O yıllarda, Cuma Pazarı'nda hem çaput hem gıda birlikte satılırdı. Sonraki yıllarda pazar ikiye bölündü, Cuma günleri gıda pazarı, Salı günleri çaput pazarı kuruldu.
Tabii bu bizim pek hoşumuza gitmedi. Çünkü bir gidişte ikisini birden yapabiliyorduk.
Pazara vardığımızda önce dokumaların, etrafı oyalı yemenilerin, sandıktan çıkmış çevrelerin, işlemeli örtülerin, dantellerin, kilimlerin satıldığı yere giderdik. Hem de koşa koşa. Kimse kapmadan kapmak için.
Pazar buluşma yeriydi.
Cuma sabahları tüm meraklılar Milaslı Ali Örnekçi’nin Yaygı’sında buluşurdu. Yok yoktu.
Elimize aldığımız her bir şeyi,“bu kaça, bu kaça” diye sorar, çenesinden ter akan Ali beyi bunaltırdık. Ama Ali bey mesleğini ve müşterisini o kadar çok severdi ki hiçbirimizin sorusunu yanıtsız bırakmaz, hatta bize kahve ikram ederdi, biraz daha uzun kalmamız için. Ali beyin başka bir özelliği daha vardı. Aldığımız şeyleri bir yemeniye sararak verirdi.
Ben evimin tüm yaygılarını, örtülerini, yolluklarını, yastıklarını, kordonlarını Ali beyden aldım.
Ali bey sonunda bir gün kahve içme bahanesiyle evime geldi ve aldıklarımı nasıl değerlendirdiğime baktı. Ondan sonra da her müşterisine, “siz önce Olcay hanımın evini görün, sonra gelin benden alışveriş yapın”demeye başladı.
Ali bey erken denecek bir yaşta öldü. Ve bir daha pazar yerine onun gibisi gelmedi.
Oğlu bile babasına benzemedi.
***
Ankara ve İstanbul’dan getirdiğim eşyalarımı evime güzelce yerleştirdim. Ama, yere yayacak kilimim yoktu. İnşaattan yeni çıkan her insan gibi benim de halim dumandı.
Çok düşündüm bunu nasıl çözerim diye. Sonunda Ali beyden elli santim eninde, beş metre uzunluğunda birkaç top dokuma aldım. Kibare’cik (Uslu) topların başını tığ ile ördü. Ben de kimini ince uzun, kimini de kare yaparak yerlere serdim. Kırık beyaz yaygılar kahverengi ahşaplarıma çok yakıştı. Evi de aydınlattı.
“Güle güle otur”demek için evime gelen sevgili Leyla Birsel, “A! Ben bunu Fransız dergilerinde gördüm” dedi. Ben de biraz mahçup, “bunlar dergiden değil, fakr - ü zaruretten” dedim.
Mimarım Beyhan Türer ise ilk geldiği gün yerdeki uzun yaygılara bakarak,“bu ev büyümüş”dedi. Ben de, “gece ellerimle duvarları itiyorum” dedim.
Yıllarca, evimin bir ayrıcalığı olan o yaygıları keyifle kullandım. Sonra kaldırmak zorunda kaldım. Çünkü insan yaşlanınca yürümesi bile değişiyor. Ayağım takılmaya başladı, düşmekten korktum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder