Alaton Apartmanı'nda oturduk bir süre. Ağabeyim ilk kez orada okula başladı. Onuncu İlkokul.
Alaton ailesi çok terbiyeli ve görgülü bir aileydi. Sarika adında bir kızları vardı. Bizim bayramlarımızda o bize gelirdi. Onların bayramlarında ben onlara giderdim. Kafes gibi, delikli, tuzsuz bir hamurları vardı. Çok severek yerdim.
Babam, Selimiye'deki işine atla gider - gelirdi. Her sabah seyis atı getirirdi. Pencereden seyrederdim. Acaba babam at üzerinde giderken seyis nasıl giderdi? Hatırlamıyorum. Belki seyisin de atı vardı.
Bizim evin balkonu yoktu. Ama, sokağa bakan tarafta, önü demirli iki pencere vardı. Bana küçük bir yastık yapmışlardı. Ben orada oturur etrafı seyrederdim.
O yıllarda Kadıköy'de çok Rum otururdu. Karşımızdaki apartmanın kapıcısı Rum bir hanımdı. Kocasının merkebi vardı. Sokak sokak dolaşır zerzevat satardı. Akşam olunca kadın, evin önündeki kaldırımı yıkar, masayı kurar, süslenir, kocasını beklerdi. Çok neşe ile yerlerdi yemeklerini. Kahkahaları bize kadar gelirdi.
Annem, yıllar sonra, o aileyi imrenerek seyrettiğini söylemişti bana.
***
Alaton Apartmanı'ndan sonra gene Kadıköy'de başka bir apartmana taşındık. Yeldeğirmeni'nde, Süreyya Paşa Apartmanı'nın karşısındaki sokağın içindeydi. Sokağın köşesinde Florya pastahanesi vardı.
Biz o apartmanda otururken çok şiddetli bir zelzele olmuştu. Yılını hatırlamıyorum.
Sobanın üzerinde tepsi içinde tel kadayıfı pişiyordu.
İlk sallantıda, anneannem, babam, annem, ciciannem, ağabeyim ve ben hep beraber aşağıya inmiştik. Beni kucakta indirmişlerdi. Duvar üstümüze üstümüze gelmişti. İkinci sallantıda Kadıköy İskelesi'ne gitme ve geceyi orada geçirme kararı alındı. Annem evden çıkmayacağını söyledi. Çok ağlamıştım. Annemden ayrılmak istemiyordum.
Acaba annem bizimle geldi mi? Yoksa biz mi gitmekten vazgeçtik?
Hatırlamıyorum.
***
Sonra o evden çıktık. Cihangir'e taşındık.
Daha önce de anlattığım gibi, annemle babam Cihangir'de ayrıldılar.
Bir yıl Ankara'da dayımın yanında, bir yıl da Cağaloğlu'nda Çomak teyzemin (Hayriye teyzemin) yanında kaldıktan sonra, ailenin erkekleri cicianneme ve anneme Kadıköy'de ev açtı. Yıl 1937 - 38.
Evimiz Rıhtım'da, Kadıköy tarafındaki ilk sokağın içindeydi. Reşit Efendi Sokağı.
Üç katlı bir evdi.
Cumbalı.
Biz en üst katta oturuyorduk. Ev sahibelerimiz iki Rum kız kardeşti.
Okuldan geldiğimde eğer ciciannemle annem evde yoksa, Bayan İnöni, beni oturdukları odaya alırdı. Hem Bayan İnöni'yi hem de o odayı çok severdim. Odadan bahçeye çıkılırdı. Ama beni bahçe değil odanın içindeki eşyalar ilgilendirirdi. Hepsi aileden kalma eşyalardı. Ve odanın tuhaf bir kokusu vardı. Bu koku çok hoşuma giderdi. Eski eşya kokusu. Herhalde zamanında evin tümünü işgal ediyorlardı.
Kocaman çini sobaları vardı. Kışın, yedikleri portakalların kabuklarını sobanın üzerinde kuruturlar ve sonra onları odunu tutuşturmak için çıra yerine kullanırlardı.
Biz o evde otururken ağabeyime bisiklet alınmıştı. Ağabeyim, bisikleti kullanmadığı zamanlar Bayan İnöni'nin müsaadesiyle bodrum kata koyardı.
Annemin kurduğu turşu küpü ile ağabeyimin bisikleti yan yana dururdu. Ağabeyimle ne zaman bisikleti almak için bodruma insek küpün üzerinde duran maşrapa ile turşunun suyundan içerdik. Sonra da fark edilmesin diye küpün içine bir maşrapa su, biraz da tuz atardık.
Yakalanana kadar epey turşu suyu içtik.
Birkaç yıl önce Reşit Efendi Sokağı'na gittim. Ev, deniz tarafından sokağa girince sağ koldaydı. Hangisi olduğundan emin olmak için birbirine benzer üç eve dikkatle bakıyordum.
Mahalle sakinlerinden yaşlı bir bey benimle ilgilendi. Acaba birini mi arıyordum. Hayır. Vaktiyle oturduğumuz evi arıyordum. Beyle beraber etrafımıza bakınırken birden aklıma turşu küpünün durduğu bodrum katı geldi. "İşte bu ev" dedim. Ve turşu suyu hikayesini anlattım. Nasıl güzel dinledi.
***
Annem, biraz ilerimizdeki Gazi İlkokulu'nun 4. sınıfına kaydımı yaptırdı.
Alaton ailesi çok terbiyeli ve görgülü bir aileydi. Sarika adında bir kızları vardı. Bizim bayramlarımızda o bize gelirdi. Onların bayramlarında ben onlara giderdim. Kafes gibi, delikli, tuzsuz bir hamurları vardı. Çok severek yerdim.
Babam, Selimiye'deki işine atla gider - gelirdi. Her sabah seyis atı getirirdi. Pencereden seyrederdim. Acaba babam at üzerinde giderken seyis nasıl giderdi? Hatırlamıyorum. Belki seyisin de atı vardı.
Bizim evin balkonu yoktu. Ama, sokağa bakan tarafta, önü demirli iki pencere vardı. Bana küçük bir yastık yapmışlardı. Ben orada oturur etrafı seyrederdim.
O yıllarda Kadıköy'de çok Rum otururdu. Karşımızdaki apartmanın kapıcısı Rum bir hanımdı. Kocasının merkebi vardı. Sokak sokak dolaşır zerzevat satardı. Akşam olunca kadın, evin önündeki kaldırımı yıkar, masayı kurar, süslenir, kocasını beklerdi. Çok neşe ile yerlerdi yemeklerini. Kahkahaları bize kadar gelirdi.
Annem, yıllar sonra, o aileyi imrenerek seyrettiğini söylemişti bana.
***
Alaton Apartmanı'ndan sonra gene Kadıköy'de başka bir apartmana taşındık. Yeldeğirmeni'nde, Süreyya Paşa Apartmanı'nın karşısındaki sokağın içindeydi. Sokağın köşesinde Florya pastahanesi vardı.
Biz o apartmanda otururken çok şiddetli bir zelzele olmuştu. Yılını hatırlamıyorum.
Sobanın üzerinde tepsi içinde tel kadayıfı pişiyordu.
İlk sallantıda, anneannem, babam, annem, ciciannem, ağabeyim ve ben hep beraber aşağıya inmiştik. Beni kucakta indirmişlerdi. Duvar üstümüze üstümüze gelmişti. İkinci sallantıda Kadıköy İskelesi'ne gitme ve geceyi orada geçirme kararı alındı. Annem evden çıkmayacağını söyledi. Çok ağlamıştım. Annemden ayrılmak istemiyordum.
Acaba annem bizimle geldi mi? Yoksa biz mi gitmekten vazgeçtik?
Hatırlamıyorum.
***
Sonra o evden çıktık. Cihangir'e taşındık.
Daha önce de anlattığım gibi, annemle babam Cihangir'de ayrıldılar.
Bir yıl Ankara'da dayımın yanında, bir yıl da Cağaloğlu'nda Çomak teyzemin (Hayriye teyzemin) yanında kaldıktan sonra, ailenin erkekleri cicianneme ve anneme Kadıköy'de ev açtı. Yıl 1937 - 38.
Evimiz Rıhtım'da, Kadıköy tarafındaki ilk sokağın içindeydi. Reşit Efendi Sokağı.
Üç katlı bir evdi.
Cumbalı.
Biz en üst katta oturuyorduk. Ev sahibelerimiz iki Rum kız kardeşti.
Okuldan geldiğimde eğer ciciannemle annem evde yoksa, Bayan İnöni, beni oturdukları odaya alırdı. Hem Bayan İnöni'yi hem de o odayı çok severdim. Odadan bahçeye çıkılırdı. Ama beni bahçe değil odanın içindeki eşyalar ilgilendirirdi. Hepsi aileden kalma eşyalardı. Ve odanın tuhaf bir kokusu vardı. Bu koku çok hoşuma giderdi. Eski eşya kokusu. Herhalde zamanında evin tümünü işgal ediyorlardı.
Kocaman çini sobaları vardı. Kışın, yedikleri portakalların kabuklarını sobanın üzerinde kuruturlar ve sonra onları odunu tutuşturmak için çıra yerine kullanırlardı.
Biz o evde otururken ağabeyime bisiklet alınmıştı. Ağabeyim, bisikleti kullanmadığı zamanlar Bayan İnöni'nin müsaadesiyle bodrum kata koyardı.
Annemin kurduğu turşu küpü ile ağabeyimin bisikleti yan yana dururdu. Ağabeyimle ne zaman bisikleti almak için bodruma insek küpün üzerinde duran maşrapa ile turşunun suyundan içerdik. Sonra da fark edilmesin diye küpün içine bir maşrapa su, biraz da tuz atardık.
Yakalanana kadar epey turşu suyu içtik.
Birkaç yıl önce Reşit Efendi Sokağı'na gittim. Ev, deniz tarafından sokağa girince sağ koldaydı. Hangisi olduğundan emin olmak için birbirine benzer üç eve dikkatle bakıyordum.
Mahalle sakinlerinden yaşlı bir bey benimle ilgilendi. Acaba birini mi arıyordum. Hayır. Vaktiyle oturduğumuz evi arıyordum. Beyle beraber etrafımıza bakınırken birden aklıma turşu küpünün durduğu bodrum katı geldi. "İşte bu ev" dedim. Ve turşu suyu hikayesini anlattım. Nasıl güzel dinledi.
***
Annem, biraz ilerimizdeki Gazi İlkokulu'nun 4. sınıfına kaydımı yaptırdı.
Gazi İlkokulunun dördüncü sınıfındayken Atatürk öldü.
İki ders arasıydı. Bahçede oynuyorduk. Müdür bey bizi topladı ve acı haberi verdi. Ben hemen beyaz yakamı çıkardım cebime koydum, siyah önlüğümle kaldım.
Ne kadar çok ağlamıştık.
Annem, çok sevdiği kırmızı rujunu Atatürk'ün öldüğü günden sonra bir daha sürmedi.
İki ders arasıydı. Bahçede oynuyorduk. Müdür bey bizi topladı ve acı haberi verdi. Ben hemen beyaz yakamı çıkardım cebime koydum, siyah önlüğümle kaldım.
Ne kadar çok ağlamıştık.
Annem, çok sevdiği kırmızı rujunu Atatürk'ün öldüğü günden sonra bir daha sürmedi.
***
Biz o evde otururken II. Dünya Savaşı başlamıştı. Küçük bir radyomuz vardı. Büyüklerimiz devamlı ajans dinlerdi.
Hitler diye birinin adı çok geçerdi.
***
Reşit Efendi Sokağı'nda oturduğumuz yıllarda, ciciannem (Refika teyzem) ağabeyimle beni Kadıköy Çarşısı'na götürürdü. Aylık erzakımızı almak için. Eskiden böyle adetler vardı. Erzak aylık alınırdı. Özellikle memur aileler böyle yapardı. Bu, aileye güvence sağlardı. Eğer evde ununuz, şekeriniz, yağınız, pirinciniz, fasulyeniz, zeytininiz varsa aç kalma olasılığınız yoktu.
Yıllar sonra Ankara'da çalışma hayatına başladığımda, ben de ciciannemden aldığım eğitimle, maaşımı aldığım gün aylık erzakımızı almak için bakkala giderdim. Ve annem, "geçen ay şekeri az kullandık diye sakın bu ay az alma, sen gene her zamanki kadar al" diye tembih ederdi.
Ciciannem ihtiyacımızı her ay aynı bakkaldan alırdı. Genelde, bakkallar Rum olurdu. Müşteriyi karşılayışları, malı satışları, dükkandan uğurlayışları başka olurdu.
Sebze, salata, meyve ve ekmek gibi şeyler günlük alınırdı.
Ekmek, renkli, incecik kağıtlara sarılırdı.
Kese kağıdı kullanılırdı.
Her kadının filesi vardı.
***
Sabit gelirliler ayaklarını yorganlarına göre uzatırlardı. Kimse, kimse ile aşık atmazdı. Altıyol'daki Rasim ve Nefis'te kışın tatlı, yazın dondurma yemek orta halli insanlar için sık yapılan bir şey değildi.
Bayramda herkes sınıfına göre hareket ederdi. Akide ve kağıtlı şekeri orta gelirli, lokumu daha iyi gelirli, çikolata ve likörü üst gelirli ikram ederdi.
Bir de lohuk vardı.
Lohuk ikram etmenin bir adabı vardı. Örneğin, büyük bir gümüş tepsinin bir tarafında su dolu bardaklar, diğer tarafında boş bir bardağın içinde gümüş kaşıklar, ayrıca bir de içi su dolu bir bardak, ortada da dışı gümüş içi cam bir kabın içinde lohuk dururdu. Gümüş tatlı kaşığı ile lohuk alınır, üzerine bir bardak su içilir, kaşık su dolu bardağın içine bırakılırdı.
Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre, "Üsküdar Ah Üsküdar" adlı kitabında (Kubbealtıneşriyatı - 119. 5. Baskı, s.35, İstanbul - Aralık 2007) dip notunda lohuk için "şeker ve limonla imal edilen, şeffaf olmayan bir çeşit macun" demiş.
***
Tramvayın bile sınıfı vardı.
Birinci ve ikinci mevki.
Çifte Havuzlar'daki dostlarımıza gitmek için Altıyol Ağzı’nda ikinci mevki tramvay beklerdik. Kırmızı ve yeşil renkteki bu tramvayların sarı renkte olanı da vardı. Yaz aylarında bu tramvaylardan bazılarının camları kaldırılırdı. Hem çocuklar hem büyükler için keyifli bir yolculuk olurdu.
***
Annem kurabiye yapardı. Kurabiyeleri kavanozlara koyar, misafir geldiği zaman telaşa kapılmazdı.
Bir gün beni ekmek almak için fırına gönderdiler. Çok uzun bir kuyruk vardı. Çok bekledim sıranın gelmesi için. Bir de baktım ki Saadettin dayım, telaşlı adımlarla geliyor. Herhalde sokakta oyalandım bu nedenle geciktim zannetmişti. Halbuki fırın yeterince ekmek çıkarmadığı için herkes beklemekteydi. Zaten o günün ertesinde ekmek vesikayla verildi.
Sümerbank'ta basmanın metresi 29 kuruştu. O da vesikayla veriliyordu.
1983'de İstanbul'a geldiğimde nüfus cüzdanımın yenilenmesi sırasında eskisini geri aldılar. Hâlâ pişmanımdır, hatıra olarak kalması için neden rica etmedim diye. İçinde ne kadar çok "alınmıştır", "verilmiştir" damgası vardı.
***
Reşit Efendi Sokağı'ndan gene Rıhtım üzerinde ama bu kez Haydarpaşa tarafından birinci sokak olan Nemlizade Sokağı'na taşındık.
Ester Apartmanı'nın en üst katındaki yeni evimiz çok büyüktü. Hem önde hem arkada balkonumuz vardı.
Kadıköy koyuna yukardan bakardık.
***
Denize girmek için Kalamış'a giderdik.
Önce, bizim yokuş çıkılır, Yeldeğirmeni'nden Mısırlıoğlu'na yürünür, Mısırlıoğlu'nun dik yokuşundan Söğütlü Çeşme'ye inilir, karşı kaldırıma geçilir, Kuşdili Çayırı'na girilir, o koca çayır bir baştan bir başa kat edilir, Kurbağalıdere'den sandal kiralanır, Kalamış'a varılır, denize girilir ve aynı koşullarda, güneşin altında, eve dönülürdü.
Kimse gık demezdi.
Yoruldum diyen olmaz,
acıktım diyen olmaz,
susadım diyen olmazdı.
***
Kalamış'a denize giderken, Mısırlıoğlu'ndan aşağı inen yokuşun başında oturan Sahavet hanım teyze ile torunu Ayfer'i de alırdık.
Sahavet hanım teyzenin kocası Halit (Erüren) bey amca Hasan Paşa İlkokulu'nda öğretmendi. Bilgili, görgülü, terbiyeli bir beydi. O zamanın hemen hemen tüm öğretmenleri gibi.
Halit bey amca, Ayfer'le beni Acıbadem'e götürür, Hindiba toplar, eve getirir, salata yapar, yalnız kendisi yerdi. Çünkü Sahavet hanım teyze Halit bey amcanın yaptığı salataya elini sürmez, kendi yaptığı salatayı yerdi.
Halbuki Halit bey amca Hindiba gibi otların çok yararlı olduğunu söyler, niçin yararlı olduğunu uzun uzun anlatırdı. Ama Sahavet hanım teyze bu anlatılanları hiç dinlemezdi.
Zaten Sahavet hanım teyze kendi odasında, Halit bey amca kendi odasında otururdu. Ancak biz gittiğimizde, Halit bey amca, kısa bir süre için salona gelirdi.
Sahavet hanım teyze Ankara'ya oğlunun yanına gitmişti. Halit bey amca karısını özlemiş olacak ki ona bir şiir yazıp göndermişti.
Elime aldım bir tabaka kağıt
Düşündüm saat saat
Sen orada ben burada
Hiç olur muyuz rahat
Halit bey amca, her gidişimizde, bu şiiri bize okurdu ve Sahavet hanım teyzenin gözlerinin içi gülerdi.
***
Mahallemizdeki komşularla görüşme adetimiz yoktu.
Bu İstanbul'da oturanlar için sanki genel bir adetti. Ankara ile İstanbul kıyaslandığında, İstanbul böyle tanımlanırdı. "Aynı apartmanda otururlar birbirlerini tanımazlar" denirdi.
Sen orada ben burada
Hiç olur muyuz rahat
Halit bey amca, her gidişimizde, bu şiiri bize okurdu ve Sahavet hanım teyzenin gözlerinin içi gülerdi.
***
Mahallemizdeki komşularla görüşme adetimiz yoktu.
Bu İstanbul'da oturanlar için sanki genel bir adetti. Ankara ile İstanbul kıyaslandığında, İstanbul böyle tanımlanırdı. "Aynı apartmanda otururlar birbirlerini tanımazlar" denirdi.
Bir akşam sofraya oturmuştuk ki kapı çalındı.
Ben açtım.
Karşı evlerden birinde oturan bir ailenin delikanlısı, o güne kadar hiçbir temasımız olmamasına karşın, annesinin ricasını naklediyordu. Acaba fazla ekmeğimiz var mıydı?
Yemek odasına döndüm.
Cicianneme söyledim.
Hayır, ancak bize göre ekmek vardı.
Delikanlı gitti. Çok üzüldüm. Merdivenden inerken, sanki, utanmış gibi bir hali vardı.
Yemeğimizi yemeğe başladık.
Konuşmuyorduk ama lokmalar boğazımızdan geçmiyordu.
Ciciannem, ekmek tabağına uzandı.
Hepimiz için birer dilim ekmek ayırdı.
Artan üç dilimi elime verdi.
"Al, götür" dedi.
Sevgili Olcay abla,
YanıtlaSilBir ÇKL li olarak size böyle hitap etmeyi uygun buldum izninizle.
Emeğiniz ve başarınız için sizi içtenlikle kutluyorum.
Aynı ailenin (ÇKL) bir ferdi olduğum ve okurken kendi anılarımı da hatırladığım için çok duygulandım.
En kısa zamanda kitabınızı alıp okuyacağım.
Sevgi ve saygılarımla.
Güzin Gürelman
1975 mezunu
Bu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilSevgili kardeşim Güzin Gürelman,
YanıtlaSilBana 'abla' dediğiniz için ben de size 'kardeşim' dedim.
Ne mutlu bize ki aynı okulda (Çamlıca Kız Lisesi'nde) okumuşuz.
Anılarım henüz kitap olarak basılmadı. Beni blogumdan okumaya devam ederseniz ve zaman zaman da yorumlarınızı yazarsanız sevinirim.
Emeğime gösterdiğiniz saygıya çok teşekkür ederim.
Sevgiyle,
Olcay Akkent
Sevgili Olcay, anılarını okumaya başladım. Çok zevk alıyorum. Tiryakisi olacağım herhalde.
YanıtlaSilFiliz
Sevgili Filiz, beni çok sevindirdin. Teşekkür ederim.
YanıtlaSilBen de senin kitabının tiryakisiyim. Çok bilgilenerek,
çok hatırlayarak, çok severek okuyorum.
Sevgili Olcay Hanım, ben bugün tanıştım sizinle. Murathan Mungan'ın Kadından Kentler kitabında size ithaf ettiği bir öykü sayesinde. Öncelikle yaptığınız bu çalışma; özellikle bugün gibi her şeyin çabuk tüketildiği ve hatıraların eski zamanlardaki gibi derin,yoğun yaşanmadığı bir çağda oldukça değerli. Ben de bir Kadıköylüyüm ve kadıköy tutkunuyum. Ama kendimi bildim bileli iflah olmaz romantik bir çağzedeyim. Belki de bundan ötürü şiire gönül verdim, şiirlerimde de içinden çıkamadığım, terk edemidiğim bir olgu: çağ sorunu... Bazı satırların içine girip o anlara şahit olaydım ya dedim. Uzun lafın kısası: biz bugünün gençleri ne yazık ki yaşayamadık insanların insanlara bakarak dokunarak yaşadıklari o güzel, romantik zamanları.. şimdi her yerde makineler, tepemizde kameralar ve bitmeyen bir hız curcunası
YanıtlaSilSevgiler...
Sevgili Yiğit Ergün, Geç cevap verdiğim için özür dilerim. Kitap çalışması tüm günümü doldurduğundan bugüne kadar size yanıt veremedim. İlginize çok teşekkür ediyorum.
Sil