardı ve bu dolabın kapağını açtığınız zaman boş bir kova görüyordunuz. Çünkü lavabonun su tesisatı ile bir bağlantısı yoktu. Yukarıdan musluk açıldığında su bu kovaya akıyordu ve odanın bakıcısı, her sabah, temizlik yaparken bu kovayı boşaltıyordu.
O yaştaki bir çocuk için bundan daha güzel bir oyuncak olamazdı. Ah! Bir de annem ikide bir kulağımı çekmeseydi.
***
Çınar Oteli'nin sakinleri zamanın önde gelen büyükleriydi. Örneğin Kılıç Ali'ler ve diğerleri. Çünkü Atatürk oradaydı. Ben ünlü seramikçimiz Füreya hanımı o yaşımda orada tanımışım. Tabii bundan haberim yok. Yıllar sonra annem söyledi.
Çınar Oteli'nin sakinleri zamanın önde gelen büyükleriydi. Örneğin Kılıç Ali'ler ve diğerleri. Çünkü Atatürk oradaydı. Ben ünlü seramikçimiz Füreya hanımı o yaşımda orada tanımışım. Tabii bundan haberim yok. Yıllar sonra annem söyledi.
Füreya hanım Kılıç Ali ile evlenmek istiyormuş. Onun için oradaymış.
Ön avluda kocaman bir çınar ağacı vardı. Otel adını bu çınar ağacından alıyordu.
Sabah kahvesi ve akşam çayı o çınar ağacının altında, büyük bir masanın etrafında, hep beraber içiliyordu. Annem ve ben de o masada oturuyorduk. Çünkü babamın Alay Kumandanı Kazım (Sevüktekin) Paşa'nın eşi Növber hanımefendi de tesadüfen orada bulunuyordu ve kocasının kumanda ettiği alayın veterineri Binbaşı İsmail Hakkı beyin eşini ve kızını, ısrarla, masaya davet ediyordu.
Yıllar sonra annem bana böyle anlatmıştı.
***
Növber hanımefendi yedi göbekten paşazade, iyi terbiye almış, kişilikli bir hanım. Danyal Paşa'nın kızı.
Düğün gecesi odalarına çekildiklerinde, Kazım Paşa çizmelerini çıkartması için ayağını karısına doğru uzatmış. Halbuki, odada, özel olarak bu iş için ahşaptan yapılmış bir çekecek var. Ama Kazım Paşa, Dalyan Paşa'nın kızını sınamak istiyor.
Növber hanım derhal yere eğilmiş ve iki eliyle çizmeyi tam tutmak üzereyken Kazım Paşa karısını omuzlarından tutup ayağa kaldırmış. Növber hanım sınavı kazanmış.
***
Yıllar sonra, Ankara'da, annemle hayatımızı yeniden kurarken, bu aile ile takrar beraber olduk. Növber hanım Yardım Sevenler Cemiyeti'nin Kurucu Başkanı'ydı ve annemi Nakış Atölyesi'ne müdire yapmıştı.
İzmir Caddesi'nde, bahçe içinde, oldukça büyük kagir bir köşkleri vardı. Ankara'nın şehir planı yapılırken ana caddenin orası olacağı söylentisi yaygınmış. Onun için arsayı orada almışlar. Ama sonra o plan uygulanmamış. Bildiğimiz Atatürk Bulvarı ana cadde olmuş.
Növber hanımefendi yedi göbekten paşazade, iyi terbiye almış, kişilikli bir hanım. Danyal Paşa'nın kızı.
Düğün gecesi odalarına çekildiklerinde, Kazım Paşa çizmelerini çıkartması için ayağını karısına doğru uzatmış. Halbuki, odada, özel olarak bu iş için ahşaptan yapılmış bir çekecek var. Ama Kazım Paşa, Dalyan Paşa'nın kızını sınamak istiyor.
Növber hanım derhal yere eğilmiş ve iki eliyle çizmeyi tam tutmak üzereyken Kazım Paşa karısını omuzlarından tutup ayağa kaldırmış. Növber hanım sınavı kazanmış.
***
Yıllar sonra, Ankara'da, annemle hayatımızı yeniden kurarken, bu aile ile takrar beraber olduk. Növber hanım Yardım Sevenler Cemiyeti'nin Kurucu Başkanı'ydı ve annemi Nakış Atölyesi'ne müdire yapmıştı.
İzmir Caddesi'nde, bahçe içinde, oldukça büyük kagir bir köşkleri vardı. Ankara'nın şehir planı yapılırken ana caddenin orası olacağı söylentisi yaygınmış. Onun için arsayı orada almışlar. Ama sonra o plan uygulanmamış. Bildiğimiz Atatürk Bulvarı ana cadde olmuş.
Kazım Paşa 1877’de İstanbul’da doğmuş. 1920 – 1923 yılları arasında Kurtuluş Savaşı’na katılmış. Önce Binbaşı rütbesiyle 20. Süvari Alay Komutanlığı, sonra Albay rütbesiyle 8. Tümen Komutanlığı yapmış.
Paşa çok yumuşak bir yüreğe sahip olmasına karşın ilk tepkisi her zaman sert olurdu. Evi, Paşayı, aileyi, velhasıl her şeyi ve herkesi hanımefendi yönetirdi.
O evde çok şey öğrenmiştim. Örneğin misafire terlikle çıkılmayacağını. "Terlik yatak odasının kapısına kadardır" derdi evin küçük kızı Vedia. Büyük kız Feriha ise heykeltraş Kenan Yontuç ile evliydi. Onlar İstanbul'da otururlar arasıra Ankara'ya gelirlerdi.
***
Bazı akşamüzerleri Feriha, Vedia ve annem Özen'in önünden geçerek Kızılay'a doğru yürürlerdi.
Üç genç ve şık hanım. Onları beğeni ile seyrederdim.
1940'lı yıllarda Atatürk Bulvarı kibar bir caddeydi. Daha çok Ankara'nın eşrafı ve üst düzey yöneticileri otururdu.
***
Annem, bir gün Növber hanıma, "Atatürk'le beraber olduğunuzda neler konuşurdunuz" diye sormuş. "Havaiyattan" diye cevap vermiş.
O gün bu gün hep düşünürüm bu cevabın anlamını. Halbuki biz, tabii hepimiz değil, belki bazımız, örneğin ben, hep bilgili olmanın ve bilgili konuşmanın tutsağı olduk. Bu nedenle de, ben, havaiyattan konuşmayı hiçbir zaman öğrenemedim.
![]() |
Kazım Sevüktekin, Mustafa Kemal'in sağ omzunun hemen arkasında. 30 Mart 1922, Çay |
***
Kazım Paşa o yıllarda Diyarıbakır milletvekiliydi. Evleri ve sofraları her zaman kalabalık olurdu. O günlerin Ankara'sında böyle yaşanırdı. Hanımefendi, anneme, "Olcay'ı da getir" dediğinde bu kalabalığa ben de katılırdım.
O kalabalığın içinde bir bey hem yakışıklılığı hem de güzel konuşmasıyla ilgimi çekerdi: Mecdi Sadreddin Sayman. Mecdi bey gazeteciydi. Çok genç olmasına karşın Lozan Konferansı'na giden heyetin içinde gazeteci olarak yer almıştı. Zaman zaman anılarını anlatırdı. Başta Paşa olmak üzere hepimiz dikkatle dinlerdik.
Mecdi bey bana "Cennet Hanım" adındaki romanını hediye etmişti. (*)
"Bir gün ihtiyar olacağız. O günlerde ağabeyini hatırlarsın" diye de imzalamıştı.
Altmış yıl sonra kitabı tekrar okudum. İlk okuduğumda 15 yaşındaydım. Acaba kitabı nasıl bulmuştum. Beğenmiş miydim. Beğendimse nesini beğenmiştim. Eleştirdimse neresini eleştirmiştim.
Hatırlamadım.
(*) Romanın bitiş yer ve tarihi: Kadıköy 1923. Kitabın iç kapağında romanın İkdam gazetesinde tefrika edildikten sonra 1925 yılında Sühulet Kitabevi tarafından eski harflerle basıldığı yazılı. İkinci baskısı ise 1944 yılında Kenan Matbaası tarafından yapılmış. Satış Yeri: Akba Kitabevi, Ankara. Ederi: 85 Kuruş.
Kazım Paşa o yıllarda Diyarıbakır milletvekiliydi. Evleri ve sofraları her zaman kalabalık olurdu. O günlerin Ankara'sında böyle yaşanırdı. Hanımefendi, anneme, "Olcay'ı da getir" dediğinde bu kalabalığa ben de katılırdım.
O kalabalığın içinde bir bey hem yakışıklılığı hem de güzel konuşmasıyla ilgimi çekerdi: Mecdi Sadreddin Sayman. Mecdi bey gazeteciydi. Çok genç olmasına karşın Lozan Konferansı'na giden heyetin içinde gazeteci olarak yer almıştı. Zaman zaman anılarını anlatırdı. Başta Paşa olmak üzere hepimiz dikkatle dinlerdik.
Mecdi bey bana "Cennet Hanım" adındaki romanını hediye etmişti. (*)
"Bir gün ihtiyar olacağız. O günlerde ağabeyini hatırlarsın" diye de imzalamıştı.
Altmış yıl sonra kitabı tekrar okudum. İlk okuduğumda 15 yaşındaydım. Acaba kitabı nasıl bulmuştum. Beğenmiş miydim. Beğendimse nesini beğenmiştim. Eleştirdimse neresini eleştirmiştim.
Hatırlamadım.
***
O evi severdim. Eşyalarını severdim. İnsanlarını severdim. Yaşama biçimini severdim.
O evi severdim. Eşyalarını severdim. İnsanlarını severdim. Yaşama biçimini severdim.
Paşa çok yumuşak bir yüreğe sahip olmasına karşın ilk tepkisi her zaman sert olurdu. Evi, Paşayı, aileyi, velhasıl her şeyi ve herkesi hanımefendi yönetirdi.
O evde çok şey öğrenmiştim. Örneğin misafire terlikle çıkılmayacağını. "Terlik yatak odasının kapısına kadardır" derdi evin küçük kızı Vedia. Büyük kız Feriha ise heykeltraş Kenan Yontuç ile evliydi. Onlar İstanbul'da otururlar arasıra Ankara'ya gelirlerdi.
***
Bazı akşamüzerleri Feriha, Vedia ve annem Özen'in önünden geçerek Kızılay'a doğru yürürlerdi.
Üç genç ve şık hanım. Onları beğeni ile seyrederdim.
1940'lı yıllarda Atatürk Bulvarı kibar bir caddeydi. Daha çok Ankara'nın eşrafı ve üst düzey yöneticileri otururdu.
Nevzat Tandoğan'ın Vali ve Belediye Başkanı olduğu o yıllarda Bulvar gece yarısı arazözlerle yıkanır, atlı polisler devriye gezerdi.
***
Annem 1942'de, ben 1943'de Ankara'ya gitmiştik. Atatürk ölmüştü. Ama o evde hep Atatürk konuşulurdu. Çoğu zaman akşam yemeklerine gelirmiş Atatürk. Habersiz geldiği bile olurmuş. Sofranın bir başında Atatürk, öbür başında Kazım Paşa otururmuş. Hanımefendi de Atatürk'ün sağ yanında. Kazım Paşa, sofranın öbür başından bile karısına huysuzluk yaparmış. Hanımefendi de sanki Paşa güzel şeyler söylüyormuş gibi gülücüklerle cevap verirmiş. Atatürk de, "bayılıyorum sizin bu uyumunuza" dermiş.
Annem 1942'de, ben 1943'de Ankara'ya gitmiştik. Atatürk ölmüştü. Ama o evde hep Atatürk konuşulurdu. Çoğu zaman akşam yemeklerine gelirmiş Atatürk. Habersiz geldiği bile olurmuş. Sofranın bir başında Atatürk, öbür başında Kazım Paşa otururmuş. Hanımefendi de Atatürk'ün sağ yanında. Kazım Paşa, sofranın öbür başından bile karısına huysuzluk yaparmış. Hanımefendi de sanki Paşa güzel şeyler söylüyormuş gibi gülücüklerle cevap verirmiş. Atatürk de, "bayılıyorum sizin bu uyumunuza" dermiş.
![]() |
Atatürk, ortada Afet İnan, yanında Növber Sevüktekin, 1931 CHF Cumhuriyet Halk Fırkası Kongresi (Ercüment Sevüktekin ve Zeynep Nevber arşivi) |
Annem, bir gün Növber hanıma, "Atatürk'le beraber olduğunuzda neler konuşurdunuz" diye sormuş. "Havaiyattan" diye cevap vermiş.
O gün bu gün hep düşünürüm bu cevabın anlamını. Halbuki biz, tabii hepimiz değil, belki bazımız, örneğin ben, hep bilgili olmanın ve bilgili konuşmanın tutsağı olduk. Bu nedenle de, ben, havaiyattan konuşmayı hiçbir zaman öğrenemedim.
***
Sofraya oturulduğunda, ahçıbaşıya "ne yiyeceğiz" diye sorardı hanımefendi. Yani misafirin geldiği günlerde bile sofraya gelecek yemeğin ne olduğunu misafirle beraber öğrenirdi. Halbuki bizim evimizde daha bir gün öncesinden bilinirdi ertesi günü hangi yemeğin pişeceği.
Sofraya oturulduğunda, ahçıbaşıya "ne yiyeceğiz" diye sorardı hanımefendi. Yani misafirin geldiği günlerde bile sofraya gelecek yemeğin ne olduğunu misafirle beraber öğrenirdi. Halbuki bizim evimizde daha bir gün öncesinden bilinirdi ertesi günü hangi yemeğin pişeceği.
***
Evet! nerede kalmıştık. Yalova'da çınar ağacının altında çay içiyorduk, değil mi?
Atatürk'ün de kaplıcada olması, doğal olarak, herkesi mutlu ediyordu. Atatürk günde iki kez banyoya gidiyordu. Giderken giyimli, dönüşte bornozlu olurdu. Bu bile bir ayrıcalıktı. Atatürk'ü bornozlu görmek.
Annem hayatta olsaydı şimdi ona sorardım. Acaba bornozu ne renkti? Nerede kalıyordu? Ayrı bir köşkte mi, yoksa bizimle beraber Çınar Oteli'nde mi? Büyük çınarın altındaki büyük masada hiç bizimle beraber olmuş muydu? Gözümün önüne bazı sahneler geliyor. Geliyor ama ne yazık ki hatırlayamıyorum.
Zaten burada anlattıklarımın acaba hangisini ben hatırlıyorum, hangisini annemin anlattıklarından hatırlıyorum, bilemiyorum.
Yalnız bir şeyi çok iyi hatırlıyorum.
Bir akşam vakti annemle beraber çiçekli bahçede dolaştık. Sonra patika yoldan döne döne yukarıdaki kameriye'ye çıktık. Bir banka oturduk.
Annem çantasından tığını ve ipliğini çıkardı. Dantelini örmeğe başladı.
Aşağıda, Çınar Oteli'nde, Ramona çalıyordu.
Ses oturduğumuz yere kadar geliyordu.
Ve annem sessizce ağlıyordu.
O günden beri ne zaman, nerede Ramona çalınsa ağlarım.
----------------------------------
Ramona is a song written by L. Wolfe Gilbert (words) and Mabel Wayne (music) created as the title song for the 1927 adventure film-romance Ramona (based on the novel Ramona by Helen Hunt Jackson)
Annem hayatta olsaydı şimdi ona sorardım. Acaba bornozu ne renkti? Nerede kalıyordu? Ayrı bir köşkte mi, yoksa bizimle beraber Çınar Oteli'nde mi? Büyük çınarın altındaki büyük masada hiç bizimle beraber olmuş muydu? Gözümün önüne bazı sahneler geliyor. Geliyor ama ne yazık ki hatırlayamıyorum.
Zaten burada anlattıklarımın acaba hangisini ben hatırlıyorum, hangisini annemin anlattıklarından hatırlıyorum, bilemiyorum.
Yalnız bir şeyi çok iyi hatırlıyorum.
Bir akşam vakti annemle beraber çiçekli bahçede dolaştık. Sonra patika yoldan döne döne yukarıdaki kameriye'ye çıktık. Bir banka oturduk.
Annem çantasından tığını ve ipliğini çıkardı. Dantelini örmeğe başladı.
Aşağıda, Çınar Oteli'nde, Ramona çalıyordu.
Ses oturduğumuz yere kadar geliyordu.
Ve annem sessizce ağlıyordu.
O günden beri ne zaman, nerede Ramona çalınsa ağlarım.
----------------------------------
Ramona is a song written by L. Wolfe Gilbert (words) and Mabel Wayne (music) created as the title song for the 1927 adventure film-romance Ramona (based on the novel Ramona by Helen Hunt Jackson)
Annette Hanshaw Ramona’yı 1927 yılında plağa okumuş.
Annemin 1934'te dinlediği Ramona işte bu Ramona.
Annemin 1934'te dinlediği Ramona işte bu Ramona.
Merhaba Olcay Hanımefendi
YanıtlaSilGazeteci Mecdi Sadreddin Sayman Beyi tanıyorsunuz.
Hazret'in üç küçük kitabı ve gazetelerde kalmış yazıları var. Basın tarihimizin kalemlerinden biri olarak adını ve eserlerini bildiğim ama hakkında başka bir şey bilmediğim bu zat hakkında hiç olmazsa bir biyografi yazmayı düşünüyorum. Malumatınıza ve yardımlarınıza muhtacım. Acaba Mecdi Bey hakkında başka neler biliyorsunuz?
Çünkü onu ilk kadın avukat zanneden ve bu yolda yazıl yazanlar var.
Mecdi bey acaba nereli, kimlerden, tahsili ne ve saire...
Bilvesile selamlar, Hürmetler.
Doç. Dr. Ersin Özarslan
ersinozarslan@gmail.com
Sayın Doç.Dr. Özarslan,
YanıtlaSilSize yanıt vermeden önce RAMONA'daki Mecdi Sadreddin Sayman'ı bir kez daha okudum. Tabii çok duygulandım. Size çok teşekkür ederim, bana o günleri hatırlattığınız için.
Ben o zamanlar 15 yaşındayım. Keşke daha büyük olsaydım. Keşke bugün bana sorduğunuz soruları ben ona sormuş olsaydım.
Ah, bu "Keşke"ler...
Emin olun bildiklerim yazdıklarımdan ibarettir.
Yalnız şöyle bir durum var. Ben Bodrum'dayım. "Cennet Hanım" kitabı İstanbul'daki evimde. Mevsim sonu döneceğim. Acaba o kitapta sizin sorduklarınıza dair bilgiler var mı? Bilemiyorum. Gidince bakacağım ve olumlu olumsuz size bildireceğim.
Saygılarımla,
Olcay Akkent
Sayın .Doç.Dr.Özarslan. 16 Ekim'de İstanbul'a döndüm. Yalnız bilgisayarımın nakil işi biraz uzun sürdü. Bu nedenle size yazmam gecikti. Söz verdiğim gibi Cennet Hanım kitabına baktım. Son sayfada şöyle bir açıklama var. MUHARRİRİN DİĞER ESERLERİ
YanıtlaSil1. Bir İdam mahkumu ile mülakat. "Birinci baskı: 1928'de (Yeni harflerle basılıyor)
2. Sevdiklerimiz "Birinci baskı : 1929'da"
Yakında neşredilecekler:
3. Lozan kulislerinde... "Lozan sulh konferansı intibaları"
4. Marmara martısı "Roman"
Saygılarımla,
Olcay Akkent
Olcay hanım merhabalar, Kazım Sevüktekin Paşa ile ilgili sorum olacak. Sizinle nasıl iletişime geçebilirim. Yardımcı olursanız çok mutlu olacağım...
YanıtlaSilOlcay Hanımefendi merhaba,
YanıtlaSilBen İstanbul Üniversitesinde yüksek tahsil yapmaktayım. Kazım Sevüktekin Paşayla ilgili bazı sorularım olacaktı size. Sizinle nasıl irtibata geçebilirim. Mail adresim: neseesirkis@gmail.com benimle irtibata geçerseniz çok mutlu olacağım.
Selamlar ve saygılarımla,
Neşe Esirkış
Ailem hakkında başkalarından bir şeyler okumak çok güzel gerçekten...
YanıtlaSilSevgiler Erbay Sevüktekin