Anı yazmak roman yazmaya benzemiyor. Eğer bu yazdıklarım roman olsaydı ve nokta konduğu gün yayıncıya teslim edilseydi ağabeyim kitabımda canlı kalacaktı.
1995'te yazmaya başladığım ve hâlâ yazmayı sürdürdüğüm anılarımın içine hemen her gün yeni bir sayfa giriyor. Acaba bu anılar hiç bitmeyecek mi, yaşadığım sürece devam mı edecek, yoksa ben bu yazma işini çok mu sevdim?
***
Ben Günlük tutarım. O gün ne yaptım, kimler aradı veya geldi, ben kimleri aradım, kimlere posta gönderdim gibi kısa notlar düşerim günlüğüme. Bu notların bana çok yararı olur. Hem hatırlamak hem de zamanı tayin etmek açısından fayda sağlar. Hele benim gibi yaşı ilerlemiş ve bunun gereği yakın geçmişi çabuk unutan biri için bu notlar bir kurtarıcıdır.
Bu iş için, yeni yıla girmeden bir kaç gün önce orta boy bir ajanda alırım. İlk iş olarak o yıl içinde kimlerin doğum gününü kutlayacaksam onların isimlerini kırmızı kalemle yazarım. Bu sayede kimsenin doğum gününü unutmam.
Ağabeyim, doğum günlerini nasıl hatırladığımı hep merak ederdi. Ajandama yazdığımı söylerdim. "Ben de öyle yapayım" derdi. Ama yapmazdı.
2000 yılında bir gün telefon etti. "Ben de ajanda aldım. Söyle bakalım" dedi. Ben söyledim, o yazdı. Galiba bu kez de ajandasının sayfalarını çevirmeyi unuttu. Çünkü her yıl olduğu gibi o yıl da doğum günümü kutlamadı. Artık giderek bu aramızda bir gülüşme vesilesi oldu.
***
2001 yılına girdiğimizde, geriye doğru dört yılın ajandasını attım. Sadece 2000 yılını tuttum. Çünkü ajandalar artık dolapta fazla yer tutmaya başlamışlardı. Yoksa kolay kolay bir şey atmam.
Ama bugün pişmanım. Çünkü bana bir tarih lazım. Diyelim ki 1999 yılı. Aylardan Mayıs. Kız kardeşim Hatice (Mualla) ile ağabeyimin çalıştığı işyerine gittik. Tabii önceden haber verdik. Böylece ağabeyim kalacağımız kısa süre zarfında bize peş peşe yedireceği ve bu vesile ile kendisinin de yiyeceği her türlü zararlı şeyi buzdolabına istif etme olanağını bulmuş oldu.
Ağabeyime gitmek isteyişimin iki önemli nedeni vardı.
Birincisi ailenin köklerini yazarken Ebe Saadet hanımla ilgili araştırma yapmış ve kadın - doğum konusunda çok belge toplamıştım. Bunların bir kısmını kullanmış bir kısmını da mesleği gereği ağabeyime vermek istemiştim.
İkincisi ise anılarımdaki ağabeyimi kendisine okumak ve onun onayını almaktı.
***
Hatice ile kanepeye yerleştik. Ağabeyim de masasına oturdu. Ben okumaya başladım.
Doğal olarak heyecanlıydım. Düzgün okumaya, okurken yanlış yapmamaya, sözcüklerin hakkını vermeye özen gösteriyordum. Onun için okuduğum süre zarfında başımı metinden hiç kaldırmadım.
Dönüş yolunda Hatice, "Siz okurken ağabeyimin gözleri yaşardı, hatta eliyle sildi" dedi.
Ağabeyimin gözlerinin yaşarması, galiba, hoşuma gitti.
***
Ağabeyimle sık sık telefonda konuşuyorduk. Son zamanlarda günde üç defa telefon ettiği oluyordu. Bu onun konuşma ve anlatma ihtiyacından kaynaklanıyordu.
Yapılarımız arasında farklılıklar olmasına karşın sonuç olarak aynı ananın ve babanın çocuklarıydık. Birbirimizin ne demek istediğini anlıyorduk.
Bazen de tartışıyorduk. Ama telefonu kapatırken sevgi sözcükleriyle vedalaşıyorduk. Çünkü artık ikimiz de büyümüştük. Hem de çok büyümüştük.
***
Kireçlenmeden dolayı giderek evin içinde bile ancak bastonla yürüyebiliyordum. Arkadaşlarımın önerisi ile sevgili Makbule Çelik'ten Reiki öğrenmiş, hatta İkinci Derece’mi almıştım.
Ağabeyim de bu evrensel enerjiden yararlanma yöntemini öğrenmek istedi. Benim hocam onun da hocası oldu.
Ağabeyimden derecesini benim evimde almasını rica ettim. Kabul etti.
Baş başa bir cumartesi gecesi geçirdik.
Gelmeden telefon etti. "Sana tavukgöğsü muhallebi getireyim mi" dedi. Ben de gerek olmadığını kendisine sakızlı muhallebi yaptığımı söyledim.
Keşke aşure yapsaymışım. Nasıl aklıma gelmedi. Bugün en çok bunun için üzülüyorum.
Pazar günü birlikte kahvaltı yaptık. Öğleden sonra Makbule hanım geldi. Ağabeyim Birinci Derece'sini aldı. Geç vakit evine gitti.
Bir zamanlar çok sık yaptığımız ama yıllardan beri yapmadığımız hafta sonu beraberliğimiz her ikimize de iyi gelmişti.
***
2000 yılında, Temmuz'da bir hafta, Eylül'de ise iki hafta için Bodrum'a geldi. Askeri Kamp'ta kaldı. Her iki gelişinde de ancak birer kez beraber olabildik. Çünkü çevresi çok genişti. Birlikte program yapıyorlardı. "Bırakmıyorlar" diyordu.
***
Ağabeyim her konuda çok şey bilirdi. "Bunları yaz, anılarıma koyayım" diyordum. "Yazmalı" diyordu. Ama günlük hayatın koşturmasından olacak bir türlü fırsat bulamıyordu.
Mesleği ile ilgili yabancı dildeki birçok kitabı Türkçeye çevirtmişti. Ne yazık ki hiçbiri gün ışığına çıkamadı.
Otuz bin kız ve erkek çocuğun ismini kapsayan bir çalışma yapmıştı. Alfabetik sıraya göre bilgisayarda yazdırdığı bu dev eseri hayata geçirmek için çok kapının zilini çaldı. Bence hep yanlış kapıların zilleriydi. Yazık oldu bunca emeğe.
***
Ağabeyim vatan sevgisiyle doluydu. Özellikle bayrak sevgisiyle. Babasından, anasından, dayısından, amcasından duyduğu Kurtuluş Savaşı öyküleriyle büyümüştü. Zaten kendisi de Cumhuriyet çocuğuydu.
Ülkede ters giden her şeye tepki gösterirdi. Çok heyecanlı konuştuğu için çoğu haklı olduğu konularda haksız duruma düşer buna da çok üzülürdü.
***
Hayatta paraya hiç önem vermedi.
Hastalarından durumlarına göre ücret alırdı. "Benim fiyatım bu" demezdi. Doğumları ve ameliyatları hastanın gelir düzeyine uygun olan hastanelerde yapardı.
Deniz Kuvvetlerine mensup subayların ailelerinden, emekli olduktan sonra bile yarı ücret aldığını ölümünden sonra öğrendim. Ölüm ilanı için başvurduğumuz Else Reklam Ajansı sahibi İdris Yıldız söyledi. Kızının eşi bahriyeliymiş. Onlar anlatmışlar.
"Hastam ilk çiçeğini benden alır" derdi.
Dünyaya getirdiği bebeğin fotoğrafını çektirir, gümüş çerçeve içine koyar ailesine armağan ederdi.
***
Ağabeyimle en son Şeker Bayramı'ndan bir gün önce telefonda konuştuk. Bayram ve yeni yıl kutlaması yaptık. Çünkü bayram tatili ile yılbaşı tatili birbirine bağlanmıştı.
1 Ocak 2001 günü hastasını yoklamaya giderken yolda fenalık geçirdiğini, tomografi çekildiğini, beyin kanaması teşhisi konduğunu aynı gün küçük oğlu Mehmet'ten öğrendim.
Ağabeyimin beyin ameliyatını Prof. Dr. Cengiz Kuday Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde yaptı. Ameliyat iki saat sürdü. Ağabeyim yoğun bakıma alındı.
Ertesi sabah Prof. Kuday'a telefon ettim. Yürüme özürlüsü olduğumu, bu nedenle koşarak Cerrahpaşa'ya gelemediğimi, ağabeyimin hayatını kurtardığı için ancak telefonla teşekkür edebildiğimi söyledim.
Prof. Kuday, riskli bir ameliyat olduğunu söyledi.
Ağabeyim 26 gün komada kaldı.
Bu, hasta yakını için 26 gün ümitle yaşamak demekti.
Mehmet'ciğim beni bir kez götürdü ağabeyime. Yatağı kapının tam karşısındaydı.
Uzaktan baktım. Mışıl mışıl uyuyordu.
***
26 Ocak gecesi ağabeyimin ateşi 41'e çıktı. Mehmet'ciğime bir şey söylemedim. Ama içimden, "bu iş bitti" dedim. Çünkü, ağabeyim 76 yaşındaydı. 41 derece ateşi kaldıramazdı.
Nitekim 27 Ocak 2001 gecesinin sabahında (saat 04.00'te) öldü.
***
Gazete ilanını hazırlarken çeşitli duygular içindeydim. Zordu. Ama bir görevdi, yerine getirdim.
***
İnsan ölüm karşısında çok dayanıklı oluyor. Ve acısını hafifletecek ne kadar çok şey buluyor. "Uyurken öldü" diyor. Yani acı çekmediği için seviniyor. "Öldüğünü bilmeden öldü" diyor. Çünkü onun yaşama sevinci ile dolu bir insan olduğunu biliyor. “Ömrü bu kadarmış" diyor. Yazgıya inanıyor.
Acaba ölüm salt yazgı mı?
Örneğin, ağabeyim o gün yolda giderken rahatsızlanmış. Florence Nightingale'e kaldırılmış. Tomografi çekilmiş. Beyin kanaması geçirdiği anlaşılmış.
Yılbaşının ertesi günü yani tatil günü olduğu için hastanede beyin cerrahı yokmuş. Hastanenin veznesine 19 Milyar (yazıyla da yazıyorum. On dokuz milyar ) yatırılması istenmiş. O para yatırılırsa beyin cerrahı gelecekmiş.
Halbuki o hastanenin başhekimi ağabeyimin sınıf arkadaşıydı. Tabii o da tatil nedeniyle hastanede yoktu. Ayrıca ağabeyim iki yıl önce o hastanede kalp ameliyatı olmuştu. Her şey bir yana ağabeyim bir doktordu. Meslektaşlarıydı. Bir çözüm bulamazlar mıydı?
Son yıllarda çok sık kullanılan bir sözcük var "etik".
Acaba ne anlama geliyordu?
***
O sırada Prof. Dr. Cengiz Kuday'a telefon etmek akıllarına gelmiş. Prof. Kuday koşarak gelmiş ve Florence Nightingale'deki ilgililere, "ben bu hastanenin doktoru değil miyim, niçin beni siz çağırmıyorsunuz da hasta yakını çağırıyor" diye kızmış ve Mehmet'e, "babanı Cerrahpaşa'ya götür ameliyatını orada yapacağım" demiş.
Prof. Kuday bana, "riskli bir ameliyat" dediğinde riskin nedenini sormuştum. O da "gecikme" demişti.
Ağabeyim, Florence Nightingale Hastanesi'ne getirildiğinde hemen ameliyata alınsaydı, tabii “gecikme” olmayacaktı. Acaba ağabeyimin yazgısı o zaman değişir miydi? Bilmiyorum.
***
Prof. Kuday'ın ağabeyimi tanıdığını zannetmiyorum. Herhalde ağabeyim doktor olduğu için yani meslektaşı olduğu için koşarak geldi.
Ve ağabeyimin ameliyatı için para almadı.
"Etik" sözcüğünün ne anlama geldiğini artık çok iyi biliyordum.
***
Ağabeyim ailenin en sevilen çocuğuydu. Hiçbir çocuk ağabeyim kadar çok sevilmemiştir. Yalnız çocukken mi? Hayır. Ağabeyim her yaşta çok sevildi. Yalnız ailesi tarafından mı? Hayır. Herkes tarafından. Bunun kanıtı cenaze töreniydi. Sınıf arkadaşları, komutanları, dostları, hastaları ve akrabaları Levent Camii'ni doldurmuşlardı.
Askeri tören yapıldı.
Bir dostum, "bir cenaze töreni için 'güzel' demek doğru olur mu bilmiyorum, ama sizin cenaze töreniniz güzeldi" dedi.
Annem, "Osman Paşa sülalesi düğünleri ve cenazeleriyle ünlüydü" derdi.
***
Ağabeyim gömülürken hep Mehmet'ciğimi izledim. Belki de hayatında ilk kez bir insanı gömüyordu.
1995'te yazmaya başladığım ve hâlâ yazmayı sürdürdüğüm anılarımın içine hemen her gün yeni bir sayfa giriyor. Acaba bu anılar hiç bitmeyecek mi, yaşadığım sürece devam mı edecek, yoksa ben bu yazma işini çok mu sevdim?
***
Ben Günlük tutarım. O gün ne yaptım, kimler aradı veya geldi, ben kimleri aradım, kimlere posta gönderdim gibi kısa notlar düşerim günlüğüme. Bu notların bana çok yararı olur. Hem hatırlamak hem de zamanı tayin etmek açısından fayda sağlar. Hele benim gibi yaşı ilerlemiş ve bunun gereği yakın geçmişi çabuk unutan biri için bu notlar bir kurtarıcıdır.
Bu iş için, yeni yıla girmeden bir kaç gün önce orta boy bir ajanda alırım. İlk iş olarak o yıl içinde kimlerin doğum gününü kutlayacaksam onların isimlerini kırmızı kalemle yazarım. Bu sayede kimsenin doğum gününü unutmam.
Ağabeyim, doğum günlerini nasıl hatırladığımı hep merak ederdi. Ajandama yazdığımı söylerdim. "Ben de öyle yapayım" derdi. Ama yapmazdı.
2000 yılında bir gün telefon etti. "Ben de ajanda aldım. Söyle bakalım" dedi. Ben söyledim, o yazdı. Galiba bu kez de ajandasının sayfalarını çevirmeyi unuttu. Çünkü her yıl olduğu gibi o yıl da doğum günümü kutlamadı. Artık giderek bu aramızda bir gülüşme vesilesi oldu.
***
2001 yılına girdiğimizde, geriye doğru dört yılın ajandasını attım. Sadece 2000 yılını tuttum. Çünkü ajandalar artık dolapta fazla yer tutmaya başlamışlardı. Yoksa kolay kolay bir şey atmam.
Ama bugün pişmanım. Çünkü bana bir tarih lazım. Diyelim ki 1999 yılı. Aylardan Mayıs. Kız kardeşim Hatice (Mualla) ile ağabeyimin çalıştığı işyerine gittik. Tabii önceden haber verdik. Böylece ağabeyim kalacağımız kısa süre zarfında bize peş peşe yedireceği ve bu vesile ile kendisinin de yiyeceği her türlü zararlı şeyi buzdolabına istif etme olanağını bulmuş oldu.
Ağabeyime gitmek isteyişimin iki önemli nedeni vardı.
Birincisi ailenin köklerini yazarken Ebe Saadet hanımla ilgili araştırma yapmış ve kadın - doğum konusunda çok belge toplamıştım. Bunların bir kısmını kullanmış bir kısmını da mesleği gereği ağabeyime vermek istemiştim.
İkincisi ise anılarımdaki ağabeyimi kendisine okumak ve onun onayını almaktı.
***
Hatice ile kanepeye yerleştik. Ağabeyim de masasına oturdu. Ben okumaya başladım.
Doğal olarak heyecanlıydım. Düzgün okumaya, okurken yanlış yapmamaya, sözcüklerin hakkını vermeye özen gösteriyordum. Onun için okuduğum süre zarfında başımı metinden hiç kaldırmadım.
Dönüş yolunda Hatice, "Siz okurken ağabeyimin gözleri yaşardı, hatta eliyle sildi" dedi.
Ağabeyimin gözlerinin yaşarması, galiba, hoşuma gitti.
***
Ağabeyimle sık sık telefonda konuşuyorduk. Son zamanlarda günde üç defa telefon ettiği oluyordu. Bu onun konuşma ve anlatma ihtiyacından kaynaklanıyordu.
Yapılarımız arasında farklılıklar olmasına karşın sonuç olarak aynı ananın ve babanın çocuklarıydık. Birbirimizin ne demek istediğini anlıyorduk.
Bazen de tartışıyorduk. Ama telefonu kapatırken sevgi sözcükleriyle vedalaşıyorduk. Çünkü artık ikimiz de büyümüştük. Hem de çok büyümüştük.
***
Kireçlenmeden dolayı giderek evin içinde bile ancak bastonla yürüyebiliyordum. Arkadaşlarımın önerisi ile sevgili Makbule Çelik'ten Reiki öğrenmiş, hatta İkinci Derece’mi almıştım.
Ağabeyim de bu evrensel enerjiden yararlanma yöntemini öğrenmek istedi. Benim hocam onun da hocası oldu.
Ağabeyimden derecesini benim evimde almasını rica ettim. Kabul etti.
Baş başa bir cumartesi gecesi geçirdik.
Gelmeden telefon etti. "Sana tavukgöğsü muhallebi getireyim mi" dedi. Ben de gerek olmadığını kendisine sakızlı muhallebi yaptığımı söyledim.
Keşke aşure yapsaymışım. Nasıl aklıma gelmedi. Bugün en çok bunun için üzülüyorum.
Pazar günü birlikte kahvaltı yaptık. Öğleden sonra Makbule hanım geldi. Ağabeyim Birinci Derece'sini aldı. Geç vakit evine gitti.
Bir zamanlar çok sık yaptığımız ama yıllardan beri yapmadığımız hafta sonu beraberliğimiz her ikimize de iyi gelmişti.
***
2000 yılında, Temmuz'da bir hafta, Eylül'de ise iki hafta için Bodrum'a geldi. Askeri Kamp'ta kaldı. Her iki gelişinde de ancak birer kez beraber olabildik. Çünkü çevresi çok genişti. Birlikte program yapıyorlardı. "Bırakmıyorlar" diyordu.
***
Ağabeyim her konuda çok şey bilirdi. "Bunları yaz, anılarıma koyayım" diyordum. "Yazmalı" diyordu. Ama günlük hayatın koşturmasından olacak bir türlü fırsat bulamıyordu.
Mesleği ile ilgili yabancı dildeki birçok kitabı Türkçeye çevirtmişti. Ne yazık ki hiçbiri gün ışığına çıkamadı.
Otuz bin kız ve erkek çocuğun ismini kapsayan bir çalışma yapmıştı. Alfabetik sıraya göre bilgisayarda yazdırdığı bu dev eseri hayata geçirmek için çok kapının zilini çaldı. Bence hep yanlış kapıların zilleriydi. Yazık oldu bunca emeğe.
***
Ağabeyim vatan sevgisiyle doluydu. Özellikle bayrak sevgisiyle. Babasından, anasından, dayısından, amcasından duyduğu Kurtuluş Savaşı öyküleriyle büyümüştü. Zaten kendisi de Cumhuriyet çocuğuydu.
Ülkede ters giden her şeye tepki gösterirdi. Çok heyecanlı konuştuğu için çoğu haklı olduğu konularda haksız duruma düşer buna da çok üzülürdü.
***
Hayatta paraya hiç önem vermedi.
Hastalarından durumlarına göre ücret alırdı. "Benim fiyatım bu" demezdi. Doğumları ve ameliyatları hastanın gelir düzeyine uygun olan hastanelerde yapardı.
Deniz Kuvvetlerine mensup subayların ailelerinden, emekli olduktan sonra bile yarı ücret aldığını ölümünden sonra öğrendim. Ölüm ilanı için başvurduğumuz Else Reklam Ajansı sahibi İdris Yıldız söyledi. Kızının eşi bahriyeliymiş. Onlar anlatmışlar.
"Hastam ilk çiçeğini benden alır" derdi.
Dünyaya getirdiği bebeğin fotoğrafını çektirir, gümüş çerçeve içine koyar ailesine armağan ederdi.
***
Ağabeyimle en son Şeker Bayramı'ndan bir gün önce telefonda konuştuk. Bayram ve yeni yıl kutlaması yaptık. Çünkü bayram tatili ile yılbaşı tatili birbirine bağlanmıştı.
1 Ocak 2001 günü hastasını yoklamaya giderken yolda fenalık geçirdiğini, tomografi çekildiğini, beyin kanaması teşhisi konduğunu aynı gün küçük oğlu Mehmet'ten öğrendim.
Ağabeyimin beyin ameliyatını Prof. Dr. Cengiz Kuday Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde yaptı. Ameliyat iki saat sürdü. Ağabeyim yoğun bakıma alındı.
Ertesi sabah Prof. Kuday'a telefon ettim. Yürüme özürlüsü olduğumu, bu nedenle koşarak Cerrahpaşa'ya gelemediğimi, ağabeyimin hayatını kurtardığı için ancak telefonla teşekkür edebildiğimi söyledim.
Prof. Kuday, riskli bir ameliyat olduğunu söyledi.
Ağabeyim 26 gün komada kaldı.
Bu, hasta yakını için 26 gün ümitle yaşamak demekti.
Mehmet'ciğim beni bir kez götürdü ağabeyime. Yatağı kapının tam karşısındaydı.
Uzaktan baktım. Mışıl mışıl uyuyordu.
***
26 Ocak gecesi ağabeyimin ateşi 41'e çıktı. Mehmet'ciğime bir şey söylemedim. Ama içimden, "bu iş bitti" dedim. Çünkü, ağabeyim 76 yaşındaydı. 41 derece ateşi kaldıramazdı.
Nitekim 27 Ocak 2001 gecesinin sabahında (saat 04.00'te) öldü.
***
Gazete ilanını hazırlarken çeşitli duygular içindeydim. Zordu. Ama bir görevdi, yerine getirdim.
***
İnsan ölüm karşısında çok dayanıklı oluyor. Ve acısını hafifletecek ne kadar çok şey buluyor. "Uyurken öldü" diyor. Yani acı çekmediği için seviniyor. "Öldüğünü bilmeden öldü" diyor. Çünkü onun yaşama sevinci ile dolu bir insan olduğunu biliyor. “Ömrü bu kadarmış" diyor. Yazgıya inanıyor.
Acaba ölüm salt yazgı mı?
Örneğin, ağabeyim o gün yolda giderken rahatsızlanmış. Florence Nightingale'e kaldırılmış. Tomografi çekilmiş. Beyin kanaması geçirdiği anlaşılmış.
Yılbaşının ertesi günü yani tatil günü olduğu için hastanede beyin cerrahı yokmuş. Hastanenin veznesine 19 Milyar (yazıyla da yazıyorum. On dokuz milyar ) yatırılması istenmiş. O para yatırılırsa beyin cerrahı gelecekmiş.
Halbuki o hastanenin başhekimi ağabeyimin sınıf arkadaşıydı. Tabii o da tatil nedeniyle hastanede yoktu. Ayrıca ağabeyim iki yıl önce o hastanede kalp ameliyatı olmuştu. Her şey bir yana ağabeyim bir doktordu. Meslektaşlarıydı. Bir çözüm bulamazlar mıydı?
Son yıllarda çok sık kullanılan bir sözcük var "etik".
Acaba ne anlama geliyordu?
***
O sırada Prof. Dr. Cengiz Kuday'a telefon etmek akıllarına gelmiş. Prof. Kuday koşarak gelmiş ve Florence Nightingale'deki ilgililere, "ben bu hastanenin doktoru değil miyim, niçin beni siz çağırmıyorsunuz da hasta yakını çağırıyor" diye kızmış ve Mehmet'e, "babanı Cerrahpaşa'ya götür ameliyatını orada yapacağım" demiş.
Prof. Kuday bana, "riskli bir ameliyat" dediğinde riskin nedenini sormuştum. O da "gecikme" demişti.
Ağabeyim, Florence Nightingale Hastanesi'ne getirildiğinde hemen ameliyata alınsaydı, tabii “gecikme” olmayacaktı. Acaba ağabeyimin yazgısı o zaman değişir miydi? Bilmiyorum.
***
Prof. Kuday'ın ağabeyimi tanıdığını zannetmiyorum. Herhalde ağabeyim doktor olduğu için yani meslektaşı olduğu için koşarak geldi.
Ve ağabeyimin ameliyatı için para almadı.
"Etik" sözcüğünün ne anlama geldiğini artık çok iyi biliyordum.
***
Ağabeyim ailenin en sevilen çocuğuydu. Hiçbir çocuk ağabeyim kadar çok sevilmemiştir. Yalnız çocukken mi? Hayır. Ağabeyim her yaşta çok sevildi. Yalnız ailesi tarafından mı? Hayır. Herkes tarafından. Bunun kanıtı cenaze töreniydi. Sınıf arkadaşları, komutanları, dostları, hastaları ve akrabaları Levent Camii'ni doldurmuşlardı.
Askeri tören yapıldı.
Bir dostum, "bir cenaze töreni için 'güzel' demek doğru olur mu bilmiyorum, ama sizin cenaze töreniniz güzeldi" dedi.
Annem, "Osman Paşa sülalesi düğünleri ve cenazeleriyle ünlüydü" derdi.
***
Ağabeyim gömülürken hep Mehmet'ciğimi izledim. Belki de hayatında ilk kez bir insanı gömüyordu.
Ve o babasıydı.
Yanına gittim.
Ona sarıldım.
***
Levent Camii'nde çok sayıda gazeteci vardı. Devamlı fotoğraf çektiler. Onları ne yaptılar bilmiyorum. Belki de çeker gibi yaptılar.
Sonra toplu halde geldiler.
Sordular, sordular, sordular.
Hiç düşünmeden.
Bu insanların acısı var demeden.
Ölü henüz musalla taşında demeden.
O sırada cenaze namazı kılınıyor demeden.
***
Ertesi günü gazetenin biri 20 yıl öncesine gitmiş, aynı çirkinliği yeniden sergilemiş.
Meğer ne kadar düzenli arşivleri varmış.
Kutlamak lazım.
Ben gazeteyi görmedim.
Görenler ve okuyanlar çok kızdıklarını söylediler.
Aynı insanlar 20 yıl önce de yazılanlara çok kızmışlardı.
Tabii bizlerde de kabahat var.
Hemen avukata başvuracaksın.
Mahkeme kararı ile beraat ettiğini, hapisten çıktığı günden öldüğü güne kadar bir gün bile ara vermeden mesleğini icra ettiğini bildireceksin.
Ama acılısın.
Bir de muhatap olmak istemiyorsun.
Yalnız, susmakla doğru mu yapıyorsun, yanlış mı yapıyorsun onu da bilmiyorsun.
***
Ağabeyimin gömüldüğü günün gecesi Murat ve Kerry Amerika'dan aradılar.
Murat'cığım tek kelime konuşmadı.
Yalnız ağladı.
Ben, "baban seni çok severdi, çok severdi, çok severdi" diye bağırdım.
Kerry'ciğin babası da yakın bir tarihte ölmüştü ve bana bir gece New Jersey''den telefon etmiş, "babamın öldüğünü benden duymanı istedim" demişti.
Çok duygulanmıştım.
Ben de o gece ona ağabeyimin onun hakkındaki güzel sözlerini naklettim.
***
Mehmet babasını mezara indirdikten sonra kefenin bağcıklarını çözdü ve göğsüne birşey koydu.
Merak ettim.
Sordum.
Murat, çocuklarının fotoğraflarının babasının göğsüne konmasını istemiş.
Ne kadar güzel düşünmüş.
Çok duygulandım.
Eminim ağabeyim de çok duygulanmıştır.
İnsanlar bu dünyada birbirlerine hasret yaşıyorlar ve hasret ölüyorlar.
Alec Ali 1995'de, Arin Kerem 1997'de doğdu.
Ağabeyim öldüğü zaman biri beş diğeri üç yaşındaydı.
Kaç kez beraber olabildiler ki.
Onlar Amerika'da,
ağabeyim İstanbul'daydı.
***
Ağabeyimin yedisinde irmik helvası, kırkında aşure yaptım. Aşureyi çok severdi. Özellikle annemin yaptığı aşureyi.
Annem herkesin aksine çok sade yapardı aşureyi. Yalnız nohut, fasulye, buğday, pirinç ve sarı üzüm kullanırdı. Üzerine de çam fıstığı ile kuş üzümü serperdi.
Annem aşureyi yılbaşı gecesi için yapardı ve saat 24.00'den sonra ortaya getirirdi. Yeni yıla ağız tadı ile girmek gibi kendince bir kuralı vardı.
1976 yılının son günlerinde annem hastaydı. Beni odasına çağırdı, "aşureyi bu yıl sen yapar mısın?" dedi. "Tarif ederseniz yaparım" dedim.
"Önce geceden ıslattığın birer ölçü fasulye ile nohudu bir kapta, buğday ile pirinci başka bir kapta pişir. Sonra hepsini büyük bir tencerede bir araya getir, kısık ateşte pişir. Sırasıyla sarı üzüm, şeker ve gülsuyu koy" dedi.
Annemin söylediklerini bir kağıda yazdım.
Biraz düşündüm.
"Ben bunu düdüklüde yapayım" dedim.
Annem, "düdüklüde aşure olmaz" dedi.
"Niye olmazmış" dedim.
"Helmelenmesi lazım" dedi.
"Çalışan kadının aşuresi helmesiz olur" dedim.
Annem yattığı yatakta öbür tarafa döndü ve bir daha aşure lafı etmedi.
***
Ertesi akşam, annemden gizli, aşureyi düdüklüde yaptım. Yılbaşı gecesi saat 24.00'den sonra ortaya çıkardım. Annem yedi. Hiç bir şey söylemedi. Beğendi mi beğenmedi mi anlayamadım. Osmanlı hanımları böyledir. Fazla yüz vermezler. Hatta hiç yüz vermezler.
***
Ertesi yıl annem hasta değildi. Ama yılbaşına iki gün kala, "aşureyi gene sen yapar mısın?" dedi. Böylece bir yıl önce yaptığım aşureyi beğendiğini anlamış oldum.
Ağabeyimin aşuresini de düdüklüde yaptım. Ve her yiyene yukarıdaki hikayeyi anlattım. Herkes annemi haklı buldu. Çünkü aşurenin helmelenmesi lazımdı. Ama gene de yaptığım aşureyi kim yediyse beğendi.
***
Murat ve Mehmet’in kendi anlatımlarıyla anılarımda yer almalarını çok istedim ama ikisine de bir şey söylemedim.
Bir gün Mehmet aradı beni. Telefonda bir şeyler okumak istediğini söyledi.
Dünyalar benim oldu.
Eminim, Murat da bir gün aynı şeyi yapacaktır. O zaman da dünyalar benim olacak.
***
Mehmet Akkent
Aslında bu yazma işlerini hiç beceremem. Lise ve Üniversitede yıllıklara yazılan ufak paragraflarda bile çok sıkılır, bir türlü tam olarak istediğimi yazamazdım. Bu belki de içe kapanık biri olmamdan kaynaklanıyordur. Ama sevgili halamın anılarını okuyunca ve özellikle profesyonel yazarlara taş çıkartacak ölçüde tatlı, sade, akıcı, anlaşılır olduklarına tanık olunca bana da ilham geldi. Belki ben de bundan sonra yazmaya başlarım. Ama önce çok kitap okumam gerektiğine inanıyorum. Eminim, halamın böyle güzel yazmasındaki en önemli unsur onun iyi bir okuyucu olmasıdır.
Neyse lafı çok uzatmadan hemen söyleyeyim. Amacım babama dair bir şeyler anlatmak. Aslında böyle bir niyetim yoktu. Ama tahmin ediyorum, halamın babamla ilgili yazdıklarını okumam ve özellikle babamın ölümü üzerine yazdıklarını benim onayımı aldıktan sonra anılarına koyacağını söylemesi bu satırları yazmamda etken oldu.
Ama asıl sebebi, sahip olduğunuz bir değeri kaybettiğiniz zaman neye sahip olduğunuzu daha iyi anlıyor olmanız ve bir takım şeyleri paylaşmak istemeniz.
O zamanlar yazları Dragos'taki evimize gider, bazı sabahlar eğer babamı yakalayabilirsem onunla karşıya geçerdim.
Burada, babamın kargalar kahvaltısını yapmadan, hastaları için yollara düştüğünü, akşam da hepsinin yemeğini yedirdikten sonra ancak eve geldiğini, sırf bu yüzden bazen hastalarının benden daha şanslı olduğunu düşündüğümü söylemeden edemeyeceğim.
Babam, birçok gazete satın alır, en ufak haberi dahi okur, hatta ölüm ilanlarını bile didik didik ederdi. Bunun nedenini sorduğumda da, "oğlum, zaten yavaş yavaş hepimiz bu dünyadan göçeceğiz. Arkadaşlarımızın ve tanıdıklarımızın hepsi ile görüşemiyoruz. Eğer ölüm ilanlarına bakar, bu insanların cenaze törenlerine gidersek, onlara olan son görevimizi yerine getirdiğimiz gibi, orada diğer ortak arkadaşlarımızı da görür, kim hayatta kalmış, kim ölmüş, geride kalanlar nerede, ne yapıyorlar, bunları öğrenir, böylece hepsinden haberdar oluruz" derdi.
Neyse, bir sabah arabaya bindik. Gene köşedeki emektar bakkalımızdan gazete, dergi, kağıttan yapılmış ve üzerinde haber olan her türlü nesneyi aldıktan sonra, "hadi bakalım haberleri oku" dedi.
Arabada ve teknede bir şey okumak hep midemi bulandırmıştır. Buna rağmen, babam istiyor diye, haberlere göz gezdirir, önemli gördüklerimi okur, sonra başka bir gazeteye geçerdim.
Bazen haberler hakkında tartışır bazen de gülerdik. Şunu da itiraf edeyim ki, bir an önce bitsin diye, uzun ve önemli bir haberden üç satır okur, bir iki satır da atlardım. Tabii babam bunu anlar, ben ne zaman susup başka haber arıyor gibi yapsam, "oğlum, bitti mi, koca ülkenin gündemi bu kadar kısa mı" derdi.
Gene bir gün, ben o kadar kısa geçmiş olacağım ki, önce durdu, sonra biraz düşündü ve şöyle dedi, "tamam okuma, ama bir gün ben ölünce, keşke babam hayatta olsaydı da ona gazeteleri okusaydım dersin" dedi.
Hani bazı laflar vardır ya, sizi bir an için bozar, kızdırır, ama tam anlamını o an için kavrayamazsınız. Bugün dönüp geriye baktığımda bu lafın anlamını o kadar iyi anlıyorum ki... Ve işte o zaman kendi kendime şöyle diyorum, "sevgili babacığım, şu anda keşke hayatta olsan ve ben sana değil bütün gazeteleri, ne istersen onu okusam, ne istersen onu yapsam."
Ben babamla çok fazla beraber olamadım. Arkadaşlarım aileleriyle ilgili anılarını anlattıklarında hüzünlenirim.
Gerçi onunla çok fazla beraber olamadım ama son günlerinde üzerime düşen evlatlık görevini yerine getirdim. En azından getirdiğime inanıyorum. Ama en acı olanı, birisi babamla ilgili bir hatıramı sorduğunda anlatabileceğim birkaç anıdan bir tanesi bu.
***
AĞABEYİMİN CENAZE TÖRENİ
Yanına gittim.
Ona sarıldım.
***
Levent Camii'nde çok sayıda gazeteci vardı. Devamlı fotoğraf çektiler. Onları ne yaptılar bilmiyorum. Belki de çeker gibi yaptılar.
Sonra toplu halde geldiler.
Sordular, sordular, sordular.
Hiç düşünmeden.
Bu insanların acısı var demeden.
Ölü henüz musalla taşında demeden.
O sırada cenaze namazı kılınıyor demeden.
***
Ertesi günü gazetenin biri 20 yıl öncesine gitmiş, aynı çirkinliği yeniden sergilemiş.
Meğer ne kadar düzenli arşivleri varmış.
Kutlamak lazım.
Ben gazeteyi görmedim.
Görenler ve okuyanlar çok kızdıklarını söylediler.
Aynı insanlar 20 yıl önce de yazılanlara çok kızmışlardı.
Tabii bizlerde de kabahat var.
Hemen avukata başvuracaksın.
Mahkeme kararı ile beraat ettiğini, hapisten çıktığı günden öldüğü güne kadar bir gün bile ara vermeden mesleğini icra ettiğini bildireceksin.
Ama acılısın.
Bir de muhatap olmak istemiyorsun.
Yalnız, susmakla doğru mu yapıyorsun, yanlış mı yapıyorsun onu da bilmiyorsun.
***
Ağabeyimin gömüldüğü günün gecesi Murat ve Kerry Amerika'dan aradılar.
Murat'cığım tek kelime konuşmadı.
Yalnız ağladı.
Ben, "baban seni çok severdi, çok severdi, çok severdi" diye bağırdım.
Kerry'ciğin babası da yakın bir tarihte ölmüştü ve bana bir gece New Jersey''den telefon etmiş, "babamın öldüğünü benden duymanı istedim" demişti.
Çok duygulanmıştım.
Ben de o gece ona ağabeyimin onun hakkındaki güzel sözlerini naklettim.
***
Mehmet babasını mezara indirdikten sonra kefenin bağcıklarını çözdü ve göğsüne birşey koydu.
Merak ettim.
Sordum.
Murat, çocuklarının fotoğraflarının babasının göğsüne konmasını istemiş.
Ne kadar güzel düşünmüş.
Çok duygulandım.
Eminim ağabeyim de çok duygulanmıştır.
İnsanlar bu dünyada birbirlerine hasret yaşıyorlar ve hasret ölüyorlar.
Alec Ali 1995'de, Arin Kerem 1997'de doğdu.
Ağabeyim öldüğü zaman biri beş diğeri üç yaşındaydı.
Kaç kez beraber olabildiler ki.
Onlar Amerika'da,
ağabeyim İstanbul'daydı.
***
Ağabeyimin yedisinde irmik helvası, kırkında aşure yaptım. Aşureyi çok severdi. Özellikle annemin yaptığı aşureyi.
Annem herkesin aksine çok sade yapardı aşureyi. Yalnız nohut, fasulye, buğday, pirinç ve sarı üzüm kullanırdı. Üzerine de çam fıstığı ile kuş üzümü serperdi.
Annem aşureyi yılbaşı gecesi için yapardı ve saat 24.00'den sonra ortaya getirirdi. Yeni yıla ağız tadı ile girmek gibi kendince bir kuralı vardı.
1976 yılının son günlerinde annem hastaydı. Beni odasına çağırdı, "aşureyi bu yıl sen yapar mısın?" dedi. "Tarif ederseniz yaparım" dedim.
"Önce geceden ıslattığın birer ölçü fasulye ile nohudu bir kapta, buğday ile pirinci başka bir kapta pişir. Sonra hepsini büyük bir tencerede bir araya getir, kısık ateşte pişir. Sırasıyla sarı üzüm, şeker ve gülsuyu koy" dedi.
Annemin söylediklerini bir kağıda yazdım.
Biraz düşündüm.
"Ben bunu düdüklüde yapayım" dedim.
Annem, "düdüklüde aşure olmaz" dedi.
"Niye olmazmış" dedim.
"Helmelenmesi lazım" dedi.
"Çalışan kadının aşuresi helmesiz olur" dedim.
Annem yattığı yatakta öbür tarafa döndü ve bir daha aşure lafı etmedi.
***
Ertesi akşam, annemden gizli, aşureyi düdüklüde yaptım. Yılbaşı gecesi saat 24.00'den sonra ortaya çıkardım. Annem yedi. Hiç bir şey söylemedi. Beğendi mi beğenmedi mi anlayamadım. Osmanlı hanımları böyledir. Fazla yüz vermezler. Hatta hiç yüz vermezler.
***
Ertesi yıl annem hasta değildi. Ama yılbaşına iki gün kala, "aşureyi gene sen yapar mısın?" dedi. Böylece bir yıl önce yaptığım aşureyi beğendiğini anlamış oldum.
Ağabeyimin aşuresini de düdüklüde yaptım. Ve her yiyene yukarıdaki hikayeyi anlattım. Herkes annemi haklı buldu. Çünkü aşurenin helmelenmesi lazımdı. Ama gene de yaptığım aşureyi kim yediyse beğendi.
***
Murat ve Mehmet’in kendi anlatımlarıyla anılarımda yer almalarını çok istedim ama ikisine de bir şey söylemedim.
Bir gün Mehmet aradı beni. Telefonda bir şeyler okumak istediğini söyledi.
Dünyalar benim oldu.
Eminim, Murat da bir gün aynı şeyi yapacaktır. O zaman da dünyalar benim olacak.
***
Mehmet Akkent
Aslında bu yazma işlerini hiç beceremem. Lise ve Üniversitede yıllıklara yazılan ufak paragraflarda bile çok sıkılır, bir türlü tam olarak istediğimi yazamazdım. Bu belki de içe kapanık biri olmamdan kaynaklanıyordur. Ama sevgili halamın anılarını okuyunca ve özellikle profesyonel yazarlara taş çıkartacak ölçüde tatlı, sade, akıcı, anlaşılır olduklarına tanık olunca bana da ilham geldi. Belki ben de bundan sonra yazmaya başlarım. Ama önce çok kitap okumam gerektiğine inanıyorum. Eminim, halamın böyle güzel yazmasındaki en önemli unsur onun iyi bir okuyucu olmasıdır.
Neyse lafı çok uzatmadan hemen söyleyeyim. Amacım babama dair bir şeyler anlatmak. Aslında böyle bir niyetim yoktu. Ama tahmin ediyorum, halamın babamla ilgili yazdıklarını okumam ve özellikle babamın ölümü üzerine yazdıklarını benim onayımı aldıktan sonra anılarına koyacağını söylemesi bu satırları yazmamda etken oldu.
Ama asıl sebebi, sahip olduğunuz bir değeri kaybettiğiniz zaman neye sahip olduğunuzu daha iyi anlıyor olmanız ve bir takım şeyleri paylaşmak istemeniz.
O zamanlar yazları Dragos'taki evimize gider, bazı sabahlar eğer babamı yakalayabilirsem onunla karşıya geçerdim.
Burada, babamın kargalar kahvaltısını yapmadan, hastaları için yollara düştüğünü, akşam da hepsinin yemeğini yedirdikten sonra ancak eve geldiğini, sırf bu yüzden bazen hastalarının benden daha şanslı olduğunu düşündüğümü söylemeden edemeyeceğim.
Babam, birçok gazete satın alır, en ufak haberi dahi okur, hatta ölüm ilanlarını bile didik didik ederdi. Bunun nedenini sorduğumda da, "oğlum, zaten yavaş yavaş hepimiz bu dünyadan göçeceğiz. Arkadaşlarımızın ve tanıdıklarımızın hepsi ile görüşemiyoruz. Eğer ölüm ilanlarına bakar, bu insanların cenaze törenlerine gidersek, onlara olan son görevimizi yerine getirdiğimiz gibi, orada diğer ortak arkadaşlarımızı da görür, kim hayatta kalmış, kim ölmüş, geride kalanlar nerede, ne yapıyorlar, bunları öğrenir, böylece hepsinden haberdar oluruz" derdi.
Neyse, bir sabah arabaya bindik. Gene köşedeki emektar bakkalımızdan gazete, dergi, kağıttan yapılmış ve üzerinde haber olan her türlü nesneyi aldıktan sonra, "hadi bakalım haberleri oku" dedi.
Arabada ve teknede bir şey okumak hep midemi bulandırmıştır. Buna rağmen, babam istiyor diye, haberlere göz gezdirir, önemli gördüklerimi okur, sonra başka bir gazeteye geçerdim.
Bazen haberler hakkında tartışır bazen de gülerdik. Şunu da itiraf edeyim ki, bir an önce bitsin diye, uzun ve önemli bir haberden üç satır okur, bir iki satır da atlardım. Tabii babam bunu anlar, ben ne zaman susup başka haber arıyor gibi yapsam, "oğlum, bitti mi, koca ülkenin gündemi bu kadar kısa mı" derdi.
Gene bir gün, ben o kadar kısa geçmiş olacağım ki, önce durdu, sonra biraz düşündü ve şöyle dedi, "tamam okuma, ama bir gün ben ölünce, keşke babam hayatta olsaydı da ona gazeteleri okusaydım dersin" dedi.
Hani bazı laflar vardır ya, sizi bir an için bozar, kızdırır, ama tam anlamını o an için kavrayamazsınız. Bugün dönüp geriye baktığımda bu lafın anlamını o kadar iyi anlıyorum ki... Ve işte o zaman kendi kendime şöyle diyorum, "sevgili babacığım, şu anda keşke hayatta olsan ve ben sana değil bütün gazeteleri, ne istersen onu okusam, ne istersen onu yapsam."
Ben babamla çok fazla beraber olamadım. Arkadaşlarım aileleriyle ilgili anılarını anlattıklarında hüzünlenirim.
Gerçi onunla çok fazla beraber olamadım ama son günlerinde üzerime düşen evlatlık görevini yerine getirdim. En azından getirdiğime inanıyorum. Ama en acı olanı, birisi babamla ilgili bir hatıramı sorduğunda anlatabileceğim birkaç anıdan bir tanesi bu.
***
AĞABEYİMİN CENAZE TÖRENİ
***
Ağabeyimin ölümünden sonra ameliyatını yapan Prof. Dr. Cengiz Kuday'a teşekkür için ÇEKÜL vasıtasıyla 49 fidan diktim. Ve aşağıdaki mektubu gönderdim:
Sayın Prof. Dr. Kuday,
Bu satırları, size teşekkür edemeden ölen, sevgili ağabeyim Dr. Oktay Cumhur Akkent için yazıyorum.
Florence Nightingale'e koşarak geldiğiniz, ameliyatını Cerrahpaşa'da yaptığınız, yoğun bakımda tam 26 gün bir bebeğe bakar gibi baktığınız için onun adına, kendi adıma, tüm ailem adına size teşekkür ediyorum.
Sayın Kuday, adınıza dikilen ağaçlar gibi sizin de ömrünüz çoğalsın.
Saygılarımla,
(Olcay Akkent)
Not: Bu mektup el yazısı ile yazılmıştır.
--------
--------
Cenaze töreniyle ilgili fotoğrafları kız kardeşim Hatice Mualla Görkey çekmiştir. Kendisine teşekkür ederim.
Blogunuza dün akşam denk geldim,gece 02:00 ye kadar hevesle okudum, bu akşam ise, Ekim 2019 da vefat ettiğinizi öğrendim, üzüldüm. Huzur içinde uyuyun, mekanınız cennet olsun.
YanıtlaSil