Annem öldüğü zaman 80 yaşındaydı. Dünya ve kendisiyle barışık bir kadındı. Günde dört defa ajans dinler ve yorum yapardı. Cumhuriyet Gazetesi okur ve Nadir Nadi için, "gönlüme göre yazıyor" derdi.
Siyasetin içinde yaşardı.
Atatürkçü ve İsmet paşacıydı. 1970'lerde ben ve arkadaşlarım Ecevit'in peşinden koşarken o bir süre sessiz kalmış ve sonra kendi iradesiyle Ecevitçi olmuştu.
Ressam Mehmet Güleryüz bir akşam yemeği için evimize gelmişti. Yemek boyunca, ben sessiz kalmış, onların konuşmalarını dinlemiştim. Yemek sonrası Mehmet'le davetli olduğumuz bir dostumuza giderken yolda bana, "annen Türkiye'de olan her olaydan kendini sorumlu hissediyor" demişti.
***
Annem eylem kadınıydı. Akşam eve geldiğimde önce benimle ilgili sorular sorardı. Benim ne düşündüğüme, ne okuduğuma, ne izlediğime, niçin öyle bir yorum yaptığıma çok önem verirdi. Ama bir Osmanlı kadını olarak bunu hiç belli etmezdi.
Ölümünden sonra yakın dostu Afife Ecevit başsağlığı için telefon ettiğinde, "Olcay, annenin sana büyük saygısı vardı" demişti.
***
Annem gördüğü her çarpıklığı düzeltmek isterdi. Ve bunun için uğraş verirdi. Genelde eylemlerini telefonla yapardı. Televizyonda izlediği bir program, gazetede okuduğu bir haber, sokakta karşılaştığı bir durum onu durduramazdı.
Akşam yemeğinden sonra yavaş yavaş, beni ürkütmeden, teker teker anlatırdı o gün neler yaptığını. "Başka bir şey yapmadınız mı?" derdim. "Yaptım, ama sen kızarsın diye söylemiyorum" derdi. Benim söz vermem üzerine anlatırdı. TRT 1'de haber bülteni okuyan spikerin arkasında asılı duran Atatürk'ün fotoğrafı hiç Atatürk'e benzemiyordu. O gün sekiz yere telefon etmişti ve fotoğraf değiştirilmişti.
Annem hiçbir zaman, "Ben bir kişiyim ne yapabilirim?" demedi. Vatandaş olma bilinci çok gelişmişti.
***
Annemde, çok ilerlemiş, Aort Stenozu vardı. Yani kalpten çıkan en büyük damarda daralma vardı. Dr. Burhanettin Tezel'in devamlı kontrolü altındaydı. Kalp ve tansiyon ilaçlarını dikkatle alır, gerektiği zaman tahlillerini yaptırırdı. Hiç evham yapmazdı. Doktorlar tarafından kalp hastası olduğu söylendiği zaman sessizce dinlemiş ve hiç üzerinde durmamıştı. O kadar üzerinde durmamıştı ki yaşamında hiçbir değişiklik yapmamıştı. Yürüyüşler yapar, arkadaşlarını ziyaret eder, sinemaya gider, konken ve özellikle poker oynamayı çok severdi.
1950 yılında ameliyat olmuştu. Memesinin biri alınmıştı. Bunu da hiç sorun yapmamıştı. Prof. Dr. Recai Engüder, "Geç kalmışsınız, durum kötüye gidiyor, memenizi alacağım" dediğinde bana dönüp, "Niye ağlıyorsun, benim doktor beye güvenim var" demişti ve hemen hangi gün ameliyat olacağını sormuştu. Ameliyat sonrası evde istirahat ederken ziyaretine gelen Prof. Dr. Perihan Çambel, "Recai Paşa ile konuştum, kanser teşhisi ile memeniz alınmış, ama merak etmeyin erkek cinsiymiş" dediğinde de aynı sessizliği göstermiş ve ölene kadar hiç kanser lafı etmemişti.
Siyasetin içinde yaşardı.
Atatürkçü ve İsmet paşacıydı. 1970'lerde ben ve arkadaşlarım Ecevit'in peşinden koşarken o bir süre sessiz kalmış ve sonra kendi iradesiyle Ecevitçi olmuştu.
Ressam Mehmet Güleryüz bir akşam yemeği için evimize gelmişti. Yemek boyunca, ben sessiz kalmış, onların konuşmalarını dinlemiştim. Yemek sonrası Mehmet'le davetli olduğumuz bir dostumuza giderken yolda bana, "annen Türkiye'de olan her olaydan kendini sorumlu hissediyor" demişti.
***
Annem eylem kadınıydı. Akşam eve geldiğimde önce benimle ilgili sorular sorardı. Benim ne düşündüğüme, ne okuduğuma, ne izlediğime, niçin öyle bir yorum yaptığıma çok önem verirdi. Ama bir Osmanlı kadını olarak bunu hiç belli etmezdi.
Ölümünden sonra yakın dostu Afife Ecevit başsağlığı için telefon ettiğinde, "Olcay, annenin sana büyük saygısı vardı" demişti.
***
Annem gördüğü her çarpıklığı düzeltmek isterdi. Ve bunun için uğraş verirdi. Genelde eylemlerini telefonla yapardı. Televizyonda izlediği bir program, gazetede okuduğu bir haber, sokakta karşılaştığı bir durum onu durduramazdı.
Akşam yemeğinden sonra yavaş yavaş, beni ürkütmeden, teker teker anlatırdı o gün neler yaptığını. "Başka bir şey yapmadınız mı?" derdim. "Yaptım, ama sen kızarsın diye söylemiyorum" derdi. Benim söz vermem üzerine anlatırdı. TRT 1'de haber bülteni okuyan spikerin arkasında asılı duran Atatürk'ün fotoğrafı hiç Atatürk'e benzemiyordu. O gün sekiz yere telefon etmişti ve fotoğraf değiştirilmişti.
Annem hiçbir zaman, "Ben bir kişiyim ne yapabilirim?" demedi. Vatandaş olma bilinci çok gelişmişti.
***
Annemde, çok ilerlemiş, Aort Stenozu vardı. Yani kalpten çıkan en büyük damarda daralma vardı. Dr. Burhanettin Tezel'in devamlı kontrolü altındaydı. Kalp ve tansiyon ilaçlarını dikkatle alır, gerektiği zaman tahlillerini yaptırırdı. Hiç evham yapmazdı. Doktorlar tarafından kalp hastası olduğu söylendiği zaman sessizce dinlemiş ve hiç üzerinde durmamıştı. O kadar üzerinde durmamıştı ki yaşamında hiçbir değişiklik yapmamıştı. Yürüyüşler yapar, arkadaşlarını ziyaret eder, sinemaya gider, konken ve özellikle poker oynamayı çok severdi.
1950 yılında ameliyat olmuştu. Memesinin biri alınmıştı. Bunu da hiç sorun yapmamıştı. Prof. Dr. Recai Engüder, "Geç kalmışsınız, durum kötüye gidiyor, memenizi alacağım" dediğinde bana dönüp, "Niye ağlıyorsun, benim doktor beye güvenim var" demişti ve hemen hangi gün ameliyat olacağını sormuştu. Ameliyat sonrası evde istirahat ederken ziyaretine gelen Prof. Dr. Perihan Çambel, "Recai Paşa ile konuştum, kanser teşhisi ile memeniz alınmış, ama merak etmeyin erkek cinsiymiş" dediğinde de aynı sessizliği göstermiş ve ölene kadar hiç kanser lafı etmemişti.
***
Dr. Burhanettin Tezel'e bir kez sormuştum. Kalbi için acaba nasıl bir önlem alabilirdim? Burhan, "Olcay, bu işin hiçbir önlemi yok, bir gün aort patlar ve her şey biter" demişti.
Tabii o günden sonra gözüm ve kulağım hep annemde olmuştu. Gece kalkar karanlıkta yorganına bakardım. Yorgan eğer hareket halindeyse annem nefes alıyor demekti.
Dr. Burhanettin Tezel'e bir kez sormuştum. Kalbi için acaba nasıl bir önlem alabilirdim? Burhan, "Olcay, bu işin hiçbir önlemi yok, bir gün aort patlar ve her şey biter" demişti.
Tabii o günden sonra gözüm ve kulağım hep annemde olmuştu. Gece kalkar karanlıkta yorganına bakardım. Yorgan eğer hareket halindeyse annem nefes alıyor demekti.
Eve geldiğimde ayak sesimden tanır ve ben zili çalmadan kapıyı açardı. Ama eğer o gün sokağa çıkmışsa eve gelmesini sabırsızlıkla beklerdim.
İş yerimden eve telefon eder, çarşıdan istediği bir şey var mı bahanesiyle durumunu öğrenirdim.
Görevim gereği yurtdışına bir toplantıya gidecek olsam, onu muhakkak ya Kasımpaşa Orduevi'ne, ya da İzmir Orduevi'ne gönderirdim. Benden önce gider, benden sonra gelirdi. Eğer bunu sağlayamazsam arkadaşlarım yokluğumu hissettirmemeye çalışırlardı.
***
CENTO Teşkilatında çalışıyordum. Bakanlar Konseyi Toplantısı 1978 yılının Nisan ayı sonlarında Londra'da yapılacaktı. Ben yola çıkmadan annemi İzmir Orduevi'ne gönderdim.
Ankara'dan birinci mevki yataklıya bindirdim. Dönüş için de eline gene birinci mevki yataklı bileti verdim. Dayımın oğlu Ünal (Maskar), karısı Ayşe ve oğulları Sadi İzmir'de yaşıyorlardı ve annemi çok seviyorlardı. Annem İzmir'e gittiğinde içim çok huzurlu oluyordu, çünkü Ayşe anneme çok iyi bakıyordu. Anneme tapıyordu.
Annemle kararlaştırdık. Ben, Londra'dan Ankara'ya geldikten birkaç gün sonra İzmir'e gidecektim. Sonra beraber Ankara'ya dönecektik.
***
Mayıs'ın ilk haftasında Ankara'ya geldim. İzmir'i aradım. Annemle konuştum. Hayatından çok memnundu. Beni bekliyordu. Beni yalnız o beklemiyordu. Bütün Orduevi bekliyordu. Söylemiyordu ama hissediyordum, herkese kızını anlatıyordu.
Biraz şakalaştık. Evet! Annem şaka bilen, şaka yapan ve şaka kaldıran bir insandı.
Ertesi günü gene telefon ettim. Biraz üşüttüğünü söyledi. Üşütmek için hangi yanlışı yaptığını sordum. O bir şey yapmamıştı. Ama çocuklar Orduevi'nin salonundaki kapıyı sık sık açıp kapattıkları için cereyanda kalmıştı.
Böyle diyordu.
Bir gün sonra tekrar aradım. Ateşi olduğunu söyledi. "Ünal derhal bir doktor çağırsın" dedim. Çağırmıştı. Doktor anneme ilaç vermişti. Ama annemin ateşi düşmemişti.
***
Ağabeyim İstanbul'daydı. Haber verdim. Ağabeyim, doktor, Ünal ve ben bir telefon ağı kurduk.
Tekrar aradığımda, "Ben gelmek istiyorum" dedi. "Gel" dedim.
İş yerimden eve telefon eder, çarşıdan istediği bir şey var mı bahanesiyle durumunu öğrenirdim.
Görevim gereği yurtdışına bir toplantıya gidecek olsam, onu muhakkak ya Kasımpaşa Orduevi'ne, ya da İzmir Orduevi'ne gönderirdim. Benden önce gider, benden sonra gelirdi. Eğer bunu sağlayamazsam arkadaşlarım yokluğumu hissettirmemeye çalışırlardı.
***
CENTO Teşkilatında çalışıyordum. Bakanlar Konseyi Toplantısı 1978 yılının Nisan ayı sonlarında Londra'da yapılacaktı. Ben yola çıkmadan annemi İzmir Orduevi'ne gönderdim.
Ankara'dan birinci mevki yataklıya bindirdim. Dönüş için de eline gene birinci mevki yataklı bileti verdim. Dayımın oğlu Ünal (Maskar), karısı Ayşe ve oğulları Sadi İzmir'de yaşıyorlardı ve annemi çok seviyorlardı. Annem İzmir'e gittiğinde içim çok huzurlu oluyordu, çünkü Ayşe anneme çok iyi bakıyordu. Anneme tapıyordu.
Annemle kararlaştırdık. Ben, Londra'dan Ankara'ya geldikten birkaç gün sonra İzmir'e gidecektim. Sonra beraber Ankara'ya dönecektik.
***
Mayıs'ın ilk haftasında Ankara'ya geldim. İzmir'i aradım. Annemle konuştum. Hayatından çok memnundu. Beni bekliyordu. Beni yalnız o beklemiyordu. Bütün Orduevi bekliyordu. Söylemiyordu ama hissediyordum, herkese kızını anlatıyordu.
Biraz şakalaştık. Evet! Annem şaka bilen, şaka yapan ve şaka kaldıran bir insandı.
Ertesi günü gene telefon ettim. Biraz üşüttüğünü söyledi. Üşütmek için hangi yanlışı yaptığını sordum. O bir şey yapmamıştı. Ama çocuklar Orduevi'nin salonundaki kapıyı sık sık açıp kapattıkları için cereyanda kalmıştı.
Böyle diyordu.
Bir gün sonra tekrar aradım. Ateşi olduğunu söyledi. "Ünal derhal bir doktor çağırsın" dedim. Çağırmıştı. Doktor anneme ilaç vermişti. Ama annemin ateşi düşmemişti.
***
Ağabeyim İstanbul'daydı. Haber verdim. Ağabeyim, doktor, Ünal ve ben bir telefon ağı kurduk.
Tekrar aradığımda, "Ben gelmek istiyorum" dedi. "Gel" dedim.
Hayatımda verdiğim en çabuk karardı, ama en doğru karar mıydı? Bilmiyorum.
"Ama sen İzmir'e gelecektin?" dedi. "Ziyanı yok. İlerde bir gün beraber gideriz" dedim.
Sevindi.
"Ankara'ya gelme kararına doktor ne diyor?" dedim. "Eğer sizi bir götüren olursa gidebilirsiniz diyor. Yarın akşam Ünal'la yataklıya bineceğiz. Ertesi sabah Ankara'da olacağız. Ünal aynı akşam İzmir'e dönecek" dedi.
"Peki" dedim.
***
12 Mayıs Cuma günü iş sonrası çarşıya çıktım. Diyebilirim ki çarşıyı eve taşıdım. Ünal sadece bir gün kalacaktı. Sabah kahvaltısı, öğle ve akşam yemekleri için hazırlık yapmalıydım. Sadece bir gün kalacak bir misafire nadide şeyler yedirmeliydim.
Ayrıca annem Orduevi'nde belki alışık olduğu şeyleri yememişti.
Peynirini Sakarya'daki Köroğlu Bakkaliyesi'nden, eti Bestekar'daki İstanbul Kasabı'ndan, tavuğu Tunalı Hilmi'deki tavukçudan aldım.
Ertesi güne bir iş bırakmak istemiyordum. Hatta cumartesi sabahları gitmeğe alışık olduğum berberime bile cuma gününden gittim.
***
Gece 23.00'de ağabeyim telefon etti. Ne yaptığımı sordu. Gün boyu yaptıklarımı anlattım. "Şimdi mutfaktayım, yarın için yemek pişiriyorum" dedim.
Ağabeyim, "Doktoru ile konuştum, iyi olduğunu söyledi" dedi.
İçimdeki soruyu yüksek sesle sordum. "Acaba doğru mu yapıyorduk. Annem hasta hasta yola çıkmalı mıydı?"
Ağabeyim doğru yaptığımızı söyledi. "Başka ne yapabilirdik?" dedi. "Evine gelmek istiyor."
***
Gecenin sessizliğinde evim gözüme çok güzel göründü.
Tekrar mutfağa döndüm.
Yemek pişirmeye devam ettim.
Keyifliydim.
Hani anlatırlar ya, "Günlerdir içimde bir sıkıntı vardı" veya, "Saat bilmem kaçtı, yüreğime bir ağırlık çöktü" ya da, "Bir gece önce şöyle bir rüya görmüştüm" gibi. Hayır. Aksine içimde bir hafiflik vardı. Annem geliyordu.
***
Ertesi sabah, 13 Mayıs cumartesi sabahı, erken kalktım. Cumartesi sabahları Elmas bize temizliğe gelirdi.
Elmas dünya güzeli bir insandı. Annemi çok seviyordu. Ve ona anası gibi davranıyordu. Annem de onu çok seviyordu. O temizlik yaparken annem arkasında dolaşır, ya bir şeker, ya da benzeri bir şeyi ona yedirirdi.
Elmas, Dikmen'de, Yukarı Öveççi'de otururdu. Sabahları öyle pek erken gelemezdi. Biz onu kahvaltıya beklerdik.
***
13 Mayıs Cumartesi sabahı, evden erken çıkacağım için, kahvaltı masasının üzerine not bıraktım ve annemi karşılamaya gittiğimi, gene her Cumartesi olduğu gibi, birlikte kahvaltı edeceğimizi yazdım.
***
İstasyonlar insanları birbirine kavuşturmaktan çok birbirlerinden ayırırlar.
Bunu çok dorukta yaşadığım için, iyi bilirim. Bu nedenle de tren istasyonlarını sevmem. Ayrıca tren istasyonları, nedense, yaz sıcağında bile soğuk olurlar. Hele o 13 Mayıs sabahı, Ankara Garı soğuk değil, çok soğuktu.
Tren göründü.
Pencerede Ünal'ı gördüm.
Annem yanında yoktu.
Hayret!
Annem, muhakkak, pencereye gelir; beni görünce, yanındakilere "İşte kızım" diye gösterirdi.
***
Ben, annem ne zaman pencereye çıkacak diye beklerken, trenin kapısından aşağıya inen insanlar sanki bana, "Başınız sağ olsun" dediler.
Bana mı dediler, yoksa bana mı öyle geldi?
O sırada yanıma bir bey geldi ve Gar Müdürü olduğunu, çok üzüldüğünü söyledi. Aynı anda iki adam ellerinde sedye ile trene bindi.
Ben şaşkın bir vaziyette ne olduğunu anlamaya çalışırken, annem üzerinde beyaz bir örtü ile aşağıya indirildi.
Ünal boynuma sarıldı.
***
Gece 24.00 gibi Ünal yatakları yaptırmış. Annem her zaman aldığı yarım uyku hapını almış. Ünal, sigara içmek için halasından müsaade istemiş. Koridora çıkmış. Sigarasını içmiş. Kompartımana dönmüş ve annemin öldüğünü görmüş.
Ben aşağı yukarı o saatlerde, içimde hiçbir sıkıntı hissetmeden, güzel evimin güzel mutfağında yemek pişiriyorum. Hatta içimde bir hafiflik var. Ne tuhaf.
***
Ünal ilgili memura haber vermiş.
Memur ilk istasyona durumu bildirmiş.
Tren o istasyonda durmuş.
Zabıt tutulmuş.
Ankara Garı'na haber verilmiş:
Trende ölü var.
***
Hep beraber Gar Müdürü'nün odasına doğru yürüdük. Annemi bagajların durduğu koridora koydular. Ve benden annemin üzerine örtmek için bir çarşaf istediler, çünkü kendi çarşaflarını alacaklardı.
Koridor çok soğuktu. O anda, Nazım Hikmet'in, Hiroşima'ya atılan atom bombası üzerine yazdığı, eski bir Harvard'lı öğrencinin düzenlemesini yaptığı ve Pete Seeger'ın seslendirdiği, şiiri hatırladım.
"Ama sen İzmir'e gelecektin?" dedi. "Ziyanı yok. İlerde bir gün beraber gideriz" dedim.
Sevindi.
"Ankara'ya gelme kararına doktor ne diyor?" dedim. "Eğer sizi bir götüren olursa gidebilirsiniz diyor. Yarın akşam Ünal'la yataklıya bineceğiz. Ertesi sabah Ankara'da olacağız. Ünal aynı akşam İzmir'e dönecek" dedi.
"Peki" dedim.
***
12 Mayıs Cuma günü iş sonrası çarşıya çıktım. Diyebilirim ki çarşıyı eve taşıdım. Ünal sadece bir gün kalacaktı. Sabah kahvaltısı, öğle ve akşam yemekleri için hazırlık yapmalıydım. Sadece bir gün kalacak bir misafire nadide şeyler yedirmeliydim.
Ayrıca annem Orduevi'nde belki alışık olduğu şeyleri yememişti.
Peynirini Sakarya'daki Köroğlu Bakkaliyesi'nden, eti Bestekar'daki İstanbul Kasabı'ndan, tavuğu Tunalı Hilmi'deki tavukçudan aldım.
Ertesi güne bir iş bırakmak istemiyordum. Hatta cumartesi sabahları gitmeğe alışık olduğum berberime bile cuma gününden gittim.
***
Gece 23.00'de ağabeyim telefon etti. Ne yaptığımı sordu. Gün boyu yaptıklarımı anlattım. "Şimdi mutfaktayım, yarın için yemek pişiriyorum" dedim.
Ağabeyim, "Doktoru ile konuştum, iyi olduğunu söyledi" dedi.
İçimdeki soruyu yüksek sesle sordum. "Acaba doğru mu yapıyorduk. Annem hasta hasta yola çıkmalı mıydı?"
Ağabeyim doğru yaptığımızı söyledi. "Başka ne yapabilirdik?" dedi. "Evine gelmek istiyor."
***
Gecenin sessizliğinde evim gözüme çok güzel göründü.
Tekrar mutfağa döndüm.
Yemek pişirmeye devam ettim.
Keyifliydim.
Hani anlatırlar ya, "Günlerdir içimde bir sıkıntı vardı" veya, "Saat bilmem kaçtı, yüreğime bir ağırlık çöktü" ya da, "Bir gece önce şöyle bir rüya görmüştüm" gibi. Hayır. Aksine içimde bir hafiflik vardı. Annem geliyordu.
***
Ertesi sabah, 13 Mayıs cumartesi sabahı, erken kalktım. Cumartesi sabahları Elmas bize temizliğe gelirdi.
Elmas dünya güzeli bir insandı. Annemi çok seviyordu. Ve ona anası gibi davranıyordu. Annem de onu çok seviyordu. O temizlik yaparken annem arkasında dolaşır, ya bir şeker, ya da benzeri bir şeyi ona yedirirdi.
Elmas, Dikmen'de, Yukarı Öveççi'de otururdu. Sabahları öyle pek erken gelemezdi. Biz onu kahvaltıya beklerdik.
***
13 Mayıs Cumartesi sabahı, evden erken çıkacağım için, kahvaltı masasının üzerine not bıraktım ve annemi karşılamaya gittiğimi, gene her Cumartesi olduğu gibi, birlikte kahvaltı edeceğimizi yazdım.
***
İstasyonlar insanları birbirine kavuşturmaktan çok birbirlerinden ayırırlar.
Bunu çok dorukta yaşadığım için, iyi bilirim. Bu nedenle de tren istasyonlarını sevmem. Ayrıca tren istasyonları, nedense, yaz sıcağında bile soğuk olurlar. Hele o 13 Mayıs sabahı, Ankara Garı soğuk değil, çok soğuktu.
Tren göründü.
Pencerede Ünal'ı gördüm.
Annem yanında yoktu.
Hayret!
Annem, muhakkak, pencereye gelir; beni görünce, yanındakilere "İşte kızım" diye gösterirdi.
***
Ben, annem ne zaman pencereye çıkacak diye beklerken, trenin kapısından aşağıya inen insanlar sanki bana, "Başınız sağ olsun" dediler.
Bana mı dediler, yoksa bana mı öyle geldi?
O sırada yanıma bir bey geldi ve Gar Müdürü olduğunu, çok üzüldüğünü söyledi. Aynı anda iki adam ellerinde sedye ile trene bindi.
Ben şaşkın bir vaziyette ne olduğunu anlamaya çalışırken, annem üzerinde beyaz bir örtü ile aşağıya indirildi.
Ünal boynuma sarıldı.
***
Gece 24.00 gibi Ünal yatakları yaptırmış. Annem her zaman aldığı yarım uyku hapını almış. Ünal, sigara içmek için halasından müsaade istemiş. Koridora çıkmış. Sigarasını içmiş. Kompartımana dönmüş ve annemin öldüğünü görmüş.
Ben aşağı yukarı o saatlerde, içimde hiçbir sıkıntı hissetmeden, güzel evimin güzel mutfağında yemek pişiriyorum. Hatta içimde bir hafiflik var. Ne tuhaf.
***
Ünal ilgili memura haber vermiş.
Memur ilk istasyona durumu bildirmiş.
Tren o istasyonda durmuş.
Zabıt tutulmuş.
Ankara Garı'na haber verilmiş:
Trende ölü var.
***
Hep beraber Gar Müdürü'nün odasına doğru yürüdük. Annemi bagajların durduğu koridora koydular. Ve benden annemin üzerine örtmek için bir çarşaf istediler, çünkü kendi çarşaflarını alacaklardı.
Koridor çok soğuktu. O anda, Nazım Hikmet'in, Hiroşima'ya atılan atom bombası üzerine yazdığı, eski bir Harvard'lı öğrencinin düzenlemesini yaptığı ve Pete Seeger'ın seslendirdiği, şiiri hatırladım.
I come and stand at every door
But none can hear my silent tread
I knock and yet remain unseen
But none can hear my silent tread
I knock and yet remain unseen
For I am dead
For I am dead
I am only seven
Although I died
In Hiroshima long ago
I'm seven now as I was then
When children die
They do not grow
My hair was scorched
By swirling flame
My eyes grew blind
Death came and turned by bones to dust
And that scattered by the wind
I need no fruit, I need no rice
I need no sweets nor even bread
I ask for nothing for myself
For I am dead, for I am dead
All that I ask
is that for peace
You fight today, you fight today
So that the children of this world
May live and grow and laugh and play
***
Evet! Ölüler büyümezler, meyve, pirinç hatta ekmek yemezler. Çünkü onlar ölüdürler.
Ama ben o soğuk koridorda ve esen rüzgarda, boylu boyunca sedyede yatan annemin, ölü de olsa, üşüyeceğini düşündüm.
Eve telefon ettim. Elmas'ı üzmemek için annemin öldüğünü söylemedim. Sadece annemin trenden biraz rahatsız indiğini, üşümemesi için benim yatağımda serili olan battaniyeyi alarak bir taksiye binmesini ve gara gelmesini söyledim.
Gar Müdürü, Gar Polisi ve diğer sorumlu personel bana olağanüstü nazik davrandılar. Çok yardım ettiler. Müdürün odasından İstanbul'a telefon ettim. Ağabeyime durumu bildirdim. Ertesi gün annemi gömeceğimi söyledim.
***
Annemde "ölü" fobisi vardı. Bunun bağlantısı olan tabut, cenaze arabası, cami, musalla taşı, imam ve hoca'dan uzak dururdu. Hatta çiçekçi dükkanına girmez ve eve çiçek getirilmesini istemezdi.
Bu saplantı benim doğumumla başlamış. Yoksa, kendi ifadesi ile, "misler gibi" bir kadınmış.
Annem bir gün, Üsküdar'da, evimizin yanındaki konakta ölen bir komşumuzun ailesine başsağlığı için gitmiş. O yıllarda, ölüler evde yıkanırmış. Çıkarken ölünün yıkandığı suya ayakkabısı değmiş ve eve döndükten sonra bastığı her yerin ölü suyu ile pislendiğini düşünmüş. Giderek bu pislik sadece Üsküdar'daki evle sınırlı kalmamış, onun indinde ayakla basılan her yer pis olmuş.
Annem bu saplantısından, tüm tedavilere karşın, ölene kadar kurtulamadı.
***
Annem bu durumunu hiç kimseye belli etmemek için çok özen gösterirdi. Hatta her gün görüştüğü dostları bile hissetmezdi diyebilirim. O sadece kendine eziyet ederdi. Doğal olarak, birlikte yaşadığımız için, bir de bana. Çünkü ben etrafa karşı annemi kollardım. Ve ben bunu aklımın ermeğe başladığı beş yaşımdan beri yapardım.
Annem öldüğünde ben elli yaşındaydım.
Yaşarken onun her arzusunu yerine getirmiş olan ben, öldükten sonra da onun her arzusunu yerine getirmeliyim diye düşündüm.
***
Ankara Garı'na bir özel cankurtaran çağırdım ve o geceyi geçirmesi için annemi Karşıyaka Mezarlığı'nın morguna götürdüm. Sonra Cebeci Mezarlığı'na gittim.
Anneannem 1942'de ölmüştü. Annemi anneannemin koynuna koymak istiyordum. İlgililerle konuştum. Gerekli hazırlıkları yapacaklarını söylediler.
Sonra hoca efendi ile görüştüm. Annemi cankurtaranla götürdüğüm Karşıyaka Mezarlığı'ndan gene cankurtaranla Cebeci Mezarlığı'na getirecektim. Acaba hoca efendi annemin namazını mezarının başında kılabilir miydi?
"Kılarım" dedi.
Huzur içinde eve döndüm.
Annem için ölüm ilanı vermedim. Hiç kimseye de haber vermedim. Çünkü annem, kural dışı gömülmek istiyordu. Bunu insanlara anlatmak çok zor olacaktı.
***
O gece Ünal'la beraber anılarımızı tazeledik.
When children die
They do not grow
My hair was scorched
By swirling flame
My eyes grew blind
Death came and turned by bones to dust
And that scattered by the wind
I need no fruit, I need no rice
I need no sweets nor even bread
I ask for nothing for myself
For I am dead, for I am dead
All that I ask
is that for peace
You fight today, you fight today
So that the children of this world
May live and grow and laugh and play
***
Evet! Ölüler büyümezler, meyve, pirinç hatta ekmek yemezler. Çünkü onlar ölüdürler.
Ama ben o soğuk koridorda ve esen rüzgarda, boylu boyunca sedyede yatan annemin, ölü de olsa, üşüyeceğini düşündüm.
Eve telefon ettim. Elmas'ı üzmemek için annemin öldüğünü söylemedim. Sadece annemin trenden biraz rahatsız indiğini, üşümemesi için benim yatağımda serili olan battaniyeyi alarak bir taksiye binmesini ve gara gelmesini söyledim.
Gar Müdürü, Gar Polisi ve diğer sorumlu personel bana olağanüstü nazik davrandılar. Çok yardım ettiler. Müdürün odasından İstanbul'a telefon ettim. Ağabeyime durumu bildirdim. Ertesi gün annemi gömeceğimi söyledim.
***
Annemde "ölü" fobisi vardı. Bunun bağlantısı olan tabut, cenaze arabası, cami, musalla taşı, imam ve hoca'dan uzak dururdu. Hatta çiçekçi dükkanına girmez ve eve çiçek getirilmesini istemezdi.
Bu saplantı benim doğumumla başlamış. Yoksa, kendi ifadesi ile, "misler gibi" bir kadınmış.
Annem bir gün, Üsküdar'da, evimizin yanındaki konakta ölen bir komşumuzun ailesine başsağlığı için gitmiş. O yıllarda, ölüler evde yıkanırmış. Çıkarken ölünün yıkandığı suya ayakkabısı değmiş ve eve döndükten sonra bastığı her yerin ölü suyu ile pislendiğini düşünmüş. Giderek bu pislik sadece Üsküdar'daki evle sınırlı kalmamış, onun indinde ayakla basılan her yer pis olmuş.
Annem bu saplantısından, tüm tedavilere karşın, ölene kadar kurtulamadı.
***
Annem bu durumunu hiç kimseye belli etmemek için çok özen gösterirdi. Hatta her gün görüştüğü dostları bile hissetmezdi diyebilirim. O sadece kendine eziyet ederdi. Doğal olarak, birlikte yaşadığımız için, bir de bana. Çünkü ben etrafa karşı annemi kollardım. Ve ben bunu aklımın ermeğe başladığı beş yaşımdan beri yapardım.
Annem öldüğünde ben elli yaşındaydım.
Yaşarken onun her arzusunu yerine getirmiş olan ben, öldükten sonra da onun her arzusunu yerine getirmeliyim diye düşündüm.
***
Ankara Garı'na bir özel cankurtaran çağırdım ve o geceyi geçirmesi için annemi Karşıyaka Mezarlığı'nın morguna götürdüm. Sonra Cebeci Mezarlığı'na gittim.
Anneannem 1942'de ölmüştü. Annemi anneannemin koynuna koymak istiyordum. İlgililerle konuştum. Gerekli hazırlıkları yapacaklarını söylediler.
Sonra hoca efendi ile görüştüm. Annemi cankurtaranla götürdüğüm Karşıyaka Mezarlığı'ndan gene cankurtaranla Cebeci Mezarlığı'na getirecektim. Acaba hoca efendi annemin namazını mezarının başında kılabilir miydi?
"Kılarım" dedi.
Huzur içinde eve döndüm.
Annem için ölüm ilanı vermedim. Hiç kimseye de haber vermedim. Çünkü annem, kural dışı gömülmek istiyordu. Bunu insanlara anlatmak çok zor olacaktı.
***
O gece Ünal'la beraber anılarımızı tazeledik.
Yatma zamanı gelince, Ünal'ı yakındaki bir otele gönderdim.
Beni yalnız bırakmak istemiyordu.
Ama ben yalnız kalmak istiyordum.
Evde tek başıma kalacak olursam korkacağımı düşünüyordu.
Hayır, korkmayacaktım.
"Hiç annem beni korkutur mu?" dedim.
Buna gerçekten çok inanıyordum.
Halbuki ben, annem İstanbul'a gittiği zaman evde tek başıma kalamayacak kadar korkak biri olduğum için annem gelene kadar dayımlarda kalırdım.
Beni yalnız bırakmak istemiyordu.
Ama ben yalnız kalmak istiyordum.
Evde tek başıma kalacak olursam korkacağımı düşünüyordu.
Hayır, korkmayacaktım.
"Hiç annem beni korkutur mu?" dedim.
Buna gerçekten çok inanıyordum.
Halbuki ben, annem İstanbul'a gittiği zaman evde tek başıma kalamayacak kadar korkak biri olduğum için annem gelene kadar dayımlarda kalırdım.
Ama o gece, hayatımda ilk defa, korkmadan, evde tek başıma yattım.
***
Ertesi sabah, 14 Mayıs Pazar sabahı, erken kalktım.
O gün Anneler Günü'ydü.
Ve annem, Anneler Günü'nde gömülecekti.
Ağabeyim çok sonra, "öyle bir günde gömüldü ki hiç unutulmayacak" dedi.
Annemin herhalde bir bildiği vardı.
***
Elmas ve kocası Kemal geldiler. Ünal da geldi. Hep beraber kahvaltı yaptık. Sonra gara gittik. Ağabeyim ve Üveis dayım yataklıyla geldiler. Teyzemin torunu Haluk'çuğum uçakla.
Orada buluştuk.
Annemi almak için, doğru Karşıyaka Mezarlığı'na gittik. Annemi yıkarlarken Elmas yanında durdu. Cankurtaran önde, biz arkada Cebeci Mezarlığı'na gittik.
Dr. Burhanettin Tezel bizi bekliyordu. Beni bir kenara çekti. Annemin vasiyetini açıkladı. Annem söylemişti, o not almıştı.
Evet! Annem aynen, benim yaptığım gibi, gömülmek istemişti. Tabutta taşınmadan, cenaze arabasına binmeden, musalla taşına konmadan, camiye girmeden, imama sürünmeden.
İkinci arzusu ise, deniz gören bir yere gömülmekti.
Ama bu isteğini yerine getirmek artık imkansızdı.
Annem, ya bu arzusunu Dr. Tezel'e değil bana söyleyecekti ya da Dr. Tezel, annemin bu arzusunu gömülürken değil yaşarken bana söyleyecekti ya da hiç mi hiç söylemeyecekti.
***
Eminim, annem çok sevdiği anasının koynunda yatmaktan memnundur. Çünkü, bana kızdığı bir gün, kıssadan hisse çıkarmam için, "ben bir kere bile, anamın önüne çarpık kesilmiş ekmek dilimi koymadım" demişti.
***
Hep beraber eve geldik.
Annem ve Ünal için pişirdiğim yemekleri sofraya koydum.
Yedik.
Yeniliyor.
***
Biraz sonra kapı çalındı. Açtım. Elinde "Anneler Günü" pastasıyla sevgili Varol (Özkoçak) kapıdaydı.
Varol'u annemle tanıştırmak için eve davet ettiğimde, İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nin son sınıfındaydı. Annem öldüğünde ise Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuruydu.
Birbirlerini çok severlerdi.
Hatta Varol benden çok annemle uyum içinde olduğunu söylerdi. O kadar ki, "beş yıl Londra'da yalnız 'Muhterem hanım' anlattım" demişti.
Sık sık da, "biz Muhterem Hanım'ın ekolünde yetiştik" derdi.
***
Pazartesi günü çıkmak kaydıyla, Cumhuriyet, Milliyet ve Hürriyet Gazetelerine ölüm ilanı verdik. Öldüğünü ve gömüldüğünü bildirdik. Dr. Burhanettin Tezel'e teşekkür ettik.
CENTO'dan izin aldım. On gün evde oturdum. Taziyeye gelenlere her gün taze kavurduğum irmik helvası ikram ettim.
Arkadaşlarım, bu acıyı biraz olsun unutmam için, bir yerlere gitmemi önerdiler.
"Hayır" dedim.
"İnsanın anası bir kez ölür.
Bu acıyı yaşamak lazım."
***
Annemin trende ölmüş olmasına çok üzülmüştüm. Bu kadının evi yok muydu da trende öldü diye ağlamıştım.
Çok sonra, annemi tüm boyutlarıyla tekrar, tekrar tahlil ettiğimde, bu ölüm tarzının aslında annem ve hatta benim için, en uygun ölüm biçimi olduğunu düşündüm.
Annem öldükten sonra birçok yeni insan tanıdım. Onların bazılarının annemi tanımasını çok isterdim.
***
Annem öldükten sonra ilk rüyayı Elmas gördü. İnanılmaz bir şey. Annem hayatının bazı bölümlerini Elmas'a uzun uzun anlatmıştı.
Yeniliyor.
***
Biraz sonra kapı çalındı. Açtım. Elinde "Anneler Günü" pastasıyla sevgili Varol (Özkoçak) kapıdaydı.
Varol'u annemle tanıştırmak için eve davet ettiğimde, İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nin son sınıfındaydı. Annem öldüğünde ise Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuruydu.
Birbirlerini çok severlerdi.
Hatta Varol benden çok annemle uyum içinde olduğunu söylerdi. O kadar ki, "beş yıl Londra'da yalnız 'Muhterem hanım' anlattım" demişti.
Sık sık da, "biz Muhterem Hanım'ın ekolünde yetiştik" derdi.
***
Pazartesi günü çıkmak kaydıyla, Cumhuriyet, Milliyet ve Hürriyet Gazetelerine ölüm ilanı verdik. Öldüğünü ve gömüldüğünü bildirdik. Dr. Burhanettin Tezel'e teşekkür ettik.
CENTO'dan izin aldım. On gün evde oturdum. Taziyeye gelenlere her gün taze kavurduğum irmik helvası ikram ettim.
Arkadaşlarım, bu acıyı biraz olsun unutmam için, bir yerlere gitmemi önerdiler.
"Hayır" dedim.
"İnsanın anası bir kez ölür.
Bu acıyı yaşamak lazım."
***
Annemin trende ölmüş olmasına çok üzülmüştüm. Bu kadının evi yok muydu da trende öldü diye ağlamıştım.
Çok sonra, annemi tüm boyutlarıyla tekrar, tekrar tahlil ettiğimde, bu ölüm tarzının aslında annem ve hatta benim için, en uygun ölüm biçimi olduğunu düşündüm.
Annem öldükten sonra birçok yeni insan tanıdım. Onların bazılarının annemi tanımasını çok isterdim.
***
Annem öldükten sonra ilk rüyayı Elmas gördü. İnanılmaz bir şey. Annem hayatının bazı bölümlerini Elmas'a uzun uzun anlatmıştı.
Annemi bir kez de abla (babamın ikinci eşi) rüyasında gördü.
Annem ondan su istedi.
Çok şaşırdım. Benden değil de ondan.
Acaba niçin diye çok düşündüm.
Sonra şöyle teselli buldum.
Abla, her namaz kılışında anneme dua okuduğunu söylerdi.
***
Evet! En başta ne demiştim? Evlatların tek sığınağı analarıdır.
Annemin ölümünden sonra çok büyük bir üzüntü yaşadım. Ağabeyim büyük bir haksızlığa uğradı. O günlerde hemen herkes annemin iyi ki vaktiyle öldüğünü, bu üzüntüye dayanamayacağını hatta bu yüzden ölebileceğini söyledi. Tabii annem çok üzülecekti, ama o güçlü bir kadındı. Ben ona sığınacaktım. O bana destek olacaktı.
Evlatlar kaç yaşlarına gelirlerse gelsinler başlarını koyacak bir ana dizini hep ararlar. Ben bu yaşta bile arıyorum.
***
Annemin çok dostu vardı. Ölümünden sonra çok güzel başsağlığı telefonları, telgrafları ve mektupları aldım. Arşivimde saklıyorum. Yalnız bunlardan bir tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum.
Kız kardeşim Meral'in ağabeyime gönderdiği bir mektup. Rahat okunması için bilgisayara aktarıyorum.
23 Mayıs 1978 Nürnberg
Sevgili ağabeyciğim,
Gönderdiğiniz gazeteyi açmadan evvel üzerine yazdığınız notu okudum.
Çok garip bir duygu doldu içime.
Hatırlar mısınız, ben çok küçükken, bir gün beni almaya gelmiştiniz. Alıp da teyzeme götürmüştünüz.
O günü düşündüm birden. Beyaz elbiseniz, pırıl pırıl sarı düğmeleriniz, omuzlarınızda sırmalar vardı. Yolda giderken elimden tutmuştunuz. Sevinçten uçmak istemiştim o gün. Öylesine gururlanmıştım ki, böyle olağanüstü bir ağabeyim olduğu için.
Yolda yürürken herkes bana gıpta ile bakıyor zannetmiştim.
Elimin tutulmasını küçükten beri sevmediğim halde siz elimi tutunca "Ah! Yol bitmese" diye geçirmiştim içimden.
Evden teyzemin ziyaretine gideceğimi söylemişlerdi. Ne garip çocukmuşum. Hiç sormak aklıma gelmemişti "kim bu teyze" diye.
Teyzemle karşılaştığımda akşam oluyordu galiba. Lambanın verdiği sarı renkli ışık altında koyu renk giysileri içinde iki ciddi hanımın benimle ilgilenmeleri yüreğimin kıvançtan büyüyüp kocaman olmasna sebep olmuştu. O kişilerden biri teyzem diğeri de cicianne idi. Pek gururlanmıştım böylesine ağırbaşlı insanların beni sevmesinden.
Daha sonraları teyzeme karşı başka duygularım gelişti. Teyzemi haksızlığa uğramış olarak görmeye babamı suçlamaya başladım. Evlilik üzerine ilk felsefi düşüncelerim de o zaman gelişti. Yanlış evlilikler, birbirine uymayan kişilikler - acaba birbirine uyan kişilik olur mu - evlilik doğru mu, yanlış mı, yoksa hiç evlenmemeli mi, gibi...
Ne garip, teyzem yok artık. Bana hiç de yok gibi gelmiyor. Tek fark artık bana eski Türkçe kart gönderen kimse kalmadı bu dünyada ...
Sizi sevgileriyle çok çok öpen
kardeşiniz.
(Meral)
P.S. Ağabeyciğim, yolunuz Almanya'ya düşerse nolur bana da gelin. Sizi çok özledim. Sizden Murat ve Mehmet'in resimlerini istemiştim. Göndermediniz.
![]() |
Annem, Yardım Sevenler Cemiyeti Nakış Atölyesi Müdiresi. Mevhibe İnönü'ye izahatta bulunuyor. |
![]() |
Annem, Ankara Palas'ta. Yardım Sevenler Cemiyeti'nin balosunda. Amiral Fahri Engin'in eşi Fahrünnisa Engin ile. |
![]() |
Annem, onun için yaptığım çorbayı içiyor. Sürahi, limonlar, çorba kasesi. Ah, resim de bir renkli olsaydı! |
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder