Yağ yağ yağmur, teknede hamur, ver Allah’ım ver, sellece yağmur.
Tanrım ver dedikse bu kadar da demedik. Damı akanı var. Avlu kapısından içeri gireni var. Yukarıdan aşağıya ineni var. Evsiz barksız olanı var. Ekmeğini sokakta kazananı var. Tek başına yaşayanı var. Yaşlısı var. O sırada evde olmayanı var. Evini kapatıp kışlığına dönmüş olanı var.
***
22 Ekim 2007 Pazartesi günü bir arkadaşım beni Oasis’e götürmüştü. Keyifli bir gündü. Saat 19.00 civarıydı. Beni eve bıraktı. O Torba’ya gidecekti. Arabasını yolun kenarına park etmişti. Acelesi vardı. İçeri girmedi. Ben daha elimdeki paketleri yerine koymamıştım. Birdenbire gök gürlemeye başladı.
Sanki arka avlunun kapısının olduğu yere, yani evin içine, yağmur yağıyormuş gibi geldi. Bakmaya gittim. Ayaklarım suların içinde kaldı. Her şey bir anda olmuştu. Yağmur yukarı kattaki balkon kapısının altından girmişti. Rabıta tahtalarının arasından aşağıya akıyordu. Tam ne yapmam gerektiğine karar vermek üzereydim ki elektrik kesildi.
Tanrım, biliyorsun Bodrum’da iki damla yağmur yağsa elektrik gider. Bu otuz senedir böyledir.
Hatta bir Kurban Bayramı günü giden elektrik tam üç gün sonra geri gelmişti de etlerimiz kokmaktan kurtulmuştu. Sana ne kadar çok dua etmiştik. Bizim zaten senden başka kimimiz var ki Tanrım.
O Pazartesi günü de, bana yardım etmen için sana dua edecektim ama elektrik kesilince unuttum. Paniğe kapıldım. Acaba kibrit neredeydi. Halbuki benim evimde her şeyin hiç değişmeyen yeri vardır. Karanlıkta bile aradığını elinle koymuş gibi bulursun. Dostlarım bilir. Hatta o kadar çok bilirler ki biraz dedikodumu bile yaparlar. Sözde ben titizmişim. Hayır! Tanrım ben titiz değilim.
Ben düzenliyim.
O panik içinde aklıma arkadaşım geldi. Çünkü ona eve gidince bana telefon etmesini söylemiştim. Kızcağız ne de olsa akşam vakti tek başına, araba sürecekti. Ben bunu söylediğim zaman daha yağmur başlamamıştı. Yoksa hiç onu yollar mıydım? Zaten o da gitmezdi.
Hem göle dönen yeri kurulamak hem de balkon kapısının altına koymak için bana büyük büyük çarşaflar lazımdı. Bunun için de yukarıya çıkmam gerekiyordu. Tanrım o karanlıkta. Bu yaşta.
Her zamanki gibi bana yardımcı olman için sana dua ettim. Besmele çektim. Tutuna tutuna yukarıya çıktım. Çarşafların durduğu bohçanın yerini biliyordum. Yerli dolabın sağ kanadını açınca hemen oradaydı. Bir zamanlar Cuma Pazarı’ndaki Milaslı Ali Bey’den akide şekeri gibi renkli çözme çarşaflar almıştım. Tabii otuz yıldır yıkana yıkana renkleri biraz solmuştu. Ama, hâlâ taş gibiydiler. Ben o çarşafları ayrı bir bohçaya koymuştum. Evi kapatırken eşyaların üzerine örtmek için.
Eski mal dayanıklı oluyor. Şimdikiler öyle mi, Tanrım? Zaten artık yüzde yüz pamuklu diye bir şey kalmadı. Nerede o Nazilli basmaları? Sümerbank yok ki basma olsun. Sen belki unutmuşsundur Tanrım. Ama ben çok iyi hatırlıyorum. Çocukluğumda Nazilli basmasının metresi 29 kuruştu. Bana her yaz bir entari yapılırdı. İki değil. Yoksa müsriflik (savurganlık) olurdu.
Bohçanın yerini biliyordum ama karanlıkta yerdeki yastıklara, sağdaki divana, soldaki sehpaya çarpmadan yerli dolaba nasıl ulaşacaktım? Her zamanki gibi bana yardım ettin Tanrım. Sağ ol.
Arka avluda dengemi kaybedip önce saksıların üzerine sonra da çakıl taşı döşeli yere, elimdeki camlı çerçeve ile, düştüğüm gün de bana yardım etmiştin Tanrım. Yoksa kendi kendime nasıl kalkardım, düştüğüm yerden.
Bohçadan çıkardığım çarşafların yarısını balkon kapısının altına sıkıştırdım. Kolay mı yaptım sanıyorsun Tanrım. Artık benim yaşımda hiçbir şey kolay olmuyor. Çarşafların diğer yarısını da ayağıma dolandırmadan, üzerine basmadan, tepetaklak olmadan aşağıya indirdim. Sayende Tanrım. Sayende.
Çarşafla yerdeki suyu alacak, sonra leğene sıkacaktım. Ve bunu birkaç kez tekrarlayacaktım. Ama benim parmaklarım çok ağrıyor Tanrım. Tabii senin bundan haberin yok. Çünkü ben hiç şikâyet etmem, aksine içinde bulunduğum duruma hep şükrederim. Beterin beteri var, değil mi Tanrım?
Üsküdar’daki evimizin tabanı da ahşaptı. Yardımcımız Esma Hanım Arap sabunlu bezi yere koyar topuğu ile ovardı. Ev misler gibi kokardı. Rabıta tahtası da kehribar gibi sapsarı olurdu.
Ben de yeri ayağımla kuruladım Tanrım. O ıslanınca öteki çarşafı aldım. O da ıslanınca öbürünü. Sonra onları çamaşır makinesinde yıkadım. Bu makineleri icat edenlere nasıl dua ediyorum bilemezsin Tanrım. Çünkü benim büyüklerim ve onların yaşıtları çamaşırı elleriyle yıkarlardı Tanrım.
Üsküdar’daki evimizin mutfağı alt kattaydı. Çamaşır orada yıkanırdı. Mutfakta davlumbazlı bir ocak, bir maltız, bir de primüs vardı. Ocakta odun, maltızda kok kömürü yanardı. Primüs gazla çalışırdı. Primüsün bir iğnesi olurdu. Onunla pompalandıktan sonra gaz yukarı çıkar, kibritle yakılırdı. İğnenin ucu kırılınca hanımların eli ayağı dururdu. Hemen evdeki çocuk bakkala koşturulurdu.
Çamaşır kalıp sabunla yıkanır, sonra sodalı suda kaynatılır, daha sonra da çivitlenirdi. Çamaşırın yıkanması bir gün sürer, ardından üç gün sırt üstü yatılırdı. Sonra sıra ütüye gelirdi. Ütü, odun kömürüyle yapılırdı.
Duvardaki afişi indirdim. Rutubetten zarar görmesin diye. O afişi çok severim Tanrım. Toprağı bol olsun sevgili dostum Wolfgang Kappis’in Gorbon Sanat Galerisi’nde 1990 yılında açtığı sergisinin afişidir. Ve o afişteki “Kız Portre” Hans ve İlknur Himmelsbach’ın evindedir.
![]() |
Kız Portre, Japon kâğıdı. Sulu boya 26x26. |
İyi ki gözüm o afişe takıldı Tanrım. Arkadaşım beni hâlâ aramamıştı. Yoksa başına bir iş mi gelmişti?
Bir elimde mum, bir elimde telefon defteri, kulağım ile omuzumun arasında da ahize. Yaşam gerçekten zor. Hatta çok zor Tanrım. Sen bunu bilmezsin. Nereden bileceksin. Sen yukarıda rahat rahat oturuyorsun. Biz aşağıdakiler çok zorlanıyoruz Tanrım. Çok.
Neyse arkadaşım evine varmıştı. Varmıştı ama o karanlıkta ve o sağanakta acaba nasıl varmıştı? Belki bir gün sana kendisi anlatır Tanrım.
Evdeki mumlar bitmek üzereydi ki elektrik geldi. Gene başıma gelenlere şükrettim Tanrım. Ya Oasis’te, o çok beğendiğim, küçücük sinemaların cazibesine kapılıp, şurada bir film seyredelim demiş olsaydım? Evi sel götürecekti.
Bugüne kadar içeri hiç yağmur girmeyen evime, o gün ne olmuştu da girivermişti? Çünkü otuz senedir diklemesine yağan yağmur, pencerelerimin içindeki saksılarımı bile ıslatmayan yağmur, o gün döne döne yağmıştı. Savrula savrula. Görenler böyle dedi Tanrım.
Tanrım o akşam çektiklerim için gene de sana teşekkür ettim. Niçin teşekkür ettim biliyor musun? Bu olay ben Bodrum’dayken olmuştu ve ben deneyim sahibi olmuştum. İstanbul’a döneceğim gün geldiğinde nasıl tedbir alacağımı artık biliyordum. Böyle düşündüğüm için beni çok ayıpladın, değil mi Tanrım. Çünkü sadece bir tek deneyim yeterli miydi öğrenmem için. Kim bilir daha kaç fırın ekmek yemem lazımdı adam olmam için.
Ertesi günü Dereyolu’nda dükkânı olan, ama ne yazık ki artık hayatta olmayan, Ahmet Usta’nın dükkanına gittim. Oğlundan rica ettim. Bana bir karış yüksekliğinde iki sünger kesti. Birini orta kattaki kapının altına, diğerini de teras kapısının altına koydum. Tabii önce koca koca çarşafları kapının altına sıkıştırdım. Süngerleri de önüne koydum. Ahmet Usta’nın oğlu böyle tarif etti.
3 Kasım sabahı huzur içinde İstanbul’a döndüm.
18 Kasım Pazar günü öğlene doğru Gülören Sır aradı beni. O sabah Çilek Sokak’tan gürül gürül denize akan sel, elli yıldır yapmadığını yapmış, komşumun evine girmişti. Çok üzüldüm. Gülören, kendi evini temizledikten sonra acaba komşumun evi nasıl diye merak etmiş. Tanrım her zaman söylerim iyi komşu akrabadan iyidir. Ona bıraktığım anahtarla evimin kapısını açtığında vaziyet - i umumiye bir öncekinin tıpkı eşiymiş. Yani orta kattaki balkon kapısının altına sıkıştırdığım o kocaman çarşaflara ve de kalın süngere rağmen yağmur içeri girmiş, rabıta tahtalarının arasından, aşağıya akmış.
Tanrım görüyorsan, değil mi? Süper lüks binaların yapıldığı Türkiye’nin gözdesi Bodrum’da elektrikler kesiliyor, çamurlu sular evlerin içine giriyor ve bunlar 21. yüzyılda oluyor.
Acaba niçin oluyor? Ben biliyorum Tanrım niçin olduğunu. 1979 yılında Kumbahçe Mahallesi’nde ev yaparken bazı geceler sevgili komşularım Hakkı ve Kibare Uslu ile onların Umurça’daki akrabalarına giderdik. Dereyolu’ndan. Yerde koca koca taşlar. Hakkı bey önde elinde fener. Biz Kibare ile kol kola. Arkada.
O zaman da yağmur yağardı Tanrım. Ama yağan yağmur o koca taşların arasından süzülerek toprağa inerdi. Sonra o kocaman taşlı Dereyolu yok oldu. Acaba nereye gitti? Asfaltın altında kaldı Tanrım, asfaltın altında. Bu yetmezmiş gibi yolun sağındaki solundaki ağaçlar kesildi. Beton evler yapıldı. Taş duvarlar örüldü.
Yağmur yağdığı zaman yukarıdan gelen sel suları, asfaltın üzerinden Azmakbaşı’na akmaya başladı. Hele bir seferinde köprünün üzerinde yürüyenler az kalsın sele kapılıp denize döküleceklerdi.
Peki ama Tanrım o Dereyolu asfaltlanırken mimarlar, mühendisler, imar müdürleri, teknik elemanlar, ustalar ve özellikle Bodrumlular ne yaptı? Hiçbir şey.
Yarımada Gazetesi’nde okuduğuma göre, yağmur suyu kanalları genişletiliyormuş. Elektrik şebekesi yer altına alınıyormuş. Tanrım, lütfen, yetkililere sorar mısın, akılları şimdi mi başlarına gelmiş. Acaba bunca yıldır neden yapmamışlar?
İstanbul’da açılan Lüks Eşya Fuarı’nda Bodrum’da inşa edilen Milyon Dolarlık lüks villalar kapışılmış Tanrım. On dokuz villadan ellerinde sadece üç tanecik kalmış. Bu yazı Yarımada’da çıkana kadar onlar da satılır herhalde. Belki satılmıştır bile. Çok merak ediyorum Tanrım. Acaba bu Milyon Dolarlık villaların donatımına mevcut elektrik şebekesi yetecek mi?
Villa sahiplerinin gözlerini korkutmak gibi olmasın ama o günlerin birinde Torba’da elektrikler kesildi. Tam on saat. Habersiz. Ve arkadaşımın yeni aldığı dizüstü bilgisayar kilitlendi. Sonra neler olduğunu belki bir gün kendisi yazar Tanrım.
Biliyorsun Tanrım ben seninle çok sohbet ederim. Hatta dertleşirim. Zaman zaman da senden istekte bulunurum. Az da olsa verirsin Tanrım. Ama şimdi isteyeceklerimin hepsini ver Tanrım. Hepsini.
Bize akıl ver, fikir ver, sağduyu ver. Bize vatan sevgisi, insan sevgisi, ağaç sevgisi, hayvan sevgisi ver. Bize dirlik düzenlik ver. Bize kardeşlik ver. Bize anlayış ver, hoşgörü ver. Bize doğruluk, dürüstlük ver. Bize iyi yöneticiler ver. Ver Tanrım. Ver. Ver. Ver.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder