8 Nisan 2010 Perşembe

25.3.7 HEM TATİL HEM OKUL

OXFORD, 1968

Ankara'da İngilizcemi ilerletmek için önce Türk Amerikan Derneği'ne, sonra da İngiliz Kültür Heyeti'nin kurslarına gittim. Özel ders aldığım da oldu.

Aslında kolay dil öğrenen biri değilimdir.

Özel aldığım dersler içinde en renkli olanı, hiç tartışmasız, Rahşan Ecevit'ten aldığım derstir.

Bülent ve Rahşan Ecevit, Ziya Gökalp’ten Selanik Caddesi’ne sapınca sağ koldaki ikinci veya üçüncü apartımanın çatı katında oturuyorlardı.

Kitaplarla dolu, çok sade döşenmiş, ama çok kişiliği olan bir evdi.

Derse başlamadan önce, Rahşan hanım bana Bülent beyin ya en son yazdığı şiirini, ya da en son çevirdiği bir şiiri okurdu.

Çok saygılı, çok sevgili bir ilişki içinde oldukları daha ilk bakışta belli oluyurdu.

Çok alçak gönüllü insanlardı.

Bülent bey Ulus Gazetesi'nde çalışıyordu.

***
Kısa bir süre sonra Bahçelievler'e taşındılar.

Yeni evlerine ilk gittiğim gün, ben kapıdan içeri girerken Bülent bey dışarı çıkıyordu.

Elinde sefertası vardı.

Rahşan hanım müjdeyi verdi. Bülent bey Gece Sekreteri olmuştu. Bu hem rütbesi yükselmiş hem de maaşı artmış demekti.

Artık pencerelerine perdelik kumaş alabilirlerdi.

Bazen, keşke hayatları hep o günlerde olduğu gibi sürseydi, sürebilseydi diye düşünürüm.

Ama mümkün mü?

***
Bunu yalnız onlar için değil, kendimiz için de düşündüğüm zamanlar oldu.

Örneğin, yaz tatillerinde ağabeyimle Üsküdar'a cicianneme (Refika teyzem) giderdik. Ağabeyim Askeri Tıbbiye'de öğrenci, ben çiçeği burnunda bir memur.

Dolunayın olduğu bir gece üçümüz evde otururken, ciciannem içimizdeki kıpırtıyı hissetmiş olmalı ki, "Hadi, Üsküdar İskelesi'nden arabalı vapura binin, Kabataş'a gidin, sonra aynı vapurla geri gelin" dedi.

İstanbul'da dolunayı seyredecek ne kadar çok yer vardı. Ama ciciannem kesemize göre bir yol çizmişti.

Ciciannemin dediğini aynen yaptık.

Ayın gümüş gibi parlattığı o sularda, arabalı vapurun güvertesinde, bir o kıyıya, bir bu kıyıya gidip - geldik.

***
İngilizcem fena sayılmazdı. Ama ben yurtdışında bir yaz okuluna gitmek ve İngilizcemi daha iyi bir hale getirmek istiyordum.

Bilenlere sordum, bana Sir Pitman School of English'i tavsiye ettiler.

Londra'daki Dışişleri Bakanları Toplantısı bitince, okula gittim. Müdürle görüştüm. Parayı yatırdım.

İki koşulum vardı. Yurtta değil, pansiyonda kalmak istiyordum, bir. İyi İngilizce konuşan bir evsahibi istiyordum, iki.

Okul Müdürü, herşeyi çok iyi anlıyordu da benim niçin Oxford'u seçtiğimi bir türlü anlayamıyordu. Çünkü şimdiye kadar Londra dışında kurs yapmak isteyen bir Türk'e hiç rastlamamıştı.

Anlaşmaya göre, sabah kahvaltısı ile akşam yemeğini pansiyon sahibi ile beraber yiyecektim.

O zaman bir şartım daha vardı. Savaş görmüş biri olmamalıydı. Acılı şeyler konuşmak istemiyordum. Çünkü bu benim aynı zamanda tatilim olacaktı.

***
Kurs, 3 Ağustos'ta başlayacaktı.

1963'de olduğu gibi, Sirkeci / Münih / Ostend / Dover üzerinden Londra'ya gidecektim. Trenden Victoria İstasyonu'nda inecek. elimde bavullarım olduğu halde metroya binecek, Peddington Gar'ına koşacak, Oxford'a giden ilk treni yakalayacak, saat tam 18.00'de Holyway Street'teki pansiyonun zilini çalacak, kapıyı açacak olan hanıma, "ben geldim" diyecektim.

Çünkü, anlaşmamıza göre, Mrs.Hall bana akşam yemeğini, her akşam, saat 18.00'de verecekti.

Doğal olarak, üç günlük, uzun bir tren yolculuğundan sonra, sıcak bir yemek, örneğin bir çorba, bana iyi gelecekti.

***
Saat tam 18.00'de Mrs. Hall'ün kapısını çaldım.

Genç bir hanım kapıyı açtı, bavullarımı aldı ve sefertası gibi bir binanın en üst katına çıkardı. Elimi - yüzü yakadım, hemen aşağı indim.

Tabii hediyelerimle. Türkiye haritası, Türk Bayrağı, Türkiye ile ilgili broşürler, bir kutu lokum ve çerçevelenmiş eski bir eser.

Daha başka şeyler de var ama, sırası geldikçe vereceğim.

Mrs.Hall beni ayakta karşıladı.

Sofra kurulu, bekliyordu.

Oturduk.

Mrs. Hall, tabağıma yemeğimi koydu sonra bana baktı, "Türkler yerde yemek yerlermiş" dedi.

Ölür müsün, öldürür müsün.

Kaç bin kilometrelik yoldan henüz gelmişim.

Önce biraz hoşbeş edelim.

Ağız tadı ile yemeğimizi yiyelim.

Sonra sen sor ben anlatayım.

Ayrıca görüyor ki, hiç tereddüt etmeden sofraya oturmuşum. Batı usullerine göre, hiç zorlanmadan çatalı, bıçağı elime almışım.

Acelen ne?

Merak kediyi öldürürmüş.

Aman Mrs. Hall sakın sen ölme.

***
O yıllarda medya bugünkü boyutlarda değil, ama insanlar geziyorlar, görüyorlar, birbirlerine anlatıyorlar. Kimseden birşey saklamanın alemi yok. Milliyetçiliğin de sırası değil. Yalana - dolana ne gerek var. Gerçekçi ol. Sen nasıl olsa bu kadını hizaya getirirsin, ama şimdi sırası değil.

En yumuşak ses tonumla, "Köylerde evet, ama şehirlerde hayır" dedim.

"Amerikalı bir profesör söyledi." dedi.

Zavallı kadıncağız, Amerikalı profesörden alınca kara haberi, anlaşılan bir sarsıntı geçirmiş. Acaba yere mi sersem sofrayı, yoksa masayı mı hazırlasam diye. Anlaşılan sonunda, ister yesin ister yemesin, ben bildiğimi okurum demiş ve masada karar kılmış.

***
Tabii söylemeye gerek yok, kısa bir süre sonra ben Mrs. Hall'ün kanına girdim. Çok iyi dost olduk. O kadar iyi dost olduk ki beni iki kere tiyatroya götürdü.

Biliyorsunuz, Londra'da bir oyun sahneye çıkmadan önce, bir süre, taşrada oynuyor.

Mrs.Hall beyaz eldivenlerini giydi, inci kolyesini taktı, başına küçük şapkasını geçirdi, bir taksi çağırdı. O gece beni Oxford'un eşrafı ile tanıştırdı.

Bir keresinde de Avusturya'dan gelecek bir profesöre olan kızgınlığını bana anlatırken, "geleceği gün ve saati bana bildirmeliydi" dedi. Sonra biraz durdu, "sizin yaptığınız gibi" dedi.

***
Her akşam yemek öncesi yanındaki koltuğa oturur o gün okulda neler yaptığımı anlatırdım.

Beni ilgi ile dinlerdi.

Bir kere de okulun düzenleyeceği çaylı bir toplantıdan söz etmiştim. "Tabii siz gitmeyeceksiniz" dedi. Aslında gidecektim. Fakat Mrs.Hall öyle bir tonda söyledi ki, "gideceğim" diyemedim.

Aile içinde de, aile dışında da hep böyle olmuştur. İnsanlar sizi bir yere oturturlar ve hep orada görmek isterler.

***
Birgün, İngilizcesinin çok güzel olduğunu söyledim.

Tabii güzel olacaktı, çünkü babası Westminster Abbey'in çan çalıcısıydı.

Bunu öyle bir eda ile söylemişti ki sanki Westminster Abbey'in başpiskoposuydu.

O Kraliçe ile aynı caddenin iki ayrı yakasında oturmuştu. 

Kraliçe ne kadar güzel İngilizce konuşuyorsa, o da o kadar güzel konuşacaktı.

***
Çok güzel çay yapıyordu. "Ah! bu Oxford'un suyuna çay uydurmak için ne kadar çok çay değiştirdim" demişti.

Ondan öğrendim çayda suyun önemini.

1980'lerde, Bodrum'da, Hüseyin (Kocaman) ustanın evinde, yağmur suyundan yapılmış çayı içerken Mrs. Hall'ün kulaklarını çınlatmıştım.

Ama çayda yalnız suyun değil daha pek çok şeyin önemini Stephan Reiertz'in yazdığı, Almanca aslından Mustafa Tüzel'in çevirdiği ve Dost Kitabevi'nin 1999 yılında yayınladığı "Çayın Kültür Tarihi" kitabını okurken öğrenecektim.

Mrs. Hall, Fransızlara çayın nasıl yapılacağını öğretmiş olmaktan gurur duyardı. Paris'teki LaFayette, İngiltere'den eğitimciler getirtmişti, gencecik Mrs.Hall de o grubun içindeydi.

***
İlk gece yemeğimizi bitirdikten sonra, ertesi akşam bana yemek veremeyeceğini söyledi. Çünkü kursun Londra'daki Müdürü ile yaptığı anlaşmada sadece kahvaltı vereceği yazılıydı.

Ertesi günü bunu halledeceğimi söyledim ve odama çıktım.

Holywell Street belki bin yıllık bir caddeydi. O caddedeki binalar da en az o kadar eskiydi. Mrs.Hall de neredeyse onlar kadar yaşlıydı. Anneme, "burada kendimi çok genç hissediyorum" diye yazmıştım.

Bildiğiniz gibi bu eski binalara dışarıdan tek bir çivi bile çakılmıyor. Ama içeride istediğiniz değişikliği yapabiliyorsunuz.

Pansiyonun en üst iki katı bana aitti. Alt katta yatak odası ve banyo vardı. Üst katta çalışma odası.

Çalışma odamın penceresinden Oxford'un görkemli binaları gözüküyordu.

***
Ertesi sabah Mrs.Hall ile kahvaltımızı yaptık ve ben okula gittim.

Dünyanın her tarafından gelmiş yüzlerce insan.

Her cinsten ve kültürden ve de yaştan.

Çoğunluk lise ve üniversite öğrencisiydi.

Ben yaşta pek kimse yoktu.

Ne zordur, insanın kendinden küçüklerle yarışması.

***
Okulun Müdürü ile görüştüm. Mrs. Hall'ün elindeki kağıda göre bana akşam yemeği veremeyeceğini ama benim elimdeki kağıda göre de vermesi gerektiğini anlattım. Müdür beni haklı buldu. Londra'yı arayacağını ve bu işi kesinlikle halledeceğini, ama o akşam aç kalmamam için okulun davetlisi olarak beni yemeğe götüreceğini, ertesi günü de herşeyin normale döneceğini söyledi.

Hem bu izahattan hem de akşam birlikte yemek yiyecek olmamızdan çok memnun oldum.

Çünkü Müdür çok yakışıklıydı.

Herkes sınıf tayini için imtihan olacaktı.

Kural böyleydi.

Ama, benim imtihan olmama gerek yoktu, çünkü derdimi iyi anlatıyordum.

Müdür bey böyle söylüyordu. Ben doğrudan son sınıfa girecektim.

***
Günde beş saat ders vardı. İki saat öğleden önce, üç saat öğleden sonra.

Öğleden önce ilk derse Mr.Scott Hutchinson geliyordu. Kışın üniversitede İç Möble ve Dış Mimari okutuyordu. Karısı yaz kursları almasını istemiyordu, ama o seviyordu. Dünyanın her tarafından gelen insanlarla birlikte olmak ilgisini çekiyordu. Hepimizden birer resim istedi. Defterine yapıştırdı. Hatırlaması kolay olacaktı.

28 gün boyunca, her gün, bir başka konuyu işledi.

Olağanüstüydü.

Bazı günler, ders sonrası, konferanslar veriyordu. O zaman karısı slayd göstererek kocasına yardmcı oluyordu.

Mr. Hutchinson, sakattı. Çirkindi. Ama çok etkileyiciydi.


Mr. Hutchinson
***
İlk üç gün sınıfta kimse ile ahbaplık kurmadım. En iyi İngilizce konuşanı seçmek istiyordum. Sonunda, 21 yaşındaki Yunanlı Miss Tassapulo (söylenişi böyle, yazılışı nasıl bilmiyorum) ile arkadaş oldum. Atina Üniversitesi'nde Sanat Tarihi okuyordu.

Okuldan çıkınca, Thames nehri boyunca yürürdük. Ve pek çok şey konuşurduk.

Bir gün bana, "bir Türk kadınıyla dostluk kuracağım hiç aklıma gelmezdi" dedi. Halbuki benim hiç böyle bir ön yargım yoktu. Çünkü öyle eğitilmemiştim.

***
Hafta sonları bizi civardaki ilginç yerlere götürüyorlardı. Bu geziler sırasında kurstan bir öğretmen bize rehberlik yapıyordu.

Gördüklerim: Wilton House (Salisbury), Salisbury Cathedral, Stone Henge, Stratford - Upon - Avon, Winchester Cathedral, Isle of Wight, Bristol, Bath, Wells Cathedral, Clifton Suspension Bridge, St.Mary Redcliffe Church, Severn Bridge.

İngiltere'de soylu ailelere ait o görkemli eski binaları, ekonomik nedenlerden, artık o aileler yaşatamayınca, ölüme terketmemek için, National Trust dedikleri vakıflar yönetiyordu. Aileler o binaların küçük bir köşesinde oturmaya devam ediyor, geri kalan kısım ise halka açılıyordu.

Doğrusu bu durum bana biraz incitici gelmişti. "Ama" diyorlardı, "onlar orada yaşamaya alışmışlar, orayı terk edip başka yerlere gidemezler. "

***
12 Ağustos gecesi, Stratford - Upon - Avon'da, King Lear'i seyrettik. Shakespeare Theatre'da. Broşürün kapağında, "The 109th season of plays by William Shakespeare: April to December 1968" yazıyor.

King Lear'i Eric Porter, Cordelia'yı Diane Fletcher oynayacakmış. Birinci perde iki saat on dakika, ikinci perde takriben bir saat onbeş dakika sürecekmiş. Sadece bir kez, onbeş dakikalık bir ara verilecekmiş.

Broşürde böyle yazıyordu.

***
Bir başka hafta sonu da Isle of Wight'a gittik.

Isle of Wight, İngiltere'nin güneyinde bir adacık. Portsmounth'a kadar trenle gittik. Sonra gemiye bindik.

Hovercraft'ı ilk kez orada gördüm.

Adaya vardığımızda hava kapalıydı. Limanın hemen yanında bir plaj vardı. İnsanlar ıslak kumların üzerine uzanmış, olmayan güneşin altında, güneşleniyorlardı.

Ada çok şık binalarla doluydu.

1997'de, "Sinema Günleri" nedeniyle İstanbul'a gelen Greenaway meğer Isle of Wight'da yaşıyormuş.

***
En son gezimizi 24 Ağustos günü yaptık. Bristol, Bath ve civardaki diğer yerleri gezdik. Bath'ın güzelliğini unutamıyorum. Biblo gibi bir şehirdi.

O gün otobüsümüz, her zaman olduğu gibi, okulun bahçesinden hareket etti. Ama otobüste rehber öğretmen yoktu. Biraz yadırgadım.

Ben, en arkaya yakın bir yerde, pencere önünde, tek başıma oturuyordum ve dışarısını seyrediyordum.

Yarım saat kadar sonra otobüs bir yerde durdu.

Mr. Hutchinson ve karısı yolun kenarında bekliyorlardı. Mr. Hutchinson, karısının yardımı ile otobüse bindi. Sonra ona elini salladı.

Otobüs hareket etti.

Mr. Hutchinson herkesi selamladı. Sonra otobüsün koridorunda yürümeğe başladı.

Yürüdü.

Yürüdü.

Geldi, yanıma oturdu.

***
Mr. Hutchinson beni merak ediyordu. Ben de onu merak ediyordum. Onu çok bilgili ve çok kültürlü buluyordum. Ve onun karısını kıskanıyordum. Onun karısı ancak ben olabilirdim.

Fakat zamanla kendime sormaya başladım.

Kim ona bu bilgi ve kültürü kazanması için gerekli olan ortamı sağladı?

Kim onun rahat çalışabilmesi için ihtiyacı olan sessizliği, huzur ve özgürlüğü verdi?

Kim onun sofrasını her gün aynı saatte kurdu?
"Evet!" diyordu Mr. Hutchinson, "çok haklısınız, eğer karım olmasaydı, ben bugün sizin yanınızda oturuyor olmayacaktım."

Büyük bir kaza geçirmişti. Ayağının birini kaybetme tehlikesi vardı. Ama o zamanki kız arkadaşı, yani şimdiki karısı ona aylarca bakmış, hem maddi, hem manevi destek olmuştu. Bugün de aynı desteği sürdürüyordu.

"Evet! evet! dediğiniz gibi, her gün saat 12'de yemeğimizi yeriz. Tam 30 yıldır."

***
Okula gittiğim yolun üzerinde çok şık bir mağaza vardı. Günde iki kez önünde durur vitrinini seyrederdim. Yalnız pahalı bir mağazaydı. Ama bir gün küçük bir şey alma bahanesiyle için girdim.

Tam çıkacaktım söylemeden edemedim.

"Mağazanız Oxford'un en şık mağazası" dedim.

"Madame, bu mağaza 95 yıllık" dedi.

Blackwell's de, 1968 yılında, 75 yıllık bir kitapçı dükkanıydı Oxford'da.

***
Kurs Bitti.

Yol hazırlığı başladı.

Her ayrılık zordu.

***
Türkiye'ye dönünce Mrs.Hall'e uzun bir mektup yazdım.

Noel'de bana cevap verdi.

Dörde katlanmış bir kağıdın bir yüzüne bahçesinin resmini koymuştu.

Diğer sayfaya ise el yazısı ile bir kaç satır yazmıştı. "Seni düşünüyorum. Keyifle. Seninle ilgili düşüncelerim bu evde benimle yaşıyor" diyordu.

***
Londra'da Tate Galery'de Hanry Moore'un sergisi vardı.

Koşa koşa gittim.
Nefes nefese gezdim.

İlk kez Henry Moore'un yapıtlarını görüyordum.

Büyülenmiştim.

***
Aynı gece Royal Albert Hall'de, BBC'nin sunduğu, Henry Wood Promenade konserlerinin, 74'üncüsü vardı. Balkonun üçüncü sırasında oturduğum için aşağısını görebiliyordum. Orkestranın bulunduğu yerdeki alanda insanlar hem konseri dinliyor hem de geziniyorlardı. Adı üstünde "Promenade" konser.

O gece yalnız Haydn çaldılar.

Yıllar yıllar sonra Cumhuriyet Gazetesi'nde ( 07 Eylül 2011) YASEMİN KANDEMİROĞLU'nun bir yazısını okudum. BBC Proms 117 yıldır ayakta.

Yazıdan küçük bir kısmı aşağıya alıyorum:

"...Proms sözcüğü İngilizcede ayakta izlenen konser anlamına gelen Promenade Concerts'ın kısaltılması. 117 yıl önce "Mr.Robert Newman's Promenade Concerts adıyla düzenlenen konserler o zaman yeni inşa edilmiş Queen's Hall'da gerçekleşiyormuş. Yönetici Mr.Newman, insanların dikkatini etkinliklerine çekmek için popüler programları ucuz biletler ve gündelik kıyafetle gelmenin göze batmayacağı rahat bir atmosferle birleştirmiş. Konserlerde yemek yemek ve sigara içmek serbestmiş. Gecelik konser bileti 5 peni iken, sezonluk kombine bileti 1.05 sterlinmiş.

BBC 1930'da etkinlikleri desteklemeye başlasa da II. Dünya Savaşı'nın patlak vermesiyle desteğini kesmek zorunda kalmış. Queen's Hall savaş sırasında tahrip olunca konserler Royal Albert Hall'a taşınmış. Savaşın bitmesiyle BBC konserleri yeniden desteklemeye ve programa yenilikler getirmeye başlamış..."

Bu yazı beni ne kadar mutlu etti bilemezsiniz. Öğrenmenin sonu yok.

***
31 Ağustos günü Victoria İstasyonu’na geldim.

Venedik üzerinden İstanbul'a dönecektim.

Çok şık giyinmiştim.

Bavullarım da çok şıktı.

Hamal yığınla yolcu arasından beni seçmişti. 

Çünkü ben çok şıktım.

Vagon numaramı sordu.

Yer ayırtmadığımı söyledim.
Hiç önemi yoktu.

Çünkü ben çok şıktım.

En yakın vagona götürdü beni ve kondüktöre teslim ederken, "Yer numarası yok" dedi.

Kondüktör bana şöyle bir baktı.

Beni beğendi.

O beğeni ile sordu,

"Fransız mısınız?"

Kırıtarak "hayır" dedim.

"İtalyan?"

Biraz daha kırıttım.

“Hayır” dedim.

"İspanyol mu?" dedi.

Hayır, Türküm" dedim.

Kondüktör, biletimi geri verdi. "Numarasız vagonlar en arkada" dedi.

Hamal çoktan gitmişti.

Elimde iki bavul, en arka vagona yürüdüm.

Mrs. Hall, Holywell Sokağı'ndaki evinin bahçesinde.

Holywell Sokağı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder