Prof. Dr. Hüsnü Göksel'in adını duymuştum. Genel Cerrahi Uzmanı'ydı ve yalnız memeye bakıyordu. Sevgili arkadaşım Nili (Tlabar / Bilkur) telefon numarasını vermişti.
Aradım.
Evde yoktu Telefona çıkan hanım eşi olduğunu söyledi. Endişelerimi anlattım. Hemen ertesi günü için randevu istiyordum. Ne yazık ki doktor bey Cumartesi günleri çalışmıyordu. "Ama, mademki durumunuz acil", çünkü ben böyle söylüyordum, "Kocam adına size randevu verebilirim" dedi. Acaba saat 11.00'de gidebilir miydim? Tabii gidebilirdim. "Kocam yalnız sizin için gidecek, lütfen bekletmeyin, tam saatinde orada olun" dedi.
Hiç alışık olmadığım bir davranış. Bir doktor eşi. Kocasına müracaat eden hastayı dinliyor, endişelerini anlıyor, randevu veriyor. Ama kocasının bekletilmesini de istemiyor.
Kendine, eşine ve eşinin hastalarına saygılı bir hanımefendi.
Yıllar sonra, bir Bodrum akşamında, Halikarnas'ta, içkilerimizi içerken, beni çok etkileyen bu anımı Selma hanıma anlatmıştım.
Selma hanım, bir zamanlar Türkiye'nin Washington Büyükelçisi olan Münir Ertegün'ün kızı. Ahmet ve Nasuhi Ertegün'ün kız kardeşleri.
Kendisinden dinledim. A.B.D. Başkanlarından Roosevelt, Münir beye çok iltifat edermiş. Hatta "yakın arkadaşıma" diye imzalı bir resmini vermiş. Münir bey, 1944 yılının Kasım ayında vefat etmiş. İkinci Dünya Savaşı nedeniyle cenaze Türkiye'ye getirtilememiş. Arlington Mezarlığı'ndaki kapalı bir binada, tahnit edilmiş olarak, bekletilmiş. Hatta, hem kompozitör hem de önemli bir piyanist olan Polonya Cumhurbaşkanı Paderewsky'nin cenazesi de, aynı nedenlerle, memleketine gönderilememiş ve Münir beyle beraber aynı binada bekletilmiş.
Münir Ertegün'ün babasının büyükbabası Şeyh İbrahim Edhem Efendi, Özbekler Tekkesi'nin Şeyhiymiş. Münir bey dindarmış. Ama aydın bir dindar ve de Atatürkçü. Gerek Münir bey, gerek eşi Hayrünnisa hanım uzun yıllar yurtdışında yaşamış olmalarına karşın evlatlarını Atatürkçü yetiştirmişler.
Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre, "Üsküdar'da bir Attar Dükkanı" (Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 2002) kitabında Şunları yazmaktadır: "...Bu tekke, Üsküdar'ın manevi kültürüne yön vermiş olan dört büyük tekkeden biri olduğu gibi, Şeyh Ata Efendi'nin (vefatı 1936) zamanında da İstiklal Harbi'ne katılmak için Anadolu'ya kaçanlara irtibat merkezi rolünü oynamıştır. İsmet İnönü, Mehmed Akif Ersoy, Halide Edip Adıvar ve daha niceleri hep Özbekler Tekkesi aracılığıyla Ankara'ya intikal edebilmişlerdir...”
***
1946'da, ölümünden yaklaşık birbuçuk yıl sonra, Roosevelt, Münir beyin cenazesini Missouri Zırhlısı ile Türkiye'ye göndermiş, İstanbul’da teslim alınan tabut Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi’nde açılmış, tahnit bozulmuş, gerekli dini törenler yapılmış, tekkenin bitişiğindeki aile mezarlığına gömülmüş.
Bab - ı Ali Hukuk Müşaviri iken Anadolu'ya geçip Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nin Hukuk Danışmanı olan Münir Ertegün, Batı devletleri ile ilk antlaşma olan Adana Antlaşması'nı Franklin Buillon'la birlikte imzalayan kimseymiş. Lozan'a da İsmet İnönü'nün hukuk danışmanı olarak gitmiş.
Cephe gerisindeki çalışmalarından dolayı Münir beye İstiklal madalyası verilmiş.
***
Kabataş'ta otururken, Üsküdar'daki Kanaat Lokantası'nda, Cumartesi günleri, Özbek Pilavı yapıldığını Cumhuriyet Gazetesi'nde okumuştum. Bir Cumartesi sabahı, AKM'deki konserin ikinci yarısını izlemeden çıktım. Doğru Beşiktaş'a gittim. Vapura bindim. Üsküdar'a geçtim. Elimle koymuş gibi Kanaat Lokantası'nı buldum. Özbek Pilavı yedim. Hem de iki tabak. Herhalde çok rağbet oldu ki Lokanta Özbek Pilavı'nı haftada üç güne çıkardı. Sonra her gün yapmaya başladı.
Münir bey ile ilgili bilgileri almak için Selma hanımı aradığımda, Kanaat Lokantası'ndaki Özbek Pilavı'ndan da söz ettim. Selma hanım bilmiyormuş. Kendisinden söz aldım. Bir gün beraber yiyeceğiz.
Hüsnü bey ile Selma hanım Amerika'da evlenmişler. Selma hanımın apandisiti varmış. Ameliyatı Hüsnü bey yapmış. Bir dostları bana böyle anlatmıştı. Tabii Özbek Pilavı'nı yerken bunu da soracağım.
Ne yazık ki bu buluşma bir türlü gerçekleşemedi.
***
Selma hanımın ikaz ettiği gibi saat tam 11.00'de Hüsnü beyin Karanfil Sokak'taki muayenehanesinin kapısını çaldım. Kapıyı takım elbiseli, uygar görünüşlü, aydınlık yüzlü bir bey açtı. "Buyrun" dedi. Doğrusu ben beyaz gömlekli bir doktor bekliyordum. Salon erkeği şıklığında birini karşımda görünce önce şaşırdım ve sonra rahatladım. Herhalde onun da amacı hastalarını rahatlatmaktı. Bu nedenle, hastalarını ürkütücü beyaz doktor gömleği ile karşılamıyordu.
Hüsnü bey beni kapının sağındaki odaya aldı. Odada yeşil maroken bir kanepe, iki koltuk, bir kütüphane ve duvarda da bir tablo vardı. Her şey çok farklıydı Özellikle duvardaki tablo. Bir doktor muayenehanesinde. Alışılmışın dışında. Sonraki yıllarda onların ne kadar sanatsever olduklarına tanık olacaktım.
Hüsnü bey benimle biraz havadan - sudan konuştu. O kısa konuşma beni daha da rahatlattı. Sonra ayağa kalktı. Arka tarafa geçeceğini ve beni orada bekleyeceğini söyledi. Koridoru geçtim. Beni muayene odasında beyaz gömlekle bekliyordu. Artık doktordu.
Kısaca endişelerimi anlattım. Çomak teyzemin (Hayriye teyzemin) kızı Nermin (Erbel) ablamın çok yakın bir tarihte meme kanserinden öldüğünü, ciciannemin (Refika teyzemin) bir miyom ameliyatı geçirdiğini, annemin ise kanser teşhisi ile bir memesinin alındığını söyledim.
Acaba irsi miydi?
O yıllarda kesin birşey söylenemiyordu. Hatta "Hayır" deniyordu.
Hüsnü bey endişe verici bir durum olmadığını, yalnız istidadım olduğunu, eğer belli aralıklarla kontrolümü yaptıracak olursam sorunun daha başlangıçta halledilebileceğini söyledi. Teşekkür ettim. Ayrıldım.
Fakat ağrılarım yakamı bırakmıyordu. Neredeyse mememi karpuz dilimi gibi kesip atacaktım. On beş gün sonra bir daha gittim. Gene aynı cevabı aldım. "Endişe verici bir durum yok".
Endişe verici bir durum yoktu ama ben ağrılarımdan kurtulamıyordum. On beş gün sonra bir daha gittim. Hüsnü bey, "bana bu kadar sık gelmeyin, beni şaşırtacaksınız" dedi ve bana altı ay sonrası için randevu verdi.
Hayret! nasıl bir doktor bu Hüsnü bey? Arkamda kapı gibi CENTO Teşkilatı. Bana, "bu kadar sık gelmeyin" diyor.
Bir de öneride bulundu. Menapoz döneminde kesinlikle hormon tedavisi yaptırmayacaktım. "Bu bizi yanıltır, ameliyata kadar götürür, eğer bir meslektaşım, bu konuda israr edecek olursa, benimle konuşmasını sağlayın" dedi.
Bugün doktorlar, hormon tedavisinin problemli memelerde kanser yaptığını ve bu nedenle hormon tedavisinden kaçındıklarını söylüyorlar.
Hüsnü bey bunu 1963'de söylemişti.
Ankara'da yaşadığım süre zarfında, her altı ayda bir Hüsnü beye gittim. 1983'de İstanbul'a yerleştim. Bu kez İstanbul'dan Ankara'ya altı ayda bir gitmeye başladım.
1987 yılında Hüsnü bey, "artık sizi buralara kadar yormayalım" dedi.
Çok üzüldüm. "Şimdi ben ne olacağım" korkusuna kapıldım. Ama mademki gelmeyin diyordu, gitmeyecektim.
***
Televizyonda devamlı erken teşhisin yararlarından söz ediliyordu. Ben dört yıldır kontrol yaptırmamıştım. 1991 yılında, SSK Göztepe Hastahanesi'ne gittim. Çok genç bir Genel Cerrahi Asistanı, mamografi için, beni Çapa'ya gönderdi.
Önce mamografi yapıldı. Sonra teşhis için randevu verildi.
Tahminen 30 civarında kadındık. Teker teker içeri gireceğimizi düşünüyordum. Halbuki hepimizi büyük bir odaya aldılar. Belden yukarı soyunmamızı söylediler.
Herkes birbirine neyin var diye sormaya başladı.
Sormakla kalmadılar birbirlerine deneyimlerini de anlattılar.
Hatta daha da ileri gittiler, önerilerde bulundular.
Bana da soruyorlardı.
Ben bir şeyimin olmadığını söylüyordum.
"Madem bir şeyin yok niye geldin" diyorlardı.
Bunu yanıtlamak çok zordu.
"Ben tedbir olarak kontrola geldim" diyordum.
Anlamıyorlardı.
Çünkü, onların çoğunun memesi yoktu.
Halbuki benim vardı
Ve ben memelerim olduğu için utanıyordum.
Sıra muayeneye geldi. Hepimiz sırayla doktorun karşısına geçtik. Ayakta durduk. Doktorun bir elinde megafon vardı. Diğer eliyle memeyi mıncıklıyor ve bu megafon aracılığı ile teşhisini yazdırıyordu.
Ben, bu tarz bir muayeneye hiç alışık değildim.
Çok şaşırdım.
***
Hüsnü beye muayene olmak başlı başına bir törendir.
Öncelikle, Hüsnü bey sizi bekleme salonunda güler yüzle karşılar.
"Hoş geldiniz" der.
"Nasılsınız" der.
Sonra beraber muayene odasına girersiniz. Perdenin arkasında üstünüzü çıkarır, askıda duran önü açık beyaz pelerini omuzlarınıza koyarsınız.
Hüsnü bey, "bir şikayetiniz var mı" diye sorar. Sizinle ilgili dosya masanın üzerindedir. Yanında da daktilo makinesi durur.
Muayene masasının üzerinde beyaz, ütülü bir örtü vardır. O örtünün sizin için serildiğini ve sizden önce hiçbir hastanın kullanmadığını bilirsiniz. Çünkü kat yerleri bozulmamıştır.
Ve ben her üzerine oturuşumda, ütüsü bozulacak diye üzülürüm. Bu ütülü, hatta belki hafif kolalı, beyaz örtü, Hüsnü beyin Karanfil Sokak'taki muayenehanesinde de vardı. Hacettepe Üniversitesi Hastanesi'nde de vardı. Başkent Üniversitesi Hastahanesi'nde de vardı.
***
Hüsnü bey, muayene masasına oturmanızı söyler. Yüzünüz kendisine dönüktür. Kollarınızı uzatırsınız, koltuk altınızı kontrol eder. Ellerinizi belinize koyarsınız, boynunuzu kontrol eder. Sonra sırt üstü yatarsınız. Başınızın altında yastık vardır. Sağ yanınıza, omuzunuzun üzerine doğru dönersiniz, sol memenizi kontrol eder. Sol yanınıza dönersiniz, sağ memenizi kontrol eder.
Ben hangi sebeple bir doktora gitsem, Hüsnü beyin hastası olduğumu muhakkak söylerim. Hemen hepsi Hüsnü beyi tanır. Hatta bazıları, vaktile, Hüsnü beyin asistanı olmuştur. Karşılıklı Hüsnü beyi methederiz.
Kapıdan çıkarken, "hocanın muayenesine benzemedi, değil mi?" diyenler olur.
Hafifçe tebessüm ederim.
***
İki gün sonra neticeyi öğrenmek için Çapa'ya gittim. Rapora göre çok şeyim vardı. "Takibi uygundur" deniyordu.
Çapa evime uzaktı. GATA'ya gittim. Çapa'nın verdiği raporu gösterdim. Sonografi yapılmasına karar verildi ve mememde birşeylerin büyüdüğü görüldü. Acele tedbir almam istendi.
O kadar hepsi üstüste geldi ki Ankara'ya Hüsnü beye telefon ettim. "Ne mamografi, ne sonografi, ille de sizin parmaklarınızın ucu" dedim.
Randevu aldım. Ankara'ya gittim.
***
Hüsnü bey beni herzamanki titizliği ile muayene etti. Bir şeylerin büyümediğini, aksine o denilen şeylerin küçüldüğünü söyledi.
Rahatladım.
Yalnız ben rahatlamadım Hüsnü bey de rahatlamıştı.
"Sekreter sizin randevu aldığınızı söyleyince çok endişelenmiştim" dedi.
Doktorunuzun sizin için endişelendiğini bilmek...
Hangi hastayı mutlu etmez ki.
***
Hüsnü beyin parmaklarının ucu gerçekten çok önemlidir.
Sanki muayene etmez, piyano çalar.
Evet, evet, piyano çalar.
Başı biraz yukarıda.
Gözleri kapalı.
Tüm notalar belleğinde.
Ama gene de yeni arayışlar içinde.
Bazen hızlı, bazen yavaş. Bazen yumuşak, bazen sert dokunuşlarla, tuşlar arasında dolanır.
Sonra eline gelen nesneyi küçük bir aletle ölçer.
Daktilo makinesinin başına oturur, notasını yazar.
Bi bakar, bi ölçer, bi yazar. Bi bakar, bi ölçer, bi yazar.
Aynen bir kompozitör gibi.
Sinema Günleri'nde, Greenaway'in Tual Bedenler (The Pillow Book) filmini görmüştüm. Nasıl orada insan bedenine resim çiziliyorsa, Hüsnü bey de insan bedenine nota yazar.
***
Son zamanlarda Hüsnü beye yılda bir kez gidiyorum.
Beni güleryüzle karşılıyor.
Gene ütülü beyaz örtülerde beni muayene ediyor.
"Bir şeyiniz yok " diyor.
Seviniyorum.
"Seneye görüşelim" diyor.
Gene seviniyorum.
Biraz siyaset, biraz da sanat konuşuyoruz.
Türkiye'de niye daha çok Hüsnü Göksel'ler yok diye çok üzülüyorum.
***
1 Eylül 2002'de günlüğüme şöyle yazdım:
Hüsnü bey 30 Ağustos günü ölmüş.
Bugün Cumhuriyet Gazetesi'nde okudum.
Çok üzüldüm.
***
Evet! Çok üzüldüm.
Çünkü, Hüsnü bey benim için sadece bir doktor değildi.
Sadece siyaset ve sanat konuştuğum biri de değildi.
O benim 36 yıl boyunca korkularımı paylaştığım tek insanımdı.
Hiç yorum yok mu? 6 Nisan 2010'da yazılmış bir yazıya YORUM yok mu? Olmaz elbet...Toplumumuz MAGAZİN veya İZDİVAÇ programlarını izlemekle meşgul...Nereden icabetti de ben bu yazıyı okudum ve yorum yazma gereksinimini hissettim?...Rahmetli hocamız Hüsnü Göksel, ben İl Kültür Müdürü olarak görev yaptığım sırada sanıyorum 2000 yılında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin davetlisi olarak bir konferans vermek üzere Konya'ya gelmişlerdi. Kendisini pürdikkat dinledik. Onun konuşması sırasında tepegöz ile bizlere bir belge gösterdi ve anlattı. Hocamızın ailesi Bandırma'dan İstanbul'a gideceklermiş. Cumhuriyet öncesi, İstanbul'un ve Boğazların işgali döneminde seyahat edebilmek için İşgal kuvvetlerinin getirdiği bir uygulama dolayısıyla Seyahat İzin Belgesi düzenlenir ve İşgal Kuvvetleri yetkilisinin imzası sonucu bu seyahat yapılabilirmiş...Bu belgeyi bir tarih dergisinde de yayınladığını belirtmişti...şimdi ben bu belgeyi bulmaya çalışıyorum. bu nedenle Hüsnü göksel adının geçtiği yazıları okurken Olcay Akkent Hanımefendinin bu yazısına rastladım...Olcay Hanım, tekrar geçmiş olsun. Kaleminize ve gönlünüze sağlık...Sn. Göksel hocayı çok güzel anlatmışsınız...Rahmetler diliyorum. Ruhu bir kez daha şâd olsun...Osman Siviloğlu (Emekli İl Kültür Müdürü)
YanıtlaSilSayın Siviloğlu,
SilYorumunuzla beni çok mutlu ettiniz. Çok teşekkür ederim.
"Hiç mi yorum yok" diye soruyorsunuz.
Dün gece (10 Mart 2016) saat 24.00'e göre Blog'umda 103 bin 202 "görüntüleme" olmasına karşın bugün kadar bana ulaşanların sayısı sadece 62. Okumasını sevmediğimiz gibi yazmasını da sevmiyoruz.
Dr. Hüsnü Göksel'in bir doktor olarak, bir dost olarak yaşamımdaki yerini biliyorsunuz. Bunları tekrarlamayacağım. Ama bir hususa değinmek istiyorum.
"Seyahat İzin Belgesi'neden söz ediyorsunuz. Eski insanlar belgelere çok önem verirlerdi. Örneğin, Dayım (Histoloji ve Embriyoloji Ord.Prof.) Üveis Maskar 1921 yılında, Atatürk'e katılmak için, Remo gemisi ile İnebolu'ya hareket etmeden önce kendisine verilen 5890 sayılı "seyahat varakası"nı hala sakladığını anılarında yazmıştı.
Tekrar teşekkür eder, saygılar sunarım.