14 Nisan 2010 Çarşamba

24.1 AKÇAKOCA

Biz Ankara’da yaşayanlar, yaz aylarında, İstanbul’dan başka bir yere gitmeyi bilmezdik. Sonra, nasıl oldu bilmiyorum, insanlar İstanbul’u bırakıp Akçakoca’ya gitmeye başladılar.

Her giden, özgürlükten, hoş görüden, sevecenlikten ve başka yerlerde tanık olmadıkları konukseverlikten söz ediyordu.

Aynı dönemde Amasra da gündemdeydi. Ama, belki de, Amasra’nın virajlı yolları ürkütüyordu insanları.

Herhalde Ankara’ya yakın olması Akçakoca’nın öne çıkmasında etken oldu.

***
Akçakoca’ya gitmek için önce Ankara’nın otobüs garajına gitmek gerekiyordu.

O yıllarda garaj ters bir yerdeydi. Garaj halkı da, garajda çalışan insanlar da, garajdaki otobüsler de bize yabancıydı.

Biz tren istasyonlarına alışıktık.

Benim garaj kültürüm Akçakoca’yla başladı.

***
Akçakoca’ya Düzce aktarmalı gidilirdi. Dönüşte de önce Düzce’ye gelinir, oradan Ankara otobüsüne binilirdi.

Düzce’de Saraçoğlu Otobüsleri’nin sahibi Orhan Saraç, beni otobüse bindirirken şoföre, "Olcay hanımı garajda bırakma. Evine kadar götür “ derdi ve 35 kişilik o koskoca otobüs beni gece yarısı Bankacı Sokak’taki evimin kapısına kadar getirirdi.

Bunun bir tek nedeni vardı. Anadolu insanının “sahiplenme” özelliği.

***
Akçakoca fındık tarlalarının kenarında bir kasabaydı.

Üniversiteli gençler bir dernek kurmuşlardı.

Dernek binası kasabanın tam ortasındaydı ve 24 saat açıktı. Gençler canla başla çalışırlardı. Her arzumuzu büyük bir özveri ile anında yerine getirirlerdi.

Akçakocalı da içtenlikle onlara yardımcı olurdu.

***
Fındık bahçelerine sahip olmaları ve kasabanın içinde bir findık kooperatifinin bulunması Akçakocalıyı tembel yapmıştı.

Akçakoca’ya ilk gittiğim günlerde kahvede oturan bir yerliye, “ne iş yaparsınız” diye sorduğumda, ‘onbir ay otururum, geri kalan zamanda da adam tutar fındık toplattırırım” demişti.

Yani adam oniki ay kahvede oturuyordu.

***
Bu kadar çok kahvede oturmaya alışık olan Akçakocalı, biz dışardan gelenler kahveden içeri girdiğimizde eğer oturacak yer bulamazsak, hemen masadan kalkıp bize yer verirdi.

Ben de onlarla beraber oturayım, yarenlik edeyim demezdi.

***
Karadeniz’in mevsiminin kısa olması, giderek insanların başka kıyı kentler keşfetmesi, Akçakocalının kazandığı parayı kendi yöresine harcamak yerine büyük kentlerde har vurup harman savurması giderek Akçakoca’nın yıldızını söndürdü.

Ben tam yedi yıl gittim Akçakoca’ya.

***
O yıllarda, Düzce’ye kadar karayolu fena değildi ama sonrası felaketti. Düzce’den Akçakoca’ya gitmek için bir cipe binilirdi. Yol, tozlu ve virajlıydı. Serde gençlik vardı. Giderken - gelirken çekilen sıkıntılar çabuk unutulurdu.

Hep aynı pansiyonda kalırdım. Ev sahiben Zehra hanım, ben dalından yemesini sevdiğim için dut ağacının hepsini silkeletmez, dalın birini ben gelene kadar bekletirdi.

***
Bir seferinde annemle beraber Gülten’i (Akbay) de götürdüm.

Annem Akçakoca’yı sevdi. Ama azgın dalgaların kıyıya çarptığı zaman çıkardığı monoton sesten rahatsız oldu. Bir daha gitmek istemedi.

Gülten ise Akçakoca’yı abarttığımı zannederdi. Geldi. Beğendi. Bir daha geldi.

***
Akçakoca sonra çok gelişti.

Yollar yapıldı.

Ulaşım kolaylaştı.

Oteller, moteller inşa edildi.

Her gelişme beraberinde yozlaşmayı da getirdiği için Akçakoca’nın eski havası kalmadı.

Sokaklarında mayolu kadın turistlerin rahatça dolaştığı, sokak kapılarının ardına kadar açık bırakıldığı, ilişkilerin menfaatsiz kurulduğu o uygar ortam giderek yok oldu.

Ve Akçakocalı gençlerin özveri ile yaşattığı dernek binasının hemen yanına bir polis kulübesi dikildi.

***
Benim birçok tanıdığım Akçakoca gibi Amasra gibi tatil yerlerinin tadına varınca kıyı kentlerde yazlık sahibi olma hevesine kapıldı. Kurulan kooperatifler bu masum arzuların gerçekleşmesinde etken oldu.

Dostlarım benim de bir yazlık sahibi olmamı istediler. Akıllar verdiler, yol gösterdiler, aracı oldular. Ben her seferinde, “ben büyük şehir insanıyım, küçük yerlerde yaşayamam” dedim.

İçtenlikle.

***
Aradan zaman geçti.

Bir gün hastalandım. 1974 yılının Ocak ayının son günleriydi. CENTO’da çalışırken, belimden başıma doğru sıcak bir alev çıktı. Fenalaştım. Beni eve gönderdiler. Yüksek ateşle iki hafta yattım. Grip tedavisi gördüm.

Hastalandığım gün, annem üç aydır zatürreeden yatıyordu. Ama analık işte. Beni ateşler içinde görünce yataktan kalktı ve 35 gün geceli - gündüzlü baktı.

Benim hasta olmama alışık olmayan CENTO çok üzüldü. Anneme bir araba tahsis etti. Her sabah saat 11.00’de şoför geldi annemin siparişlerini aldı ve getirdi.

Annem ancak beni ovmaya ve bana perhiz yemeği pişirmeğe yetişebiliyordu Bu nedenle bir de telefona koşamıyordu. CENTO’dan rica etti. Her gün bir kişi telefon etti. Benim sağlık bültenim o kişi tarafından meraklılarına duyuruldu.

Annem tüm arkadaşlarıma misafir kabul etmediğini ilan etti.

Çünkü telefon gibi kapıya da yetişemiyordu.

***
İkinci haftanın sonunda, annemin de doktoru olan sevgili Burhanettin Tezel, “Olcay bu iş artık benden çıktı, seni bir nörolog görsün” dedi.

Burhan’ın bunu dediği gün, ben duvarda yürüyen kara böcekler, tavanda gerilmiş siyah balık ağları, yatağımın yanında buzdan yapılmış çiçekler görüyordum.

New York’ta yaşayan ağabeyimin sınıf arkadaşı, Beyin Cerrahı, Dr. Zeki Ayhan Uygur’un ifadesiyle imagination (hayal görme) başlamıştı.

Aynı gün ilacımı yutmak için su içerken, su ağzımın kenarından aşağıya aktı.

O sırada ağabeyim İstanbul’dan telefon etmişti.

Durumu anlattım.

“Islık çal” dedi.

Çalamadım.

Sağ yüzümün paralize olduğu anlaşıldı.

Evet! Bana bir nörolog lazımdı.

Lazımdı da nereden bulacaktım?

***
CENTO’da birlikte çalıştığım sevgili Alev (Kınıklı), Genelkurmay Başkanı Org. Semih Sancar ve ailesinin yakın dostu idi. Sancar ailesinin oğlu bir grip geçiriyordu. Yalnız biraz değişik bir gripti. Örneğin delikanlı ayağa kalktığı zaman iskanbil kağıdı gibi devriliyordu. Bir türlü teşhis konamıyordu. Sonunda Org. Sancar’ın eşi Vefika hanım, kız kardeşini, oğlunu ve bir doktoru yanına alarak İngiltere’ye gitti.

Alev bana hemen her gün bu hastalığın seyrini anlatıyordu. Ben ilgiyle dinliyor, ayrıca çocuğun haline de çok üzülüyordum.

Biz tam onların İngiltere’den döndükleri gün bir nörolog aramaya başlamıştık.

***
O akşam Alev Org. Semih Sancar’ların evine gittiğinde aile ile birlikte İngiltere’ye giden Prof. Dr. Nihat Balkır da oradaymış.

Alev benim durumumu anlatmış. Çünkü Sancar ailesinin oğlunun durumu ile benim durumum arasında bir benzerlik vardı. Ben de ayağa kalktığımda iskambil kağıdı gibi devriliyordum.

***
Prof. Balkır, “Oktay benim arkadaşım, ben onun kardeşiyle hiç ilgilenmez miyim” demiş.

Alev, daha o gece bize müjdeyi verdi.

Biz acaba ne zaman gelir diye merak ederken ertesi günü kapı çalındı.

Prof. Balkır geldi.

Prof. Balkır, Gülhane Askeri Tıp Akademisi Nöroloji Kliniği Direktörü idi. Beni güzelce muayene etti ve “muhtemelen virütik bir Meningo Ansefalit. Beyin ve beyin zarlarını tutmuş. Hastalık nekahet devrine girmiş. Yüzünüzün de sekel (iz) bırakmadan düzeleceğini kuvvetle ümit ediyorum “ dedi.

***
Tabii Prof. Balkır’ın geldiği gün hastalığın nekahet devrine girmiş olmasının nedeni, Dr.Burhanettin Tezel’in iki hafta süren çok başarılı grip tedavisiydi.

Burhan’ın diğer bir başarısı ise bizi bir nörolog bulmamız için uyarmış olmasıydı.

Böylece ben iyi bir doktorun tedavisinden diğer iyi bir doktorun tedavisine hiç zaman kaybetmeden geçmiş oldum.

Prof. Balkır benim beyin gribi hastalığımı, Neuvitan, Bekaljin L ve Dekort ilaçları ile iki haftada kontrol altına aldı.

***
Yüzümün durumuna çok üzülüyordum.

Annem üzülmesin diye gizli gizli ağlıyordum.

Annem, kendisinin de aynı şeyi yaptığını “gözünün yaşını içine akıttığını” ben iyileştikten çok sonra söylemişti.

***
Hiç aynaya bakmadığım halde, görüntümün çok çirkin olduğunu biliyordum.

Çünkü, yemek yerken ağzım sağa sola kayıyor ve dilim lokmayı döndüremiyordu.

Sanki karşımda biri varmış da o çirkin manzarayı görecekmiş gibi ağzımı kağıt peçeteyle kapatıyordum.

Bu durumda bile, “böyle yaşamaktansa ölmek daha iyidir” demedim.

Aksine içinde bulunduğum durumla yaşamanın yollarını aradım.

Sonunda buldum.

CENTO’nun resmi yemek davetlerini kabul etmeyecektim.

***
Ayrıca, ben kim oluyordum da, “büyük şehir insanıyım, küçük yerlerde oturmam” diye kocaman laflar ediyordum.

İsviçre’de geçirdiğim trafik kazası ve bu kez geçirmekte olduğum beyin gribi, hayatın pürüzsüz geçmeyeceğini gösteriyordu.

Kimbilir başıma daha neler gelecekti.

***
Ayağa kalkınca ilk işim Demre’de arsa olmak oldu.

Türkiye’nin, o yıllarda, en uçsuz bucaksız, hatta yolsuz bir yerinde geleceğimin temellerini atacaktım.

Ama insan kararlarını, çoğunlukla, içinde bulunduuğu ruh halinin tesiriyle alıyor.

Bir süre sonra o ruh hali uçup gidiyor.

O büyük kararlar da anlamını yitiriyor.

Başkalarında da böyle mi oluyor bilmiyorum.

Ama bende böyle oldu.

Akçakoca anılarda kaldı.

Bir sahil kasabasında herkesten ve her şeyden uzak olma kararı Demre’de, daha başlamadan, bitti

Hayatı dolu dizgin yaşama arzusu Bodrum’da gerçekleşti.



Akçakoca böyleydi. Acaba şimdi nasıl?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder