8 Nisan 2010 Perşembe

26.2.3 AVUSTURYA

Viyana, 7 - 12 Ocak 1966.

Köln'den sabah sekizde bindim trene.

Köln / Bonn / Koblenz / Mainz / Frankfurt / Aschaffenburg / Würzburg / Nürnberg / Regensburg / Passau / Neumarkt / Wels / Linz / St. Pölten / Wien.

Akşam sekizde Viyana'ya vardım.

Şık bir tren. Terbiyeli yolcular. Temiz bir restoran. Olağanüstü bir manzara.

Sevgili Pulat (Tacar) karşıladı beni.

1954 yılında Dışişleri Bakanlığı NATO Dairesi'nde çalışmaya başlamıştım. Pulat bir yıl sonra 1955'te geldi bizim odaya, müsevvit (yazı taslağını hazırlayan memur) olarak. Her ne kadar bugün dünkü kadar sık görüşmesek de o benim bunca yıllık arkadaşım, dostum.

***
Her tayin olduğu yere davet ederdi beni.

1978'de Münih'te Başkonsolostu. Ve ben Londra'daki Dışişleri Bakanları Toplantısı'ndan Türkiye'ye dönerken onlarda kalmıştım.

1993'de Başkonsolos Varol Özkoçak'ın davetlisi olarak Paris'e gitmiştim. Pulat Tacar, UNESCO Nezdinde Daimi Temsilcimizdi.

Gerek Pulat gerek eşi Selda Paris'te kaldığım üç hafta zarfında benimle çok ilgilendiler ve yaptıkları hemen her davete çağırdılar. Çok onurlandım.

Pulat, artık emekli. Ama köşesinde oturmuyor. Aksine, deneyimli bir büyükelçi olarak kitaplar yazıyor, çeviriler yapıyor, gazetelerde makaleleri yayınlanıyor, konferanslar veriyor, söyleşiler yapıyor.

Dr. Esra LaGro ile yaptığı Nehir Söyleşi, 2010 yılında İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıktı . Adı Yaşam Bir Rüyadır.

Okumak lazım. Muhakkak.

***
70'li yıllarda yurtdışına tayin olduğunda Ankara'daki evimde onun için bir veda partisi vermiştim.

Çok özenmiştim.

Ama aksilik bu ya, misafirlerin gelmesine bir saat kala binlik bir kırmızı şarap şişesi elimden kaydı ve halının üstüne döküldü.

Tam o sırada sevgili Varol (Özkoçak) telefon etti. Başıma gelenleri anlattım. "Derhal üzerine tuz dökün" dedi.

Bakkala koştum, birkaç paket tuz aldım, halıyı tuzladım.

Tuz kızardı. Bu iyiye alametti. Sevindim. Ama halıyı o vaziyette bırakamazdım.

Biraz bekledikten sonra tuzları süpürmek istedim.

Tuz dibe çökmüştü.

Ancak üstündekileri alabildim.

Halı hem tuzlu hem de ıslaktı. Misafirler gelmek üzereydi. Halının kazaya uğrayan tarafını, tek başıma, kanepenin altına gelecek şekilde çevirdim.

***
Pulat erken gelecekti.

Misafirleri beraber karşılayacaktık. Ama çok daha erken geldi. Kapıda görünce şaşırdım. Çok kötü görünüyordu.

"Araba kazası geçirdim" dedi.

"Ben de koca şişe şarabı halıya döktüm" dedim.

Sanki ikisi aynı şeymiş gibi.

O kazayı anlatıyordu.

Ben halıyı.

O ölümden söz ediyordu.

Ben dökülen şaraptan.

***
Pulat beni Viyana garında karşıladı. Bir pansiyonda benim için yer ayırtmıştı. Önceden verilmiş sözü vardı. Hafta sonu şehirde olmayacaktı. Ama benim için Salome'ye bilet almıştı.

Operaya nasıl gideceğimi, operadan çıktıktan sonra hangi duraktan kaç numaralı otobüse bineceğimi, nerede ineceğimi, indikten sonra hangi ara sokağa sapacağımı anlattı, elime de tüm bu bilgileri kapsayan bir plan verdi ve gitti.

O gitti Pansiyon sahibi hanım elinde bir tomar anahtarla geldi. Biri en dış kapının, biri iç kapının, biri asansörün, biri pansiyonun, biri de odamın.

Ve beni iki konuda uyardı.


Bir. Gece dışarıdan gelindiğinde çok dikkatli olunacak. Asansörün düğmesine "doğru" basılacak. "Doğru" katta inilecek. Yanlışlıkla aşağı dairenin kilidine anahtar sokulmayacak.

İki. Geç saatte sifon çekilmeyecek.

İlk gece her iki yanlışı da yaptım.

Asansörden, tüm dikkatime rağmen, bir kat aşağıda indim. Komşunun kilidini elimdeki anahtarla zorladım. Kapıyı açamayınca yanlış kapıda olduğumu anladım ve o gece üstelik bir de sifonu çektim.

Aşağıdaki kiracı, ertesi günü pansiyoncu hanımı azarladı. Pansiyoncu hanım da beni.

***
Aslında pansiyoncu hanım çok hoş bir hanımdı. Vaktiyle Heybeliada'daki sanatoryumda hemşire olarak çalışmıştı. Vitrindeki kahve fincanını Türkiye'den dönerken hatıra olarak getirmişti.

Sabah kahvaltısında İstanbul'a olan özlemini ve Atatürk'e olan hayranlığını anlatırdı. Gece geldiğimde, yatağımın yanındaki masada ya bir meyve ya da meyveli bir tatlı bulurdum.

İşini çok severek yapıyordu. "Ben evimde oturuyorum, insanlar bana dünyayı taşıyor" derdi. Bu yorum o kadar hoşuma gitmişti ki acaba ben de böyle bir iş yapsam mı diye düşündüğüm zamanlar bile oldu.

***
8 Ocak akşamı, Pulat'ın tarifi üzerine, Richard Strauss'un Salome Operasını izlemek üzere Wiener Staats Oper binasına gittim.

Tanrım, ne güzel bir bina. Dışı ayrı güzel, içi ayrı güzel. Zaten yalnız opera binası değil, bütünü ile Viyana çok güzeldi. Nasıl bir Viyana düşledimse öyle bir Viyana bulmuştum.

***
Elimdeki broşüre bakıyorum, o akşam Salome rolünde Anja Silja oynamış.

Tabii o gece çok heyecanlıydım.

Çünkü operadan geç bir saatte çıkacaktım ve hiç bilmediğim Viyana'da evvela otobüs durağını, sonra bineceğim otobüsü, daha sonra da pansiyonu bulacaktım.

Hava çok soğuktu. Diz boyu kar vardı.

Önce operanın önündeki kaldırımdan karşıya geçmem gerekiyordu.

Kırmızı ışık yanıyordu.

Yol bana kapalıydı ama caddede hiç trafik yoktu.

"Geçiversem ne olur" dedim.

Kaldırımdan indim.

Adımımı atmak üzereydim ki sol tarafımda bir karartı gördüm.

Biraz da korkarak baktım.

Bir adam, gecenin o saatinde, o karda, o soğukta, o boş caddede, yeşil ışığın yanmasını bekliyordu.

Tekrar kaldırıma çıktım.

Ben de bekledim.

***
Pulat, 9 Ocak akşamı için Richard Wagner'in Götterdammerun (Tanrıların Batışı) Operası için de bilet almıştı. Beraber gidecektik. Ben locada oturacaktım. O en üst kata çıkacaktı. Çünkü elindeki fenerle, notaya bakarak, operayı izlemek istiyordu.

***
Sevgili Yavuz Gör de o tarihte Viyana'da görevli olarak bulunuyordu. Tekrar evlenmişti. Evine davet etti. Hanımı ile tanıştırdı. Aynı gece, beni Raimund Theater'da Richard Strause'un Die Csardasfürstin operetine götürdü.

***
Pulat beni hemen her yere götürdü. Örneğin,"Viyana Ormanları"na da.

Benim çocukluğumda Strauss'un "Viyana Ormanları" ile vals yapardı büyüklerim.

Ama ormanı gezerken, büyüklerimin valsini değil, atalarımın Viyana Kuşatması’nı düşünüyordum. Çünkü ormandaki koca levhada, biz Türkler için hiç de hoş olmayan şeyler yazıyordu.

***
Grinzing, çok iyi bilindiği gibi, şarap evleriyle meşhur bir yer.

Eskiden insanlar o yıl topladıkları ürünlerden yaptıkları şarapları, kapılarının önündeki masalara koyar, komşularına ikram ederlermiş. Zamanla bu ikram ticarete dönüşmüş. Şimdi o evler şarap içilen evler olmuş.

Pulat ikaz etti, "bir yıllık şarabın içimi kolaydır, ama çabuk vurur" dedi.

Hayret! İki bardak içtiğim halde birşey olmadım.

Halbuki, Bodrum'da bir gece, bir yudum rakıyla sarhoş olduğumu ve sokakta kaldırıma oturduğumu söylemişti bir arkadaşım.

Acaba gerçekten oturmuş muydum ?

***
Selda'yı Viyana'da tanıdım. Sevimli, cana yakın, gencecik bir kızdı.

Yıllar sonra evlendiler.

Çok mutlu oldular.

Bahçelievler'de, çatı katındaki evlerini çok severdim.

Duvarlarda tablolar, beyaz raflarda cam vazolar vardı.

Hüseyin Yüce'nin resimlerini ilk kez o evde görmüştüm.

Müze gibi bir evdi.

***
Münih'te onlarda kaldığım günlerin birinde Pulat müzayedeye gidecekti.

Bana, "sen de gel" dedi.

Ermenilerin Türk diplomatlarını kıyasıya öldürdükleri yıllardı.

Her diplomatın koruması vardı.

Müzayedeye yakın bir yerde makam arabasından indik.

Pulat'ın çıplak sokakta nasıl korunacağını merak ediyor ve korkuyordum.

Pulat koşmaya başladı.

O koşunca koruma da koştu.

Pulat önde, koruma arkada, ben en arkada.

Eminim, o anda, Pulat'ın aklında ölüm hiç yoktu.

O bir cam vazoyu herkesten önce kapma telaşı içindeydi.

Yaşam ayrıntılarda güzeldi.

***
Bahçelievler'deki o güzel evlerine, bir akşam yemeği için davet ettiklerinde Selda beni mutfağa götürmüş, ikram edeceği yemekleri göstermiş ve "bu gece çorbayı soğuk içeceğiz" demişti.

Ben de "ziyanı yok" demiştim.

Bunu ne zaman hatırlasam gülerim.

Çünkü ben, o geceye kadar, çorbayı sıcak içilen bir yemek olarak bilirdim.

Evimizde böyle görmüştüm.

Ama o geceden sonra yemek kartlarıma bir de "soğuk çorba" tarifi ekledim.

***
Çalışma hayatımı anlattığım bölümde yer alan ve 1958'den bu yana her zaman onurla hatırladığım bir anımı burada tekrarlamak istiyorum.

"NATO Dairesi'ndeki son günüm biraz hüzünlü oldu. Genç diplomatlar, ordu halinde beni merdivenin başına kadar uğurladılar. Pulat Tacar arkamdan, "hanımefendi geldin, hanımefendi gidiyorsun" diye bağırdı. O tarihte böyle tanımlamalarla iftihar edilirdi."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder