7 Haziran 2007 Perşembe

37.52 POZİTİF EĞİTİM

(07 HAZİRAN 2007)

Her zaman olduğu gibi gene bugünlerde en çok Eğitimkonusu üzerinde duruyorum. Birçok nedeni var. Önde geleni, Abbas Güçlü’nün Pazar akşamları CNN TÜRK’te yaptığı Pozitif Eğitim(*) programı. Bu programın içinde “dersinize çalıştınız mı ?” diye bir bölüm var. Örneğin, TV muhabiri sokaktaki öğrencilere,

Türkiye’nin yönetim şekli nedir?
Bir ilin en yüksek mülki amiri kimdir?
Bilecik hangi bölgemizdedir?
18 Mart neyi hatırlatıyor? (ki bu sorunun sorulduğu gün 18 Mart’tı)
TBMM hangi tarihte açıldı?
İskandinav ülkeleri hangileridir?

gibi çeşitli sorular soruyor.

Sorular daha çok ama ben buraya birkaç tanesini aldım.

İnanmayacaksınız.
Bu öğrenciler bu soruların cevaplarını bilemediler.
İşin acıklı tarafı bilemedikleri için de hiç utanmadılar.
Hatta gülüştüler. Şımarıklık yaptılar.

Bunlar orta okul hatta lise öğrencileri. Bu hükme görüntülerinden varıyorum.

Peki bu çocuklara okulda ne öğretiliyor ?

Bize coğrafya dersinde değil Bilecik’in hangi bölgemizde olduğu, İtalya’daki Po Ovası’nı bile sorarlardı.

Yurtdaşlık Bilgisi diye de bir dersimiz vardı. O sayede Türkiye’nin yönetim şeklinin ne olduğunu, bir ilin en yüksek mülki amirinin kim olduğunu öğrenirdik.

Gerçekten merak ediyorum, bu çocuklara okulda ne öğretiliyor.
Hani neredeyse okulun birine gidip, sınıflarına girip, derslerini izleyeceğim.

Bu çocuklar, bu bilgisizliklerine karşın, sınıflarını geçecekler. Mezun olacaklar. Üniversiteyi bitirecekler. Yüksek lisanas ve master yapacaklar. Hatta Profesör olacaklar. Çünkü sistem onlara bu olanağı sağlayacak.

Ama hep cahil kalacaklar.

Bilgi yarışmalarını izliyor musunuz ?

Bu yarışmalara koca koca insanlar katılıyor. Hepsi meslek sahibi. Öğretmenler de var. Üniversite öğrencileri de. Emekliler de.

Çoğu genel kültürden yoksun.

Tabii kültür okulda öğrenilmiyor. Büyük emeklerle kazanılıyor.

***

Biz edebiyat matinelerine, şiir gecelerine, üniversitelerarası münazaralara giderdik.

Devlet Tiyatrolarının oyunlarını, Meydan Sahnesi, Ankara Sanat Tiyatrosu (AST) gibi özel tiyatroların gösterilerini hiç kaçırmazdık.

O yıllarda yabancı filmler ancak birkaç yıl sonra gelirdi Türkiye’ye. Biz kültür merkezlerinin faaliyetlerinden yararlanırdık. Örneğin Fransız Kültür Merkezi’nde Sinematek kurulmuştu. Ingmar Bergman'ın "Sessizlik" filmini seyrettiğimizde tokat yemişe dönmüştük.

Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın haftalık konserlerine giderdik.

Resim sergilerini gezerdik. O yıllarda Ankara’da çok az galeri vardı ve dolayısıyla çok az resim sergisi açılırdı.

Orhan Peker’in bir sergisini hatırlıyorum. Yalnız İtfaiyecileri resmetmişti. Birbirinin hemen hemen tıpkı eşi itfaiyeciler... Arkadaşlarımla gitmiştim. Alışık değildik öyle resimler görmeye. Gülmüştük.  Orhan Peker sonra yalnız atları sergiledi. Daha sonra yalnız horozları. Artık gülmüyorduk.

Çoğu şeyi geze geze, göre göre, izleye izleye öğrendik.

Çok okurduk. Kitap, dergi, gazete.

Hemen herşeye ilgi duyardık.

“Akis” gibi haftalık siyasi dergileri de okurduk. Zaten Ankara’da oturanlar için siyasetin dışında kalmak olanaksızdı.

Zamanımızı hiç boşa harcamazdık.

Yalnız Frank Sinatra ve benzerlerini değil, Zülfü Livaneli, Rahmi Saltuk, Ruhi Su ve Feyzullah Çınar’ın da plaklarını dinlerdik

Arkadaşlarımızı da kendimiz gibi olanlardan seçerdik. Bildiklerimizi paylaşarak daha çok bilgi sahibi olmak için.

Sanılmasın ki yalnız bunları yapardık. Flört de ederdik, baloya da giderdik, İntim, Süreyya gibi saygın gece kulüplerinde, sabaha kadar, dans da ederdik. Ağabeyimin erkek arkadaşları ve benim kız arkadaşlarımla birlikte piknikler düzenlerdik. O yılarda Ankara’da Atatürk Orman Çiftliği ile Çubuk Barajı piknik alanlarıydı.

***

Zeynep Oral 20 Mayıs 2007 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde, Öğrenci Mektupları başlıklı yazısında çok önemli noktalara değiniyor.

“Bir ders yılının daha sonuna yaklaştığımızı ben nereden anlıyorum biliyor musunuz? Elektronik posta kutuma dolan öğrenci mektuplarından ...

‘Öğretmenlerimiz yıl sonu ödevi olarak’ diye başlıyor hepsi ve sonra istekler dilekler faslı ... Mektupların kimi dilek kipinde, kimi emir.

Brecht üzerine ödev hazırlıyorm, bana bilgi yollar mısınız ?

Yıl sonu ödevim için Patagonya hakkında bilgiye ihtiyacım var. Elinizdeki bilgi ve belgeleri yollar msınız ?

Öğretmenimiz “Türkiye’de Kadın” konusunda yazı istedi. İki daktilo sayfasını geçmesin. Çok acil yardımlarınızı bekliyorum.

Sınavda köşe yazısı yazmamız istenecek. Bana bir köşe yazısı gönderebilir misiniz? Daha önce yayınlanmamış olsun.

***

En çok, bu gençler ödevlerini benim yapmamı mı bekliyorlar diye şaşıyorum...

Sonra, madem elektronik ortamı kullanıyorlar, nasıl olur da, aradıkları, istedikleri her konuda internetten yararlanabileceklerini bilmezler diye şaşıyorum...

O elektronik ortamda sonsuz bir bilgi, belge, arşiv ve kaynak olduğunun farkında değiller mi?

Orada ‘arama’ yapmak akıllarına gelmiyor mu?

Kolaycılık mı ? Hazıra konmak mı? ...... “

***

Ben hem kolaycılık hem hazıra konmak diyorum. Ve bu, ne yazık ki, ebeveyinler tarafndan çocuklara şırınga ediliyor.

Örneğin, İngiliz komşum ilkokula giden oğlunun matematik sorularını yanıtlamak için benden yardım istemişti. Ben soruyu İngilizce anlatıyordum, o problemi çözüyordu. Biz bu çok zor işin üstesinden gelmeye çalışırken oğlu sırt üstü yere yatmış televizyonda çizgi film seyrediyordu.

Böylece çocuk daha küçük yaşta kolaycılığı ve hazıra konmayı öğreniyordu. Yaşam boyu bundan yararlanacak, insanları kullanacaktı.

Çünkü o artık bir kolaycılık ve hazıra konma bağımlısıydı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder