“Bir zamanlar çok sık giderdim. Ama artık gidemiyorum. Çok özledim” dedim.
“Gitme, et kokuyor” dedi. Halbuki bir zamanlar parfüm kokardı Beyoğlu.
Yaz aylarında İstanbul’a tatil için gelirdim. Gelir gelmez de aklıma ilk düşen yer Beyoğlu olurdu. 11 pont beyaz ayakkabılarım, Ankara’da “Hikmet-Haşmet’lerden aldığım (Ciciannemin ‘Beşiktaş sarayı’ diye isim koyduğu) beyaz çantam, terzi Melahat Yeşilada’nın diktiği, annemin ceplerini yeşil ipliklerle işlediği bej keten elbisem, elimde eldivenim, başımda şapkamla Beyoğlu’na çıkardım. Böyle denirdi: Beyoğlu’na gidilmez, Beyoğlu’na çıkılırdı.
Okul tatillerinde geldiğim Beyoğlu ile memur olduktan sonra gittiğim Beyoğlu tabii ki aynı değildi. Örneğin, eskiden kapısının önünden geçerdim. Sonra kapısından içeri girdim. İstanbul’da Beyaz Rusların açtığı birkaç yerden biriydi Rejans.
(Rejans: Fransızcada Görgü ve Nezaket, Rusçada Kral Naipliği manasına geliyormuş).

Daha ziyade gayrimüslim vatandaşlarımız gelirdi oraya. Terbiyeli, görgülü, alçak sesle konuşan saygılı insanlardı. Ki onların çoğunun civarda iş yerleri vardı. Özellikle yaz aylarında Prens Adaları dediğimiz Kınalı, Burgaz, Heybeli ve Büyükada’da otururlardı. O yıllarda Cumartesileri yarım gün çalışılırdı. Öğle vakti evlerine gitmeden önce yemek yemeğe gelirlerdi Rejans’a.
Rejans kendine özgü bir yerdi. Yukarıda iki kahverengi ahşap balkon vardı. Aşağıda ise kahverengi ahşap masalar ve iskemleler. Eski yıllarda yukarıda Balalayka ile Rus halk şarkıları çalınırmış. Ahşap bir evde doğup büyüdüğüm için ahşabı her zaman çok sevmişimdir. Belki de ondandır, Rejans’ın iç mimarisi hoşuma giderdi.
Güler yüzlü bir personel sizi kapıda karşılardı. Nerede oturmak istediğinizi sorar, dörder kişilik masalardan birine buyur ederdi. Kasada yaşlı, ama hâlâ güzel, sarışın bir hanım otururdu. Ben Rus kızların garsonluk yaptığı zamanı bilmiyorum.
Çok değişik bir mutfağı vardı. Rus kültürü ile yapılmış yemekler olduğu için bana daha da değişik gelirdi. Yemekler hem lezzetli hem de şöhretliydi. Bu “şöhretliydi” sözcüğünü bilerek kullandım. Çünkü benim ailemde de sofraya kayık tabağında gelen yemekler her zaman şöhretli olurdu.
Antre (giriş ya da başlangıç) olarak iki parmak eninde ve boyunda Piroşki adında bir börek sunarlardı. İçi kıymalı. Çok ama çok lezzetliydi. Hani derler ya tadı hâlâ damağımda. İşte öyle.
Sığır eti (but), pancar, patates, havuç, lahana, dereotu, tereyağ ve ekşi krema ile yapılan Türkçe’de Borç dediğimiz Borscht çorbası ile ünlüydü Rejans. Sonra ana yemek gelirdi. Ben, her gidişimde, Böf (Boeuf) Straganof yerdim. Jülyen (Julienne, ince uzun) doğranmış sığır eti, kibrit inceliğinde kızartılmış patatesi, kreması ve sosu ile çok özel bir yemekti Boeuf Straganof.
Aslında bir Fransız yemeği olan Boeuf Straganof, adı Straganof olan bir Rus ahçı tarafından yaratıldığı için bu ismi almış. Öğrenmenin yaşı yok. Tanrım’a her zaman teşekkür etmişimdir. Bana bu öğrenme aşkını verdiği ve hâlâ geri almadığı için.
Kabataş’ta oturduğum apartman çok dik bir yokuşun üzerindeydi. Zaten o semt hep yokuştu. Beyoğlu’na gitmek için ya çok basamaklı bir merdiveni çıkmak, ya da dik bir yokuşu tırmanmak gerekirdi. Genelde yokuşlu yoldan gider, merdivenli yoldan gelirdim.
Bazen de otobüse biner, Karaköy'de iner, Tünel'le Beyoğlu’na çıkardım.
İstiklal Caddesi'ni bir baştan bir başa yürümek hoşuma giderdi. Gerçi ne Markiz vardı ne de masaların birinde oturan Haldun Taner. Rebul de eski Rebul değildi. Anglidis oradan taşınmıştı. Çiçek Pasajı'nın girişinde buzlu badem hâlâ satılıyordu ama taze hünnap artık yoktu. Hacı Salih, küçülmüş, bir pasajın içine girmişti. Tokatlıyan ve Degüstasyon kapanmıştı. Nisuaz'ın ise kendisi değil ancak maketi bir bankanın vitrinini süslüyordu. Ama ben gene de kendimi mutlu edecek bir şeyler bulurdum İstiklal Caddesi'nde. Örneğin, sayıları çok azalmış olsa da eski binaları seyrederdim.
Günümüzde insanlar eski zamanları anlatırlarken, "Giyinir kuşanır Beyoğlu'na öyle çıkardık" diyorlar. Aslında o tarihlerde zaten herkes giyimliydi. Yalnız Beyoğlu'na çıkarken değil, nereye giderlerse gitsinler giyimlerine özen gösterirlerdi. Erkekler takım elbiseli, kravatlı ve traşlı, kadınlar şapkalı ve eldivenli, ayakkabılar da kösele tabanlıydı.
Belki, herkes Pera Palas’ta kalamazdı. Lebon’da çay içemezdi. Paçakakis'ten ayakkabı, Lyon'dan kumaş, Beyker'den palto alamazdı. Ama herkes şehirliydi. Yalnız giyimleriyle değil, davranışlarıyla da.
Beyoğlu demek biraz da Emek Sineması demekti. Emek Sineması ünlü Cercle d'Orient (Serkidoryan) binasındaydı. Emek Sineması'nın büyük bir fuayesi, çok büyük bir salonu vardı. Her şeyden önce düz ayaktı. Kaliteli filmler oynardı. Özellikle Sinema Günleri'nde.
Filmlerin ilk gecelerinde orada bulunmak hoşuma giderdi. İstanbul'un şık hanımları, şık beyleri gelirdi. Onlarla beraber olmak bana keyif verirdi. İstanbul'da olduğumu hissederdim. Hatta bir kez, Lale Mansur’un davetlisi olarak kırmızı halıda yürümüştüm. Eğer doğru hatırlıyorsam Şener Şen ile birlikte oynadığı "Amerikalı" filmi idi.
Beyoğlu’nda 1950’den beri var olan bir de İnci Pastanesi vardı. Emek Sineması ile aynı binadaydı. İnci Pastanesi’nde bir Profiterol yer, çıkarken gözüm ikincisinde kalırdı.
Sık sık Balık Pazarı'na gider alışveriş yapardım. Sebzenin, meyvenin ve balığın en tazesi orada olurdu. Esnaf hâlâ terbiyeliydi. Teşekkür ederler, "Bereket versin" derlerdi. Bazen ayak üstü midye tava yerdim. Bazen bir masaya oturur bira içerdim. Bazen de arkadaşlarımla sokak aralarındaki meyhanelere giderdim. Kimse kimseyi rahatsız etmezdi.
Bahri Kılıç’ı o yıllarda tanıdım. Balık Pazarı’nda Dudu Odaları Sokağı’nda açtıkları aktar dükkanının adı Bünsa idi. Beş kardeşin baş harflerinden oluşuyordu Bünsa. (Bahri, Ümit, Nevzat, Savaş, Atıf.) Başka ürünlerin yanında kendi imalatları olan Bünsa mamüllerini de satarlardı. Kabuklu pirinci ilk kez orada görmüştüm. Ginseng, Polen ve Karakovan Balı ve diğerlerini orada tanıdım.
Bünsa, cam kavanozlarda, teneke kutularda, küçük torbalarda ya da büyük çuvallarda onlarca baharatın, otların, doğal ürünlerin satıldığı bir yerdi. Bahri Bey, her birinin ne işe yaradığını çok iyi bilirdi ve hiç bıkmadan, usanmadan tekrar tekrar anlatırdı. Bahri Bey’e derdinizi söylediğinizde o size muhakkak bir çözüm bulurdu. Birkaç tohumu bir araya getirir, tarifini yapar, elinize verirdi.
Dükkân çok küçüktü ama ben her zaman oturacak bir çuval üstü bulurdum. Hangi saatte gidersem gideyim muhakkak tanınmış bir yazar, bir sanatçı, bir gazeteci ile karşılaşırdım. Daha ziyade Çinliler gelirdi. Çünkü o yıllarda bugün kullandığımız ürünlerin hiçbirini bilmezdik. Çinlilerin aldıklarına merakla bakardım. Sonra ne işe yaradıklarını Bahri Bey’e sorardım.
Yoga, Alternatif Tıp ve Sağlıklı Beslenme üzerine kitap ve makale yazmış olan sevgili arkadaşım Müheyya İzer’i ve İzmir, Ankara, İstanbul’da açtığı Güzellik Enstitüleri ile haklı bir saygınlık kazanmış olan sevgili dostum Madame Janine Karaşahin’i o dükkânın müdavimi yapmıştım.
Bahri bey Balık Pazarı’ndaki Bünsa’yı kapattıktan sonra 1999 yılında Beşiktaş çarşısına gitti. Gürün Pasajı’nın içinde bir dükkân açtı. Müşterilerine engin bilgisiyle hizmet vermeye devam ediyor.
Vakko'nun ikinci katında resim sergisi olurdu. Vakko bana bu sergiler için davetiye gönderirdi. Genelde açılışlara gitmezdim. Çok kalabalık olurdu.
Günlerden bir gün resim sergisi gezmek için değil de elbise almak için gittim Vakko'ya. Bunu ilk kez yapıyordum. Kaçıncı kattı hatırlamıyorum. Satış elemanı yoktu. Sevindim. Rahat rahat elbiselere bakabilecektim. Kısa bir süre sonra sorumlu hanım geldi. Beni uzaktan şöyle bir süzdü. Beğenmedi.
Derken büyükanne, anne ve çocuktan oluşan üçlü bir aile geldi. "Eyvah" dedim. "Beni beğenmeyen bu aileyi hiç beğenmez." Ama tam tersi oldu. Satış elemanı yanlarına gitti. Önce sitem etti. Çoktan görünmedikleri için. Sonra ne içmek istediklerini sordu. Büyükanne kola, anne soda istedi. Çocuk için de gazoz uygun bulundu. Satış elemanı, siparişi vermek için uzaklaşırken gözünün ucu ile bana baktı. Bir tereddüt geçirdi. Ama hayır. Bana sormadı. Böylece Bay Vitali Hakko'yu büyük bir masraftan kurtarmış oldu.
Tiyatrolar, sinemalar, resim sergileri, kitapçılar, kahve içilecek yerler ve ara sokaklar. Hepsi oradaydı. İstanbul'un tadına varmak için İstanbul'un merkezinde yaşamak şarttı. Taksim İstanbul'un merkeziydi. Cuma akşamları AKM'deki konserler. Yaz akşamları Açıkhava Tiyatrosu'ndaki konserler. İstanbul Festivali sırasında Aya İrini'deki konserler, Cumartesi günleri Emirgan Beyaz Köşk'teki konserler... Çok güzel yaşadım.
Her yer gibi İstanbul da değişime uğradı. En büyük değişim insanlarda oldu. Özellikle kılık kıyafetlerinde.
2016 yılının 7 Kasım akşamı Yunanistan Başkonsolosluğu’nda Sismanoglio Megaro binasında İstanbul Kadın Müzesi’nin hazırladığı ve Küratörü Meral AKKENT olan “KADINLARIN ÜNİVERSİTEDE 100 YILI – İNAS DARÜLFÜNUNU / KADIN ÜNİVERSİTESİ 1914 – 1919” sergisi nedeniyle bir davet vardı. Ve ben o sergiye çağrılıydım.
Mümkün olduğunca az yürümem gerekiyordu. Arabayı aziz dostum Reiki Master Ali Murat Güldoğan kullanıyordu. Tarlabaşı’ndan Balo sokağına girdik. İstiklâl Caddesi’nin köşesinde ben arabadan indim. Murat Hoca arabayı park etmeye gitti. Davetin yapıldığı Şişmanoğlu binası 50 metre ötedeydi.
Yavaş yavaş yürürken ve sağımdan solumdan geçen insanlardan kendimi korumaya çalışırken karşıdan gelen 15-16 yaşlarında bir delikanlı bana baktı ve hayretle, “Abla senin burada ne işin var?” dedi.
Delikanlı böyle düşünmekte haklıydı. Çünkü çok özensiz kıyafetlilerin çoğunlukta olduğu, gürültülü bir Beyoğlu akşamında, ben siyah tayyör, siyah şapka, siyah çanta, siyah çorap, siyah ayakkabı ve siyah baston ile kural dışı bir görüntü sergiliyordum.
İçimden Delikanlının yanağını okşamak geldi ama yapamadım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder