Amsterdam, 1 - 4 Ağustos 1967.
Arkadaşımla çok şık giyindik. Elimize küçük birer çanta aldık ve Köln şehrinin, bizi Amsterdam'a götürecek karayolu üzerinde, beklemeye başladık.
İlk kez otostop yapacaktım. Nasıl bir şey olduğunu merak ediyordum. Çok heyecan verici buldum.
Yalnız başarı şansı yüzde kaç bilmiyorum. Nitekim dönüş yolunda başarılı olamadık.
Trene bindik. Üzüldüm.
***
Avrupa'da, köyler, kasabalar birbirlerine çok yakın olduğundan işaret verdiğiniz arabanın sürücüsü eğer ilk sapaktan hemen sapacaksa sizi almıyor.
Bayan sürücü hiç durmuyor.
Karı-koca belki.
Sevgililer asla.
Tek başına giden bir erkek sürücüden ümitlenebilirsiniz.
***
Arkadaşım ve ben sadece şık değil, aynı zamanda hoştuk.
O sarışın, ben esmer.
İşareti ben veriyordum.
Ben sürücünün yanına, arkadaşım arkaya oturuyordu ve arabaya biner binmez sohbet başlıyordu. Ben İngilizce konuşuyordum. Arkadaşım üç dil biliyordu.
İlgilerini çekiyorduk.
Hatta bir tanesi, sırf bizimle biraz daha beraber olmak için, 200 km. fazla yol yaptı ve buna arkadaşım çok şaştı. Çünkü bu hiç alışılmış bir şey değilmiş.
***
Köln, Aachen, Liege, Maastricht, Aindhoven, Hiluesum, Amsterdam.
Şimdi unuttum toplam kaç kilometreydi. Ama uzun bir yoldu.
Köln'den sabah yola çıkarken, "güneşi Amsterdam'da batıracağım" demiştim. Bunun olamayacağı korkusuna kapıldığm zamanlar çok oldu. Ama son dakikada şans kapıyı çaldı. Söz gelimi "şans kapıyı çaldı" dedim. Yoksa uzayıp giden o kara yolunda kapı yoktu ki çalsın.
***
Sondan bir önce bindiğimiz Citroen her tarafı açık bir bahçe arabasıydı. Zaten sürücü de bahçıvandı. Bize elma ikram etti.
Ben bahçıvanın arabasından kucağımdaki elmalarla inerken arkadaşıma, "böyle değil, son model bir Citroen istiyorum" dedim ve önümde siyah son model bir Citroen araba durdu. Hem de biz tam başka bir arabaya binmek için hazırlanırken.
***
Son model Citroen'in sürücüsü İranlıydı. Bizi daha önce de görmüştü. Ama biz onun önündeki arabaya binmiştik. Bizi takip etmişti. Bizi arabasına almak istiyordu. Çünkü o da bizi hoş buluyordu.
***
Arabaya binince nereye gittiğini sordum.
"Amsterdam'a" dedi.
***
Köln, Aachen, Liege, Maastricht, Aindhoven, Hiluesum, Amsterdam.
Şimdi unuttum toplam kaç kilometreydi. Ama uzun bir yoldu.
Köln'den sabah yola çıkarken, "güneşi Amsterdam'da batıracağım" demiştim. Bunun olamayacağı korkusuna kapıldığm zamanlar çok oldu. Ama son dakikada şans kapıyı çaldı. Söz gelimi "şans kapıyı çaldı" dedim. Yoksa uzayıp giden o kara yolunda kapı yoktu ki çalsın.
***
Sondan bir önce bindiğimiz Citroen her tarafı açık bir bahçe arabasıydı. Zaten sürücü de bahçıvandı. Bize elma ikram etti.
Ben bahçıvanın arabasından kucağımdaki elmalarla inerken arkadaşıma, "böyle değil, son model bir Citroen istiyorum" dedim ve önümde siyah son model bir Citroen araba durdu. Hem de biz tam başka bir arabaya binmek için hazırlanırken.
***
Son model Citroen'in sürücüsü İranlıydı. Bizi daha önce de görmüştü. Ama biz onun önündeki arabaya binmiştik. Bizi takip etmişti. Bizi arabasına almak istiyordu. Çünkü o da bizi hoş buluyordu.
***
Arabaya binince nereye gittiğini sordum.
"Amsterdam'a" dedi.
Arkama yaslandım.
"Biz de" dedim.
Tam 300 kilometre gittik.
Hiç inmeden.
Hayatımın en uzun otostopuydu.
***
Sürücü İranlıydı ama uzun yıllardan beri Almanya'da yaşıyordu. Mühendisti. Ben İran'a çok gidip-gelmiştim. Anlatacak çok lafım vardı.
Arabadan inince arkadaşım, "hem adamın arabasına bindin, hem de Şahını çekiştirdin" dedi. "Ama" dedim, "o da bana katıldı."
***
İranlıyı sevmiştik. Güzel bir yerde, yemeğe davet etmek istedik. Önce kabul etti.
Sonra özür diledi. Çünkü acelesi vardı. Bir yere yetişecekti.
Benim de acelem vardı. Amsterdam'da güneşi batıracaktım. Ben yetiştim. Dilerim İranlı da yetişmiştir.
***
Hollanda ilginç bir ülke.
Bizde şimdi çok moda olan hem evlerin, hem otellerin, hem de kebapçı dükkanların camlarını süsleyen yarım perdeleri ilk kez orada görmüştüm.
Hollandalı, "bizim kimseden saklayacak bir şeyimiz yok ki" dermiş.
***
Rembrandt'larla dolu Rijks Müzesi, Van Gogh'larla dolu Stedelijk Müzesi.
Saatlerce geziyorsunuz. Doyamıyorsunuz.
Dar cepheli binalar.
Rengini ağaçlardan alan yeşil kanallar.
Bir de kırmızı ışıklı odalar.
"Biz de" dedim.
Tam 300 kilometre gittik.
Hiç inmeden.
Hayatımın en uzun otostopuydu.
***
Sürücü İranlıydı ama uzun yıllardan beri Almanya'da yaşıyordu. Mühendisti. Ben İran'a çok gidip-gelmiştim. Anlatacak çok lafım vardı.
Arabadan inince arkadaşım, "hem adamın arabasına bindin, hem de Şahını çekiştirdin" dedi. "Ama" dedim, "o da bana katıldı."
***
İranlıyı sevmiştik. Güzel bir yerde, yemeğe davet etmek istedik. Önce kabul etti.
Sonra özür diledi. Çünkü acelesi vardı. Bir yere yetişecekti.
Benim de acelem vardı. Amsterdam'da güneşi batıracaktım. Ben yetiştim. Dilerim İranlı da yetişmiştir.
***
Hollanda ilginç bir ülke.
Bizde şimdi çok moda olan hem evlerin, hem otellerin, hem de kebapçı dükkanların camlarını süsleyen yarım perdeleri ilk kez orada görmüştüm.
Hollandalı, "bizim kimseden saklayacak bir şeyimiz yok ki" dermiş.
***
Rembrandt'larla dolu Rijks Müzesi, Van Gogh'larla dolu Stedelijk Müzesi.
Saatlerce geziyorsunuz. Doyamıyorsunuz.
Dar cepheli binalar.
Rengini ağaçlardan alan yeşil kanallar.
Bir de kırmızı ışıklı odalar.
Hanımlar kapıda bekliyor.
Pazarlıktan sonra perdeler çekiliyor.
Işık sönüyor.
Bisikletli çocuklar önünden geçiyor.
Bitişik binada bir profesör oturuyor.
Her şey çok doğal.
Pazarlıktan sonra perdeler çekiliyor.
Işık sönüyor.
Bisikletli çocuklar önünden geçiyor.
Bitişik binada bir profesör oturuyor.
Her şey çok doğal.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder