"İran'a döner dönmez ilk işim CENTO'dan ayrılmak olacaktır" demişti.
***
Bülent Ecevit Başbakan, Kamuran Gürün CENTO Genel Sekreteriydi.
CENTO, Antlaşma'daki koşullara göre değil, bölge ülkelerinin isteksizlikleri yüzünden, süresinden çok önce, süratle kapandı. Tabii bu, biz memurların mağdur olmasına neden oldu. Örneğin benim odacım Yakup efendi benden çok tazminat aldı. Çünkü o sendikalıydı.
Kamuran bey bizlere, Eski T.B.M.M. Binası'nın tarihi salonunda bir konuşma yaptı. Başbakan Ecevit'in gözlerimizden öptüğünü, hepimize iş bulacağına dair söz verdiğini, huzur içinde olmamızı söyledi.
Nitekim, ertesi günü Personel Müdürü sevgili Erel Bleda bizleri ziyaret etti ve nasıl bir iş yerinde çalışmak istediğimizi sordu. Ben artık çalışmak istemediğimi, çalışma hayatımı CENTO ile noktalama kararında olduğumu açıkladım.
Bu karara en çok Kamuran bey tepki gösterdi. Herkesi bir tarafa bırakıp bana iş aramaya koyuldu. Diğer yandan hemen hergün "birileri" beni ziyaret etti. Kamuran beyin, "niçin çalışmak istemediğimi anlayamadığını" bana aktardı. Giderek, herkes bunu merak etmeye başladı.
Doğrusu ben de merak etmeye başladım. Ben niye çalışmak istemiyordum? Öncelikle, mesleğimin doruğundaydım. İnişe geçmeden, işi tadında bırakmak doğru olur diye düşünüyordum. Ayrıca 50 yaşındaydım. Yaşıma ve başıma uygun bir iş kolay kolay bulunamazdı.
Diğer yandan çalışma hayatımdaki ilk patronum Mabeyinci Faik beyin oğlu Lütfü Özgermi, ondan sonraki tüm patronlarım büyükelçiydi.
Öyle pek her yerde ve herkesle çalışamam gibi geliyordu.
Bu görüşümde ne kadar haklı olduğumu İstanbul'un özel sektöründe çalışırken daha iyi anlayacaktım.
Tüm bunları Kamuran beye anlatma niyetindeyken Kamuran beyin benimle görüşmek istediği haberi geldi.
Kamuran bey hemen konuya girdi. "Biraz önce Şadi Cindoruk buradaydı. Ona, 'Eğer Olcay hanımı almazsanız sizin arşiviniz de yakın bir zamanda bizim Dışişleri'nin arşivine benzer' dedim. Sekreterini arayın. İşte telefon numarası. Randevu alın. Gidin. Görüşün" dedi.
Teşekkür ettim. Odadan çıktım.
Halbuki niçin çalışmak istemediğimi açıklayacaktım, değil mi?
***
Kamuran bey, kapanma kararı alınmasının hemen ertesinde, CENTO'nun 24 yıllık arşivini küçültüp Dışişleri Bakanlığı'na teslim etmemi istedi.
Bu yüce görev beni çok heyecanlandırdı.
Söylediklerini çok dikkatli dinlemiş olmama karşın gene de sormadan edemedim. "Yani, dosyaları tarayacağım, atılacakları bir tarafa, tutulacakları bir tarafa koyacağım, sonra tayin edeceğiniz bir yetkili bakacak. Evet / Hayır diyecek. Ben de ona göre işlem yapacağım" dedim.
Kamuran bey, "hayır, kimse gelip bakmayacak. Hangilerinin atılıp, hangilerinin tutulacağına siz karar vereceksiniz" dedi.
Bir kere daha heyecanlandım.
CENTO'nun hemen hemen tüm dokümanları ya gizli, ya da çok gizli'ydi. "Yani, Security Division'dan da mı kimse beni teftiş etmeyecek" dedim. Kamuran bey, "hayır, kimse sizi teftiş etmeyecek" dedi.
Bu güven, tüm çalışma hayatımda, bana duyulan güvenlerin en dorukta olanıdır.
Nitekim, ertesi günü Personel Müdürü sevgili Erel Bleda bizleri ziyaret etti ve nasıl bir iş yerinde çalışmak istediğimizi sordu. Ben artık çalışmak istemediğimi, çalışma hayatımı CENTO ile noktalama kararında olduğumu açıkladım.
Bu karara en çok Kamuran bey tepki gösterdi. Herkesi bir tarafa bırakıp bana iş aramaya koyuldu. Diğer yandan hemen hergün "birileri" beni ziyaret etti. Kamuran beyin, "niçin çalışmak istemediğimi anlayamadığını" bana aktardı. Giderek, herkes bunu merak etmeye başladı.
Doğrusu ben de merak etmeye başladım. Ben niye çalışmak istemiyordum? Öncelikle, mesleğimin doruğundaydım. İnişe geçmeden, işi tadında bırakmak doğru olur diye düşünüyordum. Ayrıca 50 yaşındaydım. Yaşıma ve başıma uygun bir iş kolay kolay bulunamazdı.
Diğer yandan çalışma hayatımdaki ilk patronum Mabeyinci Faik beyin oğlu Lütfü Özgermi, ondan sonraki tüm patronlarım büyükelçiydi.
Öyle pek her yerde ve herkesle çalışamam gibi geliyordu.
Bu görüşümde ne kadar haklı olduğumu İstanbul'un özel sektöründe çalışırken daha iyi anlayacaktım.
Tüm bunları Kamuran beye anlatma niyetindeyken Kamuran beyin benimle görüşmek istediği haberi geldi.
Kamuran bey hemen konuya girdi. "Biraz önce Şadi Cindoruk buradaydı. Ona, 'Eğer Olcay hanımı almazsanız sizin arşiviniz de yakın bir zamanda bizim Dışişleri'nin arşivine benzer' dedim. Sekreterini arayın. İşte telefon numarası. Randevu alın. Gidin. Görüşün" dedi.
Teşekkür ettim. Odadan çıktım.
Halbuki niçin çalışmak istemediğimi açıklayacaktım, değil mi?
***
Kamuran bey, kapanma kararı alınmasının hemen ertesinde, CENTO'nun 24 yıllık arşivini küçültüp Dışişleri Bakanlığı'na teslim etmemi istedi.
Bu yüce görev beni çok heyecanlandırdı.
Söylediklerini çok dikkatli dinlemiş olmama karşın gene de sormadan edemedim. "Yani, dosyaları tarayacağım, atılacakları bir tarafa, tutulacakları bir tarafa koyacağım, sonra tayin edeceğiniz bir yetkili bakacak. Evet / Hayır diyecek. Ben de ona göre işlem yapacağım" dedim.
Kamuran bey, "hayır, kimse gelip bakmayacak. Hangilerinin atılıp, hangilerinin tutulacağına siz karar vereceksiniz" dedi.
Bir kere daha heyecanlandım.
CENTO'nun hemen hemen tüm dokümanları ya gizli, ya da çok gizli'ydi. "Yani, Security Division'dan da mı kimse beni teftiş etmeyecek" dedim. Kamuran bey, "hayır, kimse sizi teftiş etmeyecek" dedi.
Bu güven, tüm çalışma hayatımda, bana duyulan güvenlerin en dorukta olanıdır.
***
Kamuran bey bana bu görevi verdiğinde Mayıs ayının son günleriydi. Yapılan plana göre 31 Temmuz benim son günüm olacaktı. Yani sadece iki ayım vardı. Hiç nefes almadan çalıştım. Tüm dosyaları taradım.
Registry'de uzun yıllar birlikte çalıştığım, çalışkanlığı nedeniyle kendisine her yıl Üstün Başarı Belgesi verdiğim, sevgili Necati Ceylan, her sabah karşıma geçer, elindeki çuvalın ağzını açar, benim yorulmama gönlü razı olmadığı için, "tek tek evrak okunur mu, at dosyayı torbaya, götürüp yakayım" derdi. Ben de, "hiç olur mu, CENTO bu iş için bana iki ay maaş ödeyecek, sonra ben başımı yastığa koyduğumda nasıl rahat uyurum" derdim.
***
31 Temmuz günü Dışişleri Bakanlığı'na teslim edeceklerimi çelik dolaplara yerleştirdim. İçindekiler için bir kartoteks sistemi kurdum. Ayrıca, araştırma yapmak isteyen olursa diye bu sistemin nasıl işleyeceğini gösteren bir de Anahtar Dosya hazırladım.
Benim sürem 31 Temmuz günü bitecekti ama CENTO iki ay daha çalışacaktı. Çünkü müfettişler vardı. Doğal olarak bu süre zarfında yeni dokümanlar çıkacaktı.
Dışişleri Bakanlığı ise, iki defa işlem yapmak istemiyordu. Çelik dolapları , ancak, CENTO tamamen kapandıktan sonra teslim alacağını söylüyordu.
Peki, benden sonra çıkan evrakı kim kaydedecek, kim dosyalayacak, kim çelik dolaplara yerleştirecek, kim Dışişleri Bakanlığı'na teslim edecekti?
Doğrusu bunu düşünen yoktu.
Ama birinin düşünmesi lazımdı.
***
31 Temmuz günü 6 çelik dolabın şifreli kapılarını kapattım.
Üzgündüm.
Çünkü büyük bir emek ürünü olan küçültülmüş arşivi kimseye teslim edemiyordum.
3 Ağustos'da Bodrum'a hareket edecektim.
Orada hem iki ay tatil yapacak, hem de inşa halindeki evimim tamamlanmasını sağlayacaktım.
1 Ekim'de Ankara'ya dönmek zorundaydım. Çünkü, Kamuran beyin talimatı üzerine Şadi Cindoruk'la görüşmüştüm.
Şadi bey, İslam Ülkeleri İstatistik, Ekonomik ve Sosyal Araştırma ve Eğitim Merkezi'nin (SESRTCIC) Başkanıydı.
Çok hoş bir görüşme olmuştu.
Çünkü Şadi Cindoruk çok hoş bir insandı.
Ben CENTO'yu anlattım, o da kendi iş yerini anlattı.
CENTO'daki işimin tıpkı eşini yapacaktım.
CENTO bana her ay 410 Pound ödüyordu. Şadi bey de 1000 Dolar verecekti.
Yani, aşağı yukarı aynı maaşı alacaktım.
1 Ekim'de görüşmek üzere vedalaşmıştık.
***
Diğer yandan sevgili Pulat Tacar da bana bir iş teklifinde bulunmuştu.
Pulat, Dışişleri Bakanlığı'nda Personel Müdürü'ydü.
Dışişleri Bakanı Gündüz Ökçün, Bakanlığın arşivini düzenlemek için 30 - 35 kişilik bir ekip kuracaktı. Pulat, beni bu ekibin başına getirmek istiyordu.
Çok duygulandım.
21 yıl uluslararası bir teşkilatta çalışmıştım. Şimdi devlet için çalışacaktım.
Devletin vereceği küçük parayı İslam Konferansı Teşkilatı'nın vereceği büyük paraya tercih edecektim.
Yalnız benim ufak bir pürüzüm vardı. SSK emeklisiydim. O tarihlerde SSK emeklilerinin çalışması yasaktı. Emekli Sandığı emeklisi çalışıyordu da, SSK emeklisi, nedense, çalışamıyordu.
Pulat, Maliye Bakanlığı ile bu sorunu halledeceğini söyledi.
Ona da, “1 Ekim'de görüşmek üzere" dedim.
***
31 Temmuz günü öğleden sonra, kendimle biraz hesaplaştım.
21 yıl çalıştığım, neredeyse yaşamımın yarısını verdiğim CENTO'dan, arkamda 6 çelik dolabı öksüz bırakıp gitmeği içime sindiremiyordum.
Kapanma süresince herşeyden sorumlu olan, İngiliz, Mr. Lewis Townsend'ı Registry'ye davet ettim. "Şu anda işim bitti. Ama CENTO iki ay daha yaşayacak. Siz bu iki ay zarfında çıkan evrakı bir dosyada toplayın. Ben 1 Ekim'de Ankara'da olacağım. CENTO'ya gelirim. Onların kaydını yaparım. İlgili dosyalara yerleştiririm. Sonra da çelik dolapları Dışişleri Bakanlığına teslim ederim. Bu hizmetim karşılığında da hiç bir ücret talep etmem" dedim.
Mr.Townsend beni dikkatle ve bir o kadar da hayretle dinledi.
Teşekkür etti.
***
O akşam evimde bir veda partisi verdim.
Hayatımın ilk yaprak dolmasını o parti için yaptım.
Veda partisine Mr.Townsend'ı da davet ettim. Bana Artisan'dan çok şık bir Kütahya tepsi getirdi. Dolmaları bir acele içine dizdim.
Çok yakıştı.
Mr.Townsend, paketin içine bir de kart koymuştu.
Üzerine de şöyle yazmıştı:
"With appreciation and good wishes. You can't be replaced!"
Tüm yorgunluklarım geçti.
Kamuran bey bana bu görevi verdiğinde Mayıs ayının son günleriydi. Yapılan plana göre 31 Temmuz benim son günüm olacaktı. Yani sadece iki ayım vardı. Hiç nefes almadan çalıştım. Tüm dosyaları taradım.
Registry'de uzun yıllar birlikte çalıştığım, çalışkanlığı nedeniyle kendisine her yıl Üstün Başarı Belgesi verdiğim, sevgili Necati Ceylan, her sabah karşıma geçer, elindeki çuvalın ağzını açar, benim yorulmama gönlü razı olmadığı için, "tek tek evrak okunur mu, at dosyayı torbaya, götürüp yakayım" derdi. Ben de, "hiç olur mu, CENTO bu iş için bana iki ay maaş ödeyecek, sonra ben başımı yastığa koyduğumda nasıl rahat uyurum" derdim.
***
31 Temmuz günü Dışişleri Bakanlığı'na teslim edeceklerimi çelik dolaplara yerleştirdim. İçindekiler için bir kartoteks sistemi kurdum. Ayrıca, araştırma yapmak isteyen olursa diye bu sistemin nasıl işleyeceğini gösteren bir de Anahtar Dosya hazırladım.
Benim sürem 31 Temmuz günü bitecekti ama CENTO iki ay daha çalışacaktı. Çünkü müfettişler vardı. Doğal olarak bu süre zarfında yeni dokümanlar çıkacaktı.
Dışişleri Bakanlığı ise, iki defa işlem yapmak istemiyordu. Çelik dolapları , ancak, CENTO tamamen kapandıktan sonra teslim alacağını söylüyordu.
Peki, benden sonra çıkan evrakı kim kaydedecek, kim dosyalayacak, kim çelik dolaplara yerleştirecek, kim Dışişleri Bakanlığı'na teslim edecekti?
Doğrusu bunu düşünen yoktu.
Ama birinin düşünmesi lazımdı.
***
31 Temmuz günü 6 çelik dolabın şifreli kapılarını kapattım.
Üzgündüm.
Çünkü büyük bir emek ürünü olan küçültülmüş arşivi kimseye teslim edemiyordum.
3 Ağustos'da Bodrum'a hareket edecektim.
Orada hem iki ay tatil yapacak, hem de inşa halindeki evimim tamamlanmasını sağlayacaktım.
1 Ekim'de Ankara'ya dönmek zorundaydım. Çünkü, Kamuran beyin talimatı üzerine Şadi Cindoruk'la görüşmüştüm.
Şadi bey, İslam Ülkeleri İstatistik, Ekonomik ve Sosyal Araştırma ve Eğitim Merkezi'nin (SESRTCIC) Başkanıydı.
Çok hoş bir görüşme olmuştu.
Çünkü Şadi Cindoruk çok hoş bir insandı.
Ben CENTO'yu anlattım, o da kendi iş yerini anlattı.
CENTO'daki işimin tıpkı eşini yapacaktım.
CENTO bana her ay 410 Pound ödüyordu. Şadi bey de 1000 Dolar verecekti.
Yani, aşağı yukarı aynı maaşı alacaktım.
1 Ekim'de görüşmek üzere vedalaşmıştık.
***
Diğer yandan sevgili Pulat Tacar da bana bir iş teklifinde bulunmuştu.
Pulat, Dışişleri Bakanlığı'nda Personel Müdürü'ydü.
Dışişleri Bakanı Gündüz Ökçün, Bakanlığın arşivini düzenlemek için 30 - 35 kişilik bir ekip kuracaktı. Pulat, beni bu ekibin başına getirmek istiyordu.
Çok duygulandım.
21 yıl uluslararası bir teşkilatta çalışmıştım. Şimdi devlet için çalışacaktım.
Devletin vereceği küçük parayı İslam Konferansı Teşkilatı'nın vereceği büyük paraya tercih edecektim.
Yalnız benim ufak bir pürüzüm vardı. SSK emeklisiydim. O tarihlerde SSK emeklilerinin çalışması yasaktı. Emekli Sandığı emeklisi çalışıyordu da, SSK emeklisi, nedense, çalışamıyordu.
Pulat, Maliye Bakanlığı ile bu sorunu halledeceğini söyledi.
Ona da, “1 Ekim'de görüşmek üzere" dedim.
***
31 Temmuz günü öğleden sonra, kendimle biraz hesaplaştım.
21 yıl çalıştığım, neredeyse yaşamımın yarısını verdiğim CENTO'dan, arkamda 6 çelik dolabı öksüz bırakıp gitmeği içime sindiremiyordum.
Kapanma süresince herşeyden sorumlu olan, İngiliz, Mr. Lewis Townsend'ı Registry'ye davet ettim. "Şu anda işim bitti. Ama CENTO iki ay daha yaşayacak. Siz bu iki ay zarfında çıkan evrakı bir dosyada toplayın. Ben 1 Ekim'de Ankara'da olacağım. CENTO'ya gelirim. Onların kaydını yaparım. İlgili dosyalara yerleştiririm. Sonra da çelik dolapları Dışişleri Bakanlığına teslim ederim. Bu hizmetim karşılığında da hiç bir ücret talep etmem" dedim.
Mr.Townsend beni dikkatle ve bir o kadar da hayretle dinledi.
Teşekkür etti.
***
O akşam evimde bir veda partisi verdim.
Hayatımın ilk yaprak dolmasını o parti için yaptım.
Veda partisine Mr.Townsend'ı da davet ettim. Bana Artisan'dan çok şık bir Kütahya tepsi getirdi. Dolmaları bir acele içine dizdim.
Çok yakıştı.
Mr.Townsend, paketin içine bir de kart koymuştu.
Üzerine de şöyle yazmıştı:
"With appreciation and good wishes. You can't be replaced!"
Tüm yorgunluklarım geçti.
***
Mr.Townsend'a söz verdiğim gibi, 1 Ekim 1979'da Bodrum'dan Ankara'ya döndüm.
Doğru CENTO'ya gittim. Son iki ayın evrakını dosyalara yerleştirdim. Sonra Dışişleri Bakanlığı Arşiv Dairesi Başkanı'na telefon ettim. Randevu aldım. Çelik dolapları götürdüm.
Mr.Townsend'a söz verdiğim gibi, 1 Ekim 1979'da Bodrum'dan Ankara'ya döndüm.
Doğru CENTO'ya gittim. Son iki ayın evrakını dosyalara yerleştirdim. Sonra Dışişleri Bakanlığı Arşiv Dairesi Başkanı'na telefon ettim. Randevu aldım. Çelik dolapları götürdüm.
Arşiv Dairesi’nde bana bir yetkili verdiler. Her bir dosyanın içindeki her bir evrakı tek tek saydım.
Numaraladım.
Hazırlamış olduğum kartotekslerin ve onlarla ilgili Anahtarın nasıl kullanılacağını anlattım.
Devir - teslim üç gün sürdü.
***
Sonra, Şadi Cindoruk'u aradım. İslam Konferansı Teşkilatı'nın Genel Sekreteri'nin, "çok Türk doldurmuşsun, yeter artık, başka Türk alma" dediğini bana nakletti.
Şadi bey kendisini biraz mahçup hissediyordu.
Ben ise anlaşıyla karşılıyordum.
Kendisine problem çıkarmadığım için teşekkür etti.
Dışişleri Bakanlığı ise SSK emeklisi olduğum için beni alamıyordu.
Kamuran beye telefon ettim. Tekmil verdim.
Sonra Bordum'a döndüm. İnşa halindeki evimin hemen karşısında bir oda kiraladım.
Müteahhite yol verdim.
İnşaatın başına geçtim.
***
Zaman zaman Ankara'ya gidiyor biraz nefes alıyordum.
Bunlardan birinde, Kızılay'da, Figen Ok'a rastladım. Figen hanım diplomattı. Sonra Büyük Elçi oldu. O tarihte Dışişleri Bakanlığı'nın bir elemanı olarak CENTO'da çalışıyordu.
Kapanış sırasında kimin ne zaman ayrılacağının listesini o hazırlamıştı.
Beni son güne kadar tutmadıklarına çok pişman olduklarını, bana çok ihtiyaç duyduklarını, hatta perişan olduklarını söyledi.
Bazı insanlar, denemeden birşey öğrenemiyorlar.
***
CENTO'dan her ayrılana tören yapılırdı.
Önce, ayrılan kişi hangi kısımda çalışıyorsa, o kısmın başı konuşurdu. Sonra şilt verilirdi. Daha sonra da anı fotoğrafı çekilirdi.
CENTO acele ile kapanınca kimseye tören yapılmadı.
Halbuki ben hep benim için yapılacak törenin hayalini kurardım, çünkü ben CENTO'nun duayeniydim (douyenne). Yani en uzun çalışanı.
***
Şiltler, Personel Müdürü'nün odasının bir köşesine yığılmıştı. Herkes kendi şiltini kendi arayıp buluyordu. Ben de öyle buldum. Bu nedenle, ben o şilti evimin hiçbir yerine asmadım. Hatta yok ettim. Çünkü ben evimde içinde duygu olmayan hiçbir şeyi hiçbir zaman sergilemedim.
Kamuran beyin imzası ile bir teşekkür mektubu aldım. Ama bu mektupta ne 8 yıl Halkla İlişkiler'de, ne 13 yıl Registry'de çalıştığımdan, ne de 24 yıllık CENTO Arşivi'ni küçültüp Dışişleri Bakanlığı'na teslim etmiş olmamdan söz ediliyordu.
Zaten bu 7 satırlık mektubun iki tane de yanlışı vardı. Birincisi, CENTO'daki işe başlama tarihim doğru değildi. İkincisi 1958'den 1979'a kadar Chief Registry Officer olarak yapmış olduğum hizmetlere teşekkür ediliyordu. Halbuki ben CENTO'daki 21 yılımın sadece son 10 yılında Chief Registry Officer'dım.
***
CENTO kapandıktan sonra, İstanbul ve Ankara'da, muhtelif kuruluşlara yaptığım dosyalama ve arşiv çalışmalarında bu tür yanlışlara çok sık rastladım.
Bu nedenle yaptığım Eğitim Programlarında gençlere hep şunu öğütledim: "Yazıyı hazırlayan kişi (Originator) yazıya imza atacak yetkilinin sorumluluğunu taşırlar. Zira, üst düzey yöneticiler, önlerine konan yazıları, genelde, okumazlar. Onlar, kişilere duydukları güvenle, imzalarını atarlar. Bu nedenle, yazıyı hazırlayan kişiler bu konuda çok dikkatli olmak zorundadırlar."
***
1983'de, yerleşmek üzere İstanbul'a geldiğimde, birçok iş yerine Özgeçmiş (CV) verdim. Hiçbir iş yeri benden "CENTO'da şunları yaptım" diye övünerek anlattıklarımın belgesini istemedi.
Hayret!
Ne yazmışsam inandılar.
Tuhaftır, insanlar bana hep inandılar.
***
1975 yılında emekli olmuştum.
CENTO uluslararası bir kuruluş olduğu için işime emekli olarak devam etmemde bir sakınca yoktu. Hem CENTO'dan yüksek bir maaş, hem de SSK'dan emekli aylığı alıyordum.
Doğal olarak bu bana çok iyi bir yaşam sağlıyordu.
Annem bir gün "bu benim şansım" dedi.
Doğrusu biraz bozuldum.
Niçin onun şansı olsundu.
Çalışıyordum.
Hem de çok çalışıyordum.
Bunu hak ediyordum.
Annem 14 Mayıs 1978'de öldü. Hiç akılda olmayan birşey oldu. Tam bir yıl sonra, Mayıs 1979'da, CENTO kapanma kararı aldı.
Yoksa annem haklı mıydı?
Numaraladım.
Hazırlamış olduğum kartotekslerin ve onlarla ilgili Anahtarın nasıl kullanılacağını anlattım.
Devir - teslim üç gün sürdü.
***
Sonra, Şadi Cindoruk'u aradım. İslam Konferansı Teşkilatı'nın Genel Sekreteri'nin, "çok Türk doldurmuşsun, yeter artık, başka Türk alma" dediğini bana nakletti.
Şadi bey kendisini biraz mahçup hissediyordu.
Ben ise anlaşıyla karşılıyordum.
Kendisine problem çıkarmadığım için teşekkür etti.
Dışişleri Bakanlığı ise SSK emeklisi olduğum için beni alamıyordu.
Kamuran beye telefon ettim. Tekmil verdim.
Sonra Bordum'a döndüm. İnşa halindeki evimin hemen karşısında bir oda kiraladım.
Müteahhite yol verdim.
İnşaatın başına geçtim.
***
Zaman zaman Ankara'ya gidiyor biraz nefes alıyordum.
Bunlardan birinde, Kızılay'da, Figen Ok'a rastladım. Figen hanım diplomattı. Sonra Büyük Elçi oldu. O tarihte Dışişleri Bakanlığı'nın bir elemanı olarak CENTO'da çalışıyordu.
Kapanış sırasında kimin ne zaman ayrılacağının listesini o hazırlamıştı.
Beni son güne kadar tutmadıklarına çok pişman olduklarını, bana çok ihtiyaç duyduklarını, hatta perişan olduklarını söyledi.
Bazı insanlar, denemeden birşey öğrenemiyorlar.
***
CENTO'dan her ayrılana tören yapılırdı.
Önce, ayrılan kişi hangi kısımda çalışıyorsa, o kısmın başı konuşurdu. Sonra şilt verilirdi. Daha sonra da anı fotoğrafı çekilirdi.
CENTO acele ile kapanınca kimseye tören yapılmadı.
Halbuki ben hep benim için yapılacak törenin hayalini kurardım, çünkü ben CENTO'nun duayeniydim (douyenne). Yani en uzun çalışanı.
***
Şiltler, Personel Müdürü'nün odasının bir köşesine yığılmıştı. Herkes kendi şiltini kendi arayıp buluyordu. Ben de öyle buldum. Bu nedenle, ben o şilti evimin hiçbir yerine asmadım. Hatta yok ettim. Çünkü ben evimde içinde duygu olmayan hiçbir şeyi hiçbir zaman sergilemedim.
Kamuran beyin imzası ile bir teşekkür mektubu aldım. Ama bu mektupta ne 8 yıl Halkla İlişkiler'de, ne 13 yıl Registry'de çalıştığımdan, ne de 24 yıllık CENTO Arşivi'ni küçültüp Dışişleri Bakanlığı'na teslim etmiş olmamdan söz ediliyordu.
Zaten bu 7 satırlık mektubun iki tane de yanlışı vardı. Birincisi, CENTO'daki işe başlama tarihim doğru değildi. İkincisi 1958'den 1979'a kadar Chief Registry Officer olarak yapmış olduğum hizmetlere teşekkür ediliyordu. Halbuki ben CENTO'daki 21 yılımın sadece son 10 yılında Chief Registry Officer'dım.
***
CENTO kapandıktan sonra, İstanbul ve Ankara'da, muhtelif kuruluşlara yaptığım dosyalama ve arşiv çalışmalarında bu tür yanlışlara çok sık rastladım.
Bu nedenle yaptığım Eğitim Programlarında gençlere hep şunu öğütledim: "Yazıyı hazırlayan kişi (Originator) yazıya imza atacak yetkilinin sorumluluğunu taşırlar. Zira, üst düzey yöneticiler, önlerine konan yazıları, genelde, okumazlar. Onlar, kişilere duydukları güvenle, imzalarını atarlar. Bu nedenle, yazıyı hazırlayan kişiler bu konuda çok dikkatli olmak zorundadırlar."
***
1983'de, yerleşmek üzere İstanbul'a geldiğimde, birçok iş yerine Özgeçmiş (CV) verdim. Hiçbir iş yeri benden "CENTO'da şunları yaptım" diye övünerek anlattıklarımın belgesini istemedi.
Hayret!
Ne yazmışsam inandılar.
Tuhaftır, insanlar bana hep inandılar.
***
1975 yılında emekli olmuştum.
CENTO uluslararası bir kuruluş olduğu için işime emekli olarak devam etmemde bir sakınca yoktu. Hem CENTO'dan yüksek bir maaş, hem de SSK'dan emekli aylığı alıyordum.
Doğal olarak bu bana çok iyi bir yaşam sağlıyordu.
Annem bir gün "bu benim şansım" dedi.
Doğrusu biraz bozuldum.
Niçin onun şansı olsundu.
Çalışıyordum.
Hem de çok çalışıyordum.
Bunu hak ediyordum.
Annem 14 Mayıs 1978'de öldü. Hiç akılda olmayan birşey oldu. Tam bir yıl sonra, Mayıs 1979'da, CENTO kapanma kararı aldı.
Yoksa annem haklı mıydı?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder