Cevat Şakir, bir akşam vakti, jandarmalar eşliğinde, sürgün olarak gelir Bodrum'a. Milas'tan Bodrum'a kadar yürümüştür. Aslında jandarmalara, postacıya ve diğer yolculara verildiği gibi ona da at verilmiştir.
Ama at eyersizdir. Bozuk yolda eğersiz at üzerinde gitmek zor gelir. Attan iner.
***
Saatler sonra yokuş başına varırlar ve Bodrum görünür.
Tam yokuşu inmeğe başladıkları sırada jandarmalar, "şehre ve hükümet dairesine geliyoruz. Böyle yayan gitmek olmaz, atın üstünde dik oturarak şanla girmek gerek" derler ve Cevat Şakir'i zorla ata bindirirler.
Önce Jandarma Komutanına sonra da Kaymakama giderler.
Kaymakam, Vali Bey’in emriyle şehir hudutları içinde serbest kalacağını söyler.
Bu haber üzerine çok sevinmesi gerekirken yorgunluktan oturduğu yere çöküverir ve ağzından zayıf bir sesle, "teşekkür ederim" çıkar. Ancak kahve ve sigara içtikten sonra biraz kendine gelir.
***
Kaymakama bir ev kiralamak istediğini söyler.
Kaymakam, "deniz kıyısında bir ev varmış gidip görelim" der.
Bodrum'un dar sokaklarından geçerek evin önüne gelirler.
Evin sahibi de gelir.
Kaymakamla evsahibi birbirlerinin kulağına bir şeyler söyler.
Cevat Şakir merakla bekler.
Sonunda, Kaymakam, Cevat Şakir'e döner, ciddi bir yüzle, "kirası yirmi beş" der.
Cevat Şakir, "yirmi beş lira" gibi anlar.
Cebinde yirmi yedi - yirmi sekiz lira kadar bir para vardır.
Ama o kadar yorgundur ki, yatıp uyumaktan başka birşey düşünmediği için, yirmi beş lirayı hemen verir. Kaymakam, "Cevat bey, kira yirmi beş kuruş" der.
***
Kutu gibi beyaz badanalı evin sokağa açılan kapısından avluya girer. Avlunun tabanı kayrak taşlarıyla döşelidir. Sokak kapısını kapatır. Etrafına bakınır. Sokak kapısının tam karşısında, bir kapı daha vardır.
Kapıyı açar. Denizi görür. Çocukluğundan beri ilk defa hıçkıra hıçkıra ağlar ve diz üstü düşer.
Balıkçı, Mavi Sürgün kitabında bunları ne güzel anlatır.
![]() |
Cevat Şakir ve Ayşe Temiz o evin önünden geçerken. (Ayşe Temiz albümünden) |
Ben, ne yazık ki, Cevat Şakir'i tanımadım. Ama 25 kuruş aylık kira ile oturduğu evde, bir sabah, kahvaltı yaptım.
Sevgili İhsan Kudret, Paşa Tarlası'nda ev yaptırırken o evde kiracı olarak oturdu ve beni bir gün kahvaltıya davet etti.
O ev şimdi köfteci dükkanı.
***
Bu evin duvarında bir plaket vardı. Halikarnas Balıkçısı'nın bir zamanlar bu evde oturduğunu belgeliyordu.
Köfteci, dükkanı yeniden düzenlerken, o plaketi kaldırdı.
Müze'ye, Belediye'ye, ilgileneceğini umduğum herkese söyledim. Tabii köfteciye de. Bir faydası olmadı.
***
2008 yılının bir Eylül akşamında Nili Bilkur ve Ülker Erginsoy ile Sultanahmet Köftecisi’ne gittik. Yemekten sonra lokantanın sahibi Aydın Selbincek’e senelerdir beni üzen hatta zaman zaman isyan ettiren bu plaketten söz ettim.
Aydın bey beni dinlemekle yetindi.
Sevgili dostum Nili Bilkur, “vatandaşlık görevini yaptın, değil mi” dedi.
Ben de, gururla, “evet” dedim.
***
Ama bununla yetinmedim. Anılarımdan “Mavi Sürgün” bölümünü kopyaladım. Aydın beye vermek üzere ertesi gün Sultanahmet Köftecisi’ne tekrar gittim.
Konuşmaya Aydın Selbincek’i suçlayarak başlamak istemedim. "Sizden önceki köfteci tadilat sırasında tabelayı kaldırdı" dedim.
Aydın bey ise, "on beş yıldır buradayım. O tabelayı ben kaldırdım" dedi ve gerekçelerini sıraladı.
Örneğin, plaketi gören her müşteri evi gezmek istemiş. Tabii Aydın bey başa çıkamamış. "Müşteriye hizmet mi edecektim, yoksa evi mi gezdirecektim" dedi.
Tabii hepsi bu kadar değil. Aydın Bey çok uzun anlattı. Doğrusu adamcağıza hak verdim, bizim insanlarımızı çok iyi bildiğim için.
***
Aydın bey bir şey daha söyledi. "Ben, bu meydanda Cevat Şakir’i anmak için kokteyl vermeyi, her türlü ikramda bulunmayı çok istedim ve bunu herkese söyledim ama hiç kimse oralı olmadı" dedi.
Öyleyizdir. Konuşurken mangalda kül bırakmayız, “hadi” deyince yok oluruz.
***
Aydın bey, beni çok heyecanlandıran bir şey daha söyledi. "Binadaki tüm reklamları kaldıracağım. Yalnız taş bina olarak kalsın istiyorum" dedi. Ben de, "her sabah karşıdaki gazeteciden gazetemi alırken evi kaplayan yazılardan ve fotoğraflardan çok rahatsız oluyordum, sevindirdiniz beni" dedim.
Eve dönerken Aydın beyin anlattıklarını düşündüm ve karar verdim. Söylediklerini anılarıma kaydedecektim. Çünkü bunu yapmazsam Aydın beye haksızlık etmiş olacaktım.
***
Bodrum'u Cevat Şakir ağaçlandırmış, çiçeklendirmiştir.
Her şeyi tohumdan yaratmıştır.
Bunun için sırasında Akdeniz ülkelerine, sırasında Mısır Çarşısı’nın arkasındaki tohumculara başvurmuştur.
Bugün, gökyüzüne uzanan palmiyeler onun eseridir.
Dünyanın en güzel gölge ağacı Brezilyalı Bella Sombra'lar, kırmızı Bugainvellea'lar, Passiflora'lar, Kassiya'lar, Goyav'lar, Aberriyya'lar, Anona'lar, Akasyalar bize Cevat Şakir'den hatıradır.
Acaba bugün bu ağaçlardan hangileri hayattadır.
Bilmiyorum.
***
Cevat Şakir, Mavi Sürgün kitabında, "...nerede bir yabani çalı görsem, dibine tohum ekerdim" diyor.
Ve ekliyor, "Bodrum ve Güney Anadolu, narenciye yetiştirmesini bilmiyordu.
Harıl harıl anlatıyordum.
Bodrum'da ve köylerinde mandalina olarak ancak yedi - sekizyüz ağaç vardı.
Onların da çoğunu mübadeleden önce Rumlar dikmişti.
Limon, portakal ve mandalin ağaçları pek azdı.
Narenciye yetiştirimi hakkında üçyüz sayfaya yakın bir kitap yazdım.
El yazısı eser elden ele geçti ve sonunda kayboldu..."
***
Bodrum'da her yıl Balıkçı için anma günü yapılır.
Önce mezarı ziyaret edilir, sonra Bodrumlu balıkçılar - süngerciler anılarını anlatır.
Ne yazık ki bugün, Bodrum'a gezmek, eğlenmek, diskolarda sabahlamak, içki içip kendini dağıtmak için gelenlerin hiçbiri Cevat Şakir'i tanımaz.
Gölgesinde oturduğu ağacın kimin tarafından dikildiğini bilmez.
Merak da etmez.
Anlattığınız zaman da ilgilenmez.
***
1981 yılında Cevat Şakir Kabaağaçlı'nın, "Mezar ve Çevre Düzenlemesi Bağış Kampanyası" vardı. Tertip Komitesi'nden bir yazı aldım. Söz konusu düzenlemenin yapılabilmesi için açılacak sergiye sanatçılardan resim toplanması isteniyordu. Komite bu iş için beni de görevlendirmişti.
Başarılı bir kampanya oldu. Başvurduğum tüm sanatçılar, istisnasız, resim verdi. Bugün Bodrum'da Balıkçı'nın sade bir mezarı ve küçük bir müzesi var.
Ülkemiz edebiyatında önemli bir yere sahip bir çok kişi maalesef değeri bilinemiyor. Bunun sonucunda edebiyat alanında yetersiz nesillere sahip oluyoruz.
YanıtlaSil