8 Nisan 2010 Perşembe

25.3.4.1 TAHRAN -1961 (EKONOMİK KOMİTE TOPLANTISI)

Yurtdışına ilk kez 1961 yılında gittim. Uçağa ilk kez o yolculukta bindim. PANAM uçağı idi. Görevle Tahran'a gidiyordum. CENTO'da Halkla İlişkiler kısmında çalışıyordum.

Hem ilk kez yurtdışına gitmenin heyecanı, hem ilk kez uçağa binmenin korkusu, hem de ilk kez dünyayı yukarıdan görmenin şaşkınlığından olacak hostesin elindeki yemek tepsisi ile başımda beklediğini fark etmedim.

Hemen davranamadığım için olsa gerek biraz sert bir sesle, "masanı aç" dedi. Etrafıma bakındım. Masaya benzer bir şey göremedim. Ben gecikince bu kez biraz daha sert, "masanı aç" dedi.

Önce utanır gibi oldum. Sonra, "Niye utanıyorum?" dedim. Ve hostese, aynen onun sertliğinde, "Ben ilk kez uçağa biniyorum, masanın nasıl açılacağını bilmiyorum, sen aç" dedim.

Meğer masa tam karşımda, önümdeki koltuğun arkasında duruyormuş.

Hostes, düğmesinden tutup çekince masa kucağıma iniverdi. Tepsiyi hostesin elinden aldım, masanın üzerine koydum. Koltukta şöyle bir doğruldum. İlk kez uçakta yemek yiyecektim. Paketleri teker teker açtım. Acaba neler vardı?

Salad with Seafood

Breast of Chicken in Champagne Sauce, Glazed Carrots

Dessert

Coffee

28 Kasım 1961 gecesi PANAM uçağında, yani ilk uçak yolculuğumda, "Menü" böyleydi.

Şarabı kendim seçecektim ve kurala göre parasını ben ödeyecektim.

Hostese beyaz Fransız şarabı istediğimi söyledim. Yemeğimi afiyetle yedim, şarabımı içtim ve Menü kartını çantama koydum.

Eğer dışı dünya haritalı, içi yiyecek dolu, cicili bicili kartı çantama koymasaydım bunca yıl sonra ne yediğimi nasıl hatırlayabilirdim?

***
Tahran'da Park Otel'de kaldık. Zaten ondan sonraki gidişlerimizde de hep Park Otel'de kaldık. Merkezi bir yerdeydi.

Belki de onun için.

Karargahımız Officers' Club'dı, yani Orduevi.

Ankara'da Sıhhiye'deki Orduevi'nin önünden geçerken içeride solgun ışıklar yanardı ve sanki camları hiç silinmiyormuş gibi bir görüntü verirdi. Pencere önünde emekli subaylar otururdu. Annem pek üzülürdü. "Başkent Ankara'ya bu Orduevi hiç yakışmıyor" derdi.

Halbuki Tahran'daki Orduevi yerlere serilmiş sigara kağıdı inceliğindeki halıları ve muhteşem avizeleri ile bir saray görünümündeydi.

Şah, kendi güvenliği için orduyu iyi besliyor, subaylara iyi maaş veriyordu.

Buna rağmen, Muhafız Alayı, yani ordu, ilerideki yıllarda, Şah'a sık sık darbe girişiminde bulunacaktı.

***
Gülistan Sarayı'nı gezmeğe gitmiştik. Aramızda İngiliz sekreter hanımlar vardı. Gördükleri ihtişam karşısında çok şaşırmışlar, özellikle tavandan sarkan avizeden çok etkilenmişlerdi. Bunu dile getirdiklerinde rehber, o avizenin çok daha güzelinin İstanbul'da Dolmabahçe Sarayı'nda olduğunu söylemişti.

Yıllar sonra, 1999'da, Dolmabahçe Sarayı'nı gezerken bizi gezdiren rehbere bunu anlatmıştım.

Gülistan Sarayı'ndaki Tavus Tahtı'nın her tarafı irili ufaklı, renkli, çok değerli taşlarla süslenmişti. Yalnız oturulan yer değil, ayak basılan yer de aynı kıymetli taşlarla doluydu.

Şah, Süreyya ile düğün gecesi bu tahtta oturmuştu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder