23 Ağustos 1990 Perşembe

37.87 ÜZÜLDÜKLERİM II - KÖY ENSTİTÜLERİ

(26 MART 2008)

Bugünkü yazımın konusu Köy Enstitüleri.

Halkevlerinin kapanmasına ne kadar üzüldümse Köy Enstitülerinin kapanmasına da o kadar üzülmüşümdür. Hatta kıyaslayacak olsam hangisine daha çok üzüldüğümün tartısını veremem.

Arşivimde 1995’ten bu yana topladığım Köy Enstitüleri ile ilgili gazete kesintileri var. Bu yazıya başlamadan önce hepsini yeniden okudum. Niyetim bu yazıyı hepsinden alıntılar alarak yazmaktı. Ama bir tanesi vardı ki ona kıyamadım. Olduğu gibi buraya aldım. Siz de okuduğunuzda, eminim, bana hak vereceksiniz.

Bu yazıyı Özgür Erbaş, Cumhuriyet Dergi’de yazmış. (17 Nisan 2005, Sayı 995.)

“Yıl 1928. Bulgaristan’dan Türkiye’ye gelmeye hazırlanan Menekşe Ailesi pasaportlarını çıkartmaya çalışıyor. O tarihte ana karnında olan bebeğe pasaport çıkarmaya gerek yok. Böyle düşünülüyor. Yolculuğa kısa bir süre kala Nedim Menekşe dünyaya geliyor. Doğum sırasında ebe her ne yapıyorsa, bebeğin kafatası ortadan yarılıyor, beyninin bir bölümü dışarı çıkıyor. Anne çaresiz, eline aldığı yorgan iğnesiyle bebeğin kafatasını dikiyor. Öldüğünde imam yıkarken eli kan olmasın diye. Ama bebek ölmüyor. Bu kez pasaportsuz bebeğin yolculuğu sorun oluyor. Nedim Menekşe başka bir ailenin nüfusuna kayıt ettiriliyor, Türkiye’ye gelince bu kez “nüfusta ölüyor”, ama ailesinin nüfusunda yeniden doğuyor.

Kepirtepe Köy Enstitüsü’nin ilk öğrencilerinden Nedim Menekşe’nin hayatı böyle başlıyor.

11 Yaşında Kepirtepe Köy Enstitüsü’ne giren Menekşe’nin yaşamı, öğrendiklerini öğretmek, ideallerinden vazgeçmemek uğruna mücadaleyle geçiyor. Onun okula başladığı yıl 2. Dünya Savaşı patlıyor. Menekşe o denemi şöyle anlatıyor:
‘Biz 185 öğrenciydik. Okul binasının, bodrum ve zemin katı vardı. Yatakhanemiz bodrum kattaydı ve 3 katlı ranzalarda yatıyorduk. Üst kattaki, yatağında doğrulamazdı bile. Sonra bütün okul binasını, atölyeleri, tiyatro salonunu ve diğerlerini yavaş yavaş tamamladık. Tuğlalar dahil bütün bina öğrenci emeğiyle yapıldı. Yılda bir ay tatil yapıp, haftada 44 saat ders görürdük. Öğrenciler hem marangozluk, demircilik gibi el işi, hem tarım hem de lise dersleri okurdu. Bir yabancı dil öğrenir, iki müzik aleti çalar, hemen hemen bütün klasikleri okumuş olarak mezun olurduk'...
Menekşe, okulunu 1941 Nisan’ında savaş nedeniyle bırakıp gitmek zorunda kalmış. Savaştan zarar görür diye, bütün eşyaları trene yükleyip Hasanoğlan’a gitmişler. Çadırlarda, camilerde kalıp Hasanoğlan Köy Enstütüsü’nü imece usulü yapmışlar…

İnşaat tamamlanmış ama onlar yeniden Kepirtepe’ye dönmüşler. Bütün eşya Hasanoğlan’da kalmış.
‘Bize kısa bir tatil verdiler. Dönüşte birer yorgan ve yastık kılıfı dağıttılar. Daha önce toplanan otlarla doldurduk onları. 200 gram ekmekle geçirdiğimiz günler de oldu, çimento paketlerinden defter yaptığımız günler de. Biz ilk kuşaktık ve sıkıntı çekmemiz doğaldı. Durmadan inşaat yapmayacaktık tabii. Tam her şey yoluna girmişken, çalışmaya başlayacakken boğdular Köy Enstitülerini. Hem de CHP döneminde…’
Cumhuriyet’in köylüyü kendi köyünde kalkındırmak, üretime katmak ve her köyün kendi aydını yetişsin diye kurduğu Köy Enstitülerinin, CHP eliyle kapatılmasının nedenini soruyoruz Nedim Menekşe’ye. Yanıtı gayet net :
‘Bu bir karşı devrim hareketiydi. Toprak ağaları, köylünün aydınlanmasını, hakkını bilmesini, yurttaş olmasını istemedi, CHP’de buna direnemedi. Zaten Meclisin büyük bölümü de toprak ağalarından ya da onların yakınlarından oluşuyordu. İsmet İnönü de ‘demogojiye kurban etmeyeceğim’ dese de kıyımın önüne geçemedi. Bu hareketin bedelini hala ödüyoruz. Yapılan 10 yıllık plana göre 1956’da öğretmeni, sağlıkçısı, ebesi olmayan köy kalmayacaktı.

Demokrat Parti döneminde ise önce kız erkek öğrenciler ayrıldı, kız öğrenci kontenjanı azaltıldı. Ardından idareciler ve öğretmenler değişti. Bizler de köylünün dertlerini bilip, buna çözüm aradığımız için komünist ilan edildik. Öyle günler geldi ki 17 Nisan’ları, kahve köşelerinde gizli saklı kutlamak zorunda kaldık’...
Nedim Menekşe ve arkadaşları ile öğretmenlerinin dayanışmaları, imece ve sevgileri ömür boyu sürüyor Sevgiyle bağlandıkları okullarını, ülkelerini ve ideallerini bugün de her şeyin üzerinde tutuyorlar. Menekşe’nin kapatılışlarının 50. yılında yazdığı ‘Köy Enstitüleri Gerçeği’ kitabı da imece ürünü…

Birbirlerine bu kadar bağlı olmalarının nedenini soruyorum.
‘Biz sevgiyle büyütüldük’ diyor. ‘Son derece demokratik bir eğitim aldık. Okulun yönetiminde öğrencilerin söz hakkı vardı. Üstelik bu lafta kalan da birşey değildi. Toplantılarda öğretmenlerimizle son derece sert tartışmalara girmekten çekinmezdik.

Biz işliğe, tarlaya giderken koca bir varille su taşınırken bir sandık dolusu da kitaplarımız gelirdi. Dinlenirken okuyalım diye. Türkiye’nin herhangi bir yerine okul yapılacaksa, bütün enstitülerden ekipler giderdi. Herkes daha çok iş yapmak için birbiriyle yarışırdı. Büyük bir coşku ile çalıştıktan sonra inşaatların ortasında, tarlalarda keman, mandolin sesleri yükselir, marşlar okunurdu. O kadar çok zorluğu birlikte aştık ki’... 
Nedim Menekşe elinde bir de ‘demirci ustası’ belgesiyle 16 yışında mezun olmuş Kepirtepe Köy Enstitüsü’nden. Yaşı mahkeme kararıyla büyütülerek aynı okula öğretmen olarak atanmış. Kendi yaşlarında öğrencileri olmuş. İki yılın ardından yükselen karşı dalgayı fark edip kendi köyü olan Ahmetbey’e tayinini istemiş. 1958 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümü’nü bitirip, müfettişlik ve öğretmenlik yapmış. 1978’‘de emekli olmuş..."
***
Bu yazıya nokta koymadan önce 17 Nisan 1995 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Emekli Öğretmen Turan Altuntaş’ın “Yadırgadılar Bizi” başlıklı yazısının son kısmını da buraya almak istiyorum.
“…Kitap okuma aydın olmanın bir gereğiydi. Düşünce üretmek isteyen her enstitülü çok okuyordu. Öğretmenler neyin nasıl okunacağını öğretiyorlar, okuma kitaplarının özetini, eleştirisini, tartışmasını yaptırıyorlardı. 
Bakan Hasan Ali Yücel döneminde dilimize çevrilen 570 dünya klasiğinin çoğu Köy Enstitüsü kitaplıklarında vardı. Ve de harıl harıl okunuyordu. 1941 yılında Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Savaştepe Köy Enstitüsü’ne gelir. Abdurrahman Nafiz Paşa da yanındadır. Yamaçta hayvanları yayan öğrencinin çantasında ne olduğunu merak eder. Çantayı açtırır. Çantadan ekmek, peynir, zeytin bir de Bakanlık Klasiklerinin “Antigone” adlı kitabı çıkar. Mennuniyetini Paşa’ya övgüyle açıklar.

Her Enstitü kitaplığında 3 bin, 5 bin kitap vardı. Çifteler Köy Enstitüsü kitaplığında 7 bin kitap bulunmaktaydı.
Kitap Sağlığa Zararlıdır görüşünde olan Milli Eğitim Bakanları’ndan Reşat Şemsettin Sirer, Köy Enstitülerinin kurucusu İ. Hakka Tonguç’a bakın ne diyordu : ‘En büyük saçunuz, köy çocuklarına büyük abdeste çıkmayı öğretmeden önce, okumayı öğretmenizdir.’
Enstitülere işte bu ilkel kafadaki siyasetçiler kıydılar. O güzelim eğitim yuvasını geliştirmeyip kapattılar.”
***
Ben yukarıdaki her iki yazıya da ne ekleyebilirim ki…

Belki sadece şunu: Eğer Köy Enstitüleri kapanmasaydı Türkiye bugün çok daha iyi bir yerde olurdu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme