17 Mayıs 2010 Pazartesi

22.AKAY SOKAK'TA "KORUMALI" BİR DAVET

Akay Sokağı'nda Perçiner Apartmanı'nda oturuyorduk. Apartmanın hem dış, hem  iç mimarisi çok güzeldi. Ama biraz küçüktü. Bu nedenle davetlerime sınırlı sayıda misafir çağırabiliyordum.

Varol (Özkoçak), Ekim 1978'de, Londra'ya tayin olmuştu. Onun için "güle güle" partisi vermek istiyordum. İki ayrı etkinlik olacaktı. Ressamlar, heykeltraşlar, galeri sahipleri, sanat yönetmenleri ve sanat severlerden oluşan davetliler için kokteyl, bazı özel dostlar için, küçük bir akşam yemeği. Kokteyle gelecekleri ben, akşam yemeğine gelecekleri Varol belirleyecekti.

***
Ben davet yapmasını çok severdim. Tabii o yıllarda sadece dostlarım için özel davetler değil, uluslararası bir kuruluşta çalıştığım için, resmi davetler de yapardım. Davet yapmaya çok alışık olmama karşın, her davet öncesinde büyük korkular yaşarım. Örneğin, tam misafirlerin geldiği sırada yıllardır tavanda asılı duran avize ya düşerse diye kalbim çarpar.

***
Kokteyl pek güzel geçti. O kadar insan o küçük alana sığdı. Kimi yerde, kimi koltukta oturdu. Kimisi de ayakta durdu. Herkes memnun ayrıldı.

Sıra geldi akşam yemeğine. Varol'un davetli listesinde kimler vardı? Prof. Dr. Engin Geçtan. İç Mimar Bedia Çolak. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Gürer Aykal ve eşi değerli bale sanatçısı ve koreograf Duygu Aykal (Ne kadar genç kaybettik Duygu'yu, ablası Sevgi Soysal gibi). Tiyatro sanatçısı ve yönetmen Olcay Poyraz ve Fransız eşi. Küheylan oyunundaki rolü ile dorukta olan Mehmet Ali Erbil. Varol ve ben. Dokuz kişiydik.

***
Varol ne zaman yurtdışına tayin olsa eşyalarını önden gönderir ve son iki hafta bende kalırdı. Dönüşte de aynı şeyi yapardı. Eşyaları yurtdışından gelene kadar benim misafirim olurdu.

Sabah beraber kahvaltı ettik. Ben akşam için hazırlık yapacaktım. O da son veda ziyaretlerini. "Akşam saat kaçta gelmemi istersiniz?" dedi. Davetliler saat sekizde gelecekti. "Eğer sekize çeyrek kala gelirsen misafirleri beraber karşılarız" dedim

Varol veda ziyaretine Engin beyden başlayacaktı. Gitmesiyle gelmesi bir oldu. Hatta bir şey unuttu da geri döndü zannettim. Önce bir yutkundu. Sonra bir şey anlatmak istediğini, kabul edip etmemekte özgür olduğumu, benim kararıma saygı göstereceğini söyledi.

Önümde mutfak önlüğü, elimde bulaşık eldivenleri, Varol'un ne anlatacağını merakla bekledim.

***
O günlerde Türkiye'de terör vardı. Özellikle gençler ve üniversite hocaları öldürülüyordu. Bu nedenle Engin beye bir koruma verilmişti. Engin bey bu davete korumasıyla beraber gelmek istiyordu. Ama, eğer ben bu durumdan rahatsız olacaksam, koruma içerideki bir odada oturabilirdi.

Hemen bir senaryo yazdım. Gecenin bir saatinde bir silah sesi duyulacak, ki bu hemen her gece duyuluyordu, bu sesi duyan koruma, elinde tabanca ile odadan dışarı fırlayacak, Korumanın varlığından haberi olmayan misafirlerin ödleri kopacak, kendilerini önceden bilgilendirmediğim için, haklı olarak, bana kızacaklar…

Varol'a ilk sözüm, "Eğer bu gece ölürsem beni annemin yanına gömersin" demek oldu. Tabii sonra kendimi toparladım. Korumanın diğer misafirlerle beraber salonda oturacağını, sofraya onun için çatal ve bıcak koyacağımı, görev başında içki içmeyeceğine göre onun için bir şişe coca cola alacağımı, Engin Bey'in de bunu böyle bilmesini söyledim.

Söyledim ama keyfim de kaçtı. Çünkü ben evime polisin girmesini istemiyordum. Evde gizli bir şey olduğundan değil. Ama kitaplarım vardı. Plaklarım vardı. O günler öyle günlerdi ki öküzün altında buzağı aranıyordu.

Ayrıca kısa bir süre önce pek de hoş olmayan bir olay yaşamıştım. Bir akşam üzeri, CENTO'nun CD plakalı servis arabasından, her zaman olduğu gibi, evin önünde inmiştim. Perçiner Apartmanı'na köprü ile giriliyordu. Bizim oturduğumuz daire girişin bir altındaydı.

Üzerimde siyah maksi bir pardesü, ayağımda siyah bir çizme, elimde siyah rugan bir çanta vardı. Saçlarım da siyahtı.

Apartmanın antresine simsiyah bir kadın olarak girdim. Antre de siyahtı. Sağ ve sol duvar diplerinde gölgeler var gibi geldi. Biraz ürktüm. Ama belli etmemeye çalıştım. Otomata doğru gittim. Otomat, iki adamın kafasının tam arasındaydı. Parmağımın ucuyla, adamlara değmeden, otomata bastım ve kimse ile göz göze gelmemeye özen göstererek merdivene doğru yürüdüm. Sekiz - on kişi olduklarını tahmin ettiğim bu adamlardan biri, "Bu da Olcay Akkent" dedi.

Ben duymamış gibi yaptım. Amacım biran evvel eve girmek ve anneme sahip çıkmaktı. Çünkü annem eylem kadınıydı. "Ben onlarla konuşmak istiyorum" diye yukarı çıkmak isteyebilir, onlar da, "Aşağıda, sizin evde daha rahat konuşuruz" diyebilirlerdi.

Kapıyı annemin açmasını istemediğim için zile basmadım. Anahtarımla açtım. Annem evde yoktu. Bundan daha kötü bir şey olamazdı. Annem sokaktan gelecek ve olayın içine düşecekti.

Tam istediği gibi.

Dışarıdan bakıldığında en az görülebilecek bir pencereyi açtım. Annemi beklemeye başladım. Yalnız o pencere köprünün tam altına isabet ettiğinden benim dışarıdan geleni görmem pek olası değildi. Ancak olsa olsa annemin ayakkabılarını görebilirdim.

O sırada adamlardan ikisi bitişik evin bahçesinde tek kale futbol oynamaya başladı.

"Burada top oynanır mı, camları kıracaksınız" diye bir ses duydum.

Annem geliyordu.

Pencereden dışarı sarktım, anneme sus işareti yaptım. Annem adamları bıraktı, bana bağırmaya başladı. "Niye susacakmışım..."  Annemin antrede bekleyen adamlardan henüz haberi yok. Annem apartmana girdi. Ben kapıyı açtım. Mümkün olsa annemi hortumla aşağı çekeceğim. Annem adamlarla konuşmaya başladı. Ben, "Anne aşağıya gel" diyorum. O bana, "Sen içeriye gir" diyor. Ben içeriye gireyim ki o damları istediği gibi gagalasın.

Nihayet annem muzaffer bir kumandan edasıyla merdivenlerden aşağıya inmeye başladı.

Sonradan öğreniyoruz. O gün aşağıda futbol oynanırken, en üst kattaki daire aranmaktaymış.

Bizim evi de arayacaklarmış. Kapıcımız Osman efendi mani olmuş.

***
Varol, Engin beye benim mesajımı götürmek için evden çıkınca aklıma ilk gelen penceredeki tül perdeler oldu. Sokaktan geçenlerin bizi görmesine olanak olmadığı için ben tül perdelerin altına kalın birşey koymamıştım. On beş yıldır böyle oturuyorduk. Ama o gece eğer biri Engin beyi öldürmeğe niyet etmişse komşunun bahçesinden bizim eve kurşun yağdırabilirdi.

***
Adetimdir. Davet saatinden on beş dakika önce her işimi bitirir, koltuğa oturur, hem biraz dinlenir hem de evi gözden geçiririm. Hatta bazen hayatımı bile gözden geçirdiğim olur.

O gece de, her davet öncesinde yaptığım gibi, uzunlarımı giydim, gümüşlerimi taktım, aynaya baktım, kendimi pek beğendim.

Tam koltuğa oturacaktım ki zil çaldı. Varol geldi zannettim. Kapıyı açtım. Önde uzun boyu ile Engin bey, arkada Engin Bey'in yarı boyunda bir koruma, korumanın elinde Engin Bey'in boyunda bir çiçek.

Engin bey davet saatinden daha erken gelmeyi bilhassa istediğini, eğer kararımdan vaz geçmişsem misafirler gelmeden korumayı içerideki odaya alabileceğimi söyledi. Hayır. Kararımdan vazgeçmemiştim. Koruma misafirim olacaktı. Onun için çatal ve bıçak çoktan sofraya konmuştu. Coca cola da alınmıştı. Her gelen misafire kendisinin koruma olduğu söylenecekti.

***
Misafirler teker teker gelmeye başladı. Önce her zil çalışta acaba gelen misafir mi, yoksa eli silahlı terörist mi diye kapıyı korkarak açtım.

Sonra alıştım.

Gece boyunca korumanın dikkatini dağıtmak, gözlerini kitaplarımdan ve plaklarımdan uzak tutmak için devamlı kendisiyle ilgilendim ve 1977 yılında İngiliz İstihbarat Teşkilatı'nın bir haftalık kursuna katıldığımı söylemeyi de ihmal etmedim. Ne olsa meslektaş sayılırdık. 

***
Engin bey korumasını o kadar çok seviyordu ki, koruma onu değil, o korumayı koruyordu. Zaman zaman koruma dışarı çıkıp bitişik bahçeye bakmak istiyordu. Engin Bey korumadan önce bahçeye fırlıyordu.

Davet geç saatlere kadar sürdü. Herkes hayatından memnundu.
Koruma da.

Varol Özkoçak T.C. Londra Büyük Elçiliği'nde Müsteşar. Yıl: 1980. Büyükelçilikten arkadaşlarıyla Kraliçe'nin Buckingham Palace bahçesinde verdiği 'Garden Party'ye gidiyor.


Londra'da heykel atölyesinde çalışırken, 1981.

5 yorum:

  1. O güzel uslubunla anlattığın korumalı davet beni hem güldürdü hem de Ankara nostaljisi yapıp hüzünlendirdi.Sanırım daha önce de senden dinlemiştim ama doyulmuyor. Engin Geçtanı şahsen tanıyor olmam da olayın içindeymiş gibi hissettirdi.Senin o küçük şirin evine ben de bir iki kere gelmiştim.Ne günler neler yaşadık eskı yılların Ankarasında.

    YanıtlaSil
  2. Evet! Bodrum'da benim doğum günümü kutladığımı gecede anlatmıştım.
    Senin beğenin üzerine bir kez daha okudum.

    Ankara'nın ikimizin de hayatında çok özel bir yeri vardır. Çok şey yaşadık. Ankara bizi eğitti. Büyüttü. Bugünlere taşıdı.

    YanıtlaSil
  3. Sevgili Olcay Hanım,

    Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer!

    En çok da bu saçlarımın ve bıyıklarımın o kopkoyu rengini yadırgıyorum. Yaşamamış ve gün görmemiş... ama kendine göre yakışıklı galiba...

    Yazı ve resimler harika, uslubunuz da.

    Teşekkürler ve sevgiler.

    Varol

    YanıtlaSil
  4. Sevgili Varol, ne demek yaşanmamış ve gün görmemiş. Senin kadar her anını değerlendirerek yaşayan acaba kaç kişi vardır çevrede. Yalnız yakışıklı değil aynı zamanda şık ve zarif. Ben Teşekkür ederim. Sevgiyle.

    YanıtlaSil
  5. Gerçekten "anı" işte. Teşekkürler...

    YanıtlaSil