8 Nisan 2010 Perşembe

27. ANKARA'NIN TAŞINA BAK, GÖZLERİMİN YAŞINA BAK

Anılarımı Bilgisayarda yazıyorum.

Halbuki kalem severim. En çok da kurşum kalem. Kalemtraş ve silgiden vazgeçemem.

Bu yaşta bile en çok sevdiğim vitrin, kırtasiye satan dükkanların vitrinleridir.

İlkokula giderken küçülen kalemlerimiz için kamıştan yapılmış uzatıcılar kullanırdık.

Şimdiki çocuklar bilmez böyle şeyleri.

***
Gençliğimde Parker ve Sheaffer marka dolma kalemler kullanırdım. Onların da en ince uçlu olanlarını (ff) seçerdim.

İnci gibi yazardım. İnci gibi yazımla gönderdiğim mektuplarıma cevap almadığım olurdu. Üzülürdüm. Meğer kendi el yazıları benimki gibi güzel olmadığı için yanıt vermezlermiş. Bunu da yıllar sonra öğrendim. Ne fayda…

***
Parker ve Sheaffer dolma kalemlerimi, yakın bir tarihte, kız kardeşim Hatice Mualla'ya verdim.

Çünkü o, “hiç değişmeyen bu yazının kalemi acaba nasıl bir şey” diye merak edermiş.

Sonra bir gün ilk defa tükenmez kalem ile bir mektup göndermişim.

“Eyvah! yolunda gitmeyen bir şey var” demiş.Gerçekten de öyleymiş. İsviçre’de geçirdiğim kazanın haberini veriyormuşum ve “babama söylemeyin” diyormuşum.

***
Günümüzde kaset veya CD dinleniyor. Halbuki biz plak çalardık. Paul Robeson, Johnny Cash, Joan Baez, Pete Seeger gibi şarkıcıları plaktan dinlmeyi severdim.

Plağa dokunmak hatta kucaklamak hoşuma giderdi.

Pete Seeger’ın tiryakisi olduktn sonar I Can See A New Day plağını da almıştım.

Sevgili Abidin Dino, bir sabah kahvesine geldiğinde ona bu plağı da çalmıştım.

Bu plakta Nazım Hikmet’in Hiroshima’ya atılan atom bombası üzerine yazdığı şiirin şarkısı da vardı. Abidin Bey meğer bunu bilmiyormuş. Pete Seeger’ın okumuş olmasına da çok şaştı. Çünkü Nazım Hikmet bu şarkıyı Paul Robeson okusun istermiş.

***
Pete Seeger’ın 8 Haziran 1963’te Carnegie Hall’de verdiği konserin plağı olan We Shall Overcome’ı bir dost vasıtasıyla TRT’ye vermiştim kasete almaları için.
İçinde Guantanamera vardı.

Guantanamera çalınırken müziğin ritmine uyanlar dans ederler.
Halbuki Küba’nın ulusal kahramanı Jose Marti’nin acıklı öyküsüdür anlatılan.

Johnny Cash, Folsom hapishanesi’nden senlenir dünyaya.

***
Filiz Ali, bir zamanlar, radyoda, Dünya Ülkelerinden Halk Şarkıları programları yapardı. Kimleri tanımadık ki onun sayesinde. Önce anlatır sonra dinletirdi.

***
Annem Joan Baez’ın sesini çok monoton bulurdu. Plağın bir yüzünü çaldıktan sonra öbür yüzüne katlanamaz, “sen Butterfly’ı koy” derdi.

Öyle zannediyorum annem biraz milli, biraz da hissi duygularla dinlerdi Renata Tebaldi’yi. Çünkü hemen her seferinde son sahneyi yeniden yorumlardı.

***
O yıllarda çoğu 45’lik olan, Frank Sinatra, Charles Aznavour, Louis Armstrong, Jaques Brel, Gilbert Becaud, Nat King Cole, Dean Martin, Elvis Presley, Harry Belafonte, Edith Piaf, Yves Montand ve benzerlerinin plaklarını çalardım.

Şimdi Şevket Uğurluer’in "Anılarla Müzik" programını izliyorum. Söylediği şarkıların tümü gençlik yıllarımın şarkıları. İçim kıpır kıpır kıpırdıyor dinlerken.

(Ne yazık ki Şevket Uğurluer artık televizyonlarımızda yok.)

***
Dans benim kuşağımın olmazsa olmazıydı. Dans ederken insanlar birbirlerine sarılırlardı. Bu yakın temas insanları duygulandırırdı. Hele bir de kavalyeniz yakışıklıysa. Hele hoşunuza giden biriyse. Hele hele sevgilinizse...

Şimdi televolelere gözüm takıldığında bakıyorum herkes kendi kendine dans ediyor. Benim kuşağım böyle bir yanlışı hiçbir zaman yapmadı.

***
Güzel günlerdi. Doya doya yaşadık.

Tabii hepimiz değil. Benim bazı solcu arkadaşlarım, “gülmek yok, dans etmek yok, sevişmek yok” diye gençliklerinin tadına varamadan ihtiyar oldular.

Murathan Mungan, 5 Mayıs 2002 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde Ayşe Arman’la yaptığı söyleşide şöyle diyor:

"Özellikle sol camiada bir dönem çok ciddi bir kutuplaşma vardı. Bir de keşişler vardı. Ben de onlardandım aslında. Solculuğumun o günlerinde kendime uyguladığım cinsel perhizi hayatımın sonuna kadar unutamayacağım. Resmen ödeşemiyorum! Benim gibi iştah burcundan olan bir adamın o dönem kendi kendine uyguladığı cinsel işkenceyi bana kimse ödeyemez. Ne herhangi bir toplumsal dönüşüm ne de bir ihtilal."

Acaba bugün kaç kişi böyle bir itirafta bulunabilir ?

***
Paul Eluard, Louis Aragon, Robert Desnos ve Victor Hugo’nun şiirlerini Yves Montand plağa okumuştu.

Aynı plakta Nazım Hikmet’ten de Mon Frere şiiri vardı. Bu plağı Yves Mantand’ın adı ile aramıştım Paris’te. Tezgahtar kız, “yok böyle bir plak” demişti.

Halbuki böyle bir plak vardı ve ben o plağı almadan Türkiye’ye dönmek istemiyordum. Dükkandan çıkmadım. Biraz bekledim. Sonra tezgahtar kıza, “içinde Nazım Hikmet’in de bir şiiri var” dedim.

Kız, elini arkadaki rafa uzattı ve plağı verdi. Plak, Paris’te Yves Montand’ın ismiyle değil, Nazım Hikmeti’in adıyla tanınıyordu.

***
Hava meydanında oturuyorum.
Kucağımda THE MISA CRIOLLA.
Karşımda oturan genç bir hanım yanıma geldi.
Bakmak istedi.

FROM THE ARGANTINE, A FOLKLORISTIC EXPRESSION OF RELIGIOUS EMOTIONS. DIRECTION: ARIEL RAMIREZ yazıyor kapağın üzerinde.

Nereden aldığımı sordu. "Paris'ten" dedim.

***
Erdal Öz’ün kitapçı dükkanı Büyük Sinema’nın içindeydi. Aynı zamanda plak da satardı. Özellikle Rusya’da basılmış plakları alırdık. Kaliteli değillerdi. Ama ucuz oldukları için kesemize uygundu.

Atatürk Bulvarı’ndan Sakarya Caddesi’ne girince sağ kolda Tarhan Kitapevi vardı. Raflarda ressamların küçük ya da büyük boy katalogları olurdu. Hepsine bakar küçük boyda olanlarından alırdım.

Yılbaşı kartları da orada satılırdı. Eğer yanlış hatırlamıyorsam UNICEF kartlarını ilk kez orada görmüştüm.

Observer Gazetesi’ni de oradan alırdım. Kasanın başında çok kibar iki bey dururdu. Acaba şimdi neredeler.

Gün geldi Tarhan Kitabevi’nin yerine dönerci,  Sergen Pastanesi'nin yerine konfeksiyon mağazası, yılların tuhafiyecisi Ahmet’in yerine de karpuzcu açıldı.

***
Tarhan’ın biraz ilerisinde Bilgi Kitabevi vardı. Çok sık giderdim. Sahibi Ahmet Tevfik Küflü ile aldığım kitaplar hakkında sohbet ederdik. Tabii almadıklarım hakkında da.

O zamanlar adının anılması bile sakıncalı olan çok değerli bir yazarımızın (ailesinden müsaade alarak) kitaplarının yeniden basımı için ricada bulunmuştum.

Ahmet Bey hemen basmıştı. Bunu hiçbir zaman unutmadım.

***
Feyzullah Çınar’ın ve Zülfü Livaneli’nin yasaklı plaklarını da Paris’ten alıp getirmiştim.

Livaneli’nin plağının kapağını Ressam Rauf Alazan yapmış. İmzasının altındaki tarih 1974.

***
Rahmi Saltuk’un Pirsultan Abdal’dan okuduğu bir yüzü "Gelin Canlar Bir Olalım", diğer yüzü "Ben de Şu Dünyaya Geldim Geleli" 45’lik plağı da yasaklıydı.

Gizli gizli dinlerdik.

***
Geçenlerde, Jacques Loussier’in Türkiye’ye geldiğini medyadan öğrendim.

Lousser’in Bach’ı caz olarak çalması bugün insanları belki pek şaşırtmıyordur.

Ama 1965’te, Almanya’da, arkadaşım bana Loussier’in "Concert in jezz -- play Bach" plağını hediye ettiğinde herkes gibi ben de şaşırmıştım.

Hatta bir Bach sevdalısı olarak plağı hemen çalamamıştım.

***
Anılarımı yazmaya başlayalı çok oldu. Altı ay İstanbul’da, Altı ay Bodrum’da oturduğum için uzadı. Yoksa yazmasını sevdiğim için mi uzadı, bilmiyorum.

Geçenlerde Murathan Mungan ile konuşuyorduk. “Zaman buldukça anılarınızı okuyorum” dedi. Ben de, “ama artık anılarım size verdiğin gibi değil” dedim.

Çok korktu. “Yeniden mi yazıyorsunuz” dedi. Yeniden yazmıyordum ama yeniden okuyordum. Ve her yeniden okuma yeniden hatırlamalara neden oluyordu.

***
Yazmak istediğim ne kadar çok şey var. Saymakla bitmez. Kutularım gazete kesintileri, ilginç fotoğraflar, karikatürlerle dolu. Zaman zaman onlara bakıyorum.

Bugün o kutulardan birinin içinde ufak bir not buldum. "Çorap örülür. Kaçan çorap çektirilir. Gömlek yakası değiştirilirdi" diye yazmışım.

Çorabı örmek için ahşaptan yapılmış yumurta kullanılırdı. Ben de var o yumurtadan. süs diye masamın üzerinde duruyor.

Hanımlar kaçak çoraplarını çöpe atmazlar, Meşrutiyet Caddesi'ndeki tuhafiyeciye götürürlerdi. O dükkanda çalışan bir hanım elindeki ucu kıvrık uzun bir iğne ile kaçan ilmiği bulur, sonra tek tek çekerdi. Uzun ve meşakkatli bir işti.

Erkekler ise eskiyen gömlek yakalarını, gömleğin ucundan kesilen kumaşla değiştirilmesi için ya annelerinden rica ederlerdi, ya da sadece tamir yapan mahalle terzilerine götürürlerdi.

Bugünün insanlarına ne kadar komik gelir, değil mi bu yazdıklarım.

***
Deniz Gezmiş’in arandığı günlerdi. Anneme, “eğer kapıyı çalarsa içeri alırım” demiştim. Hiç tanımadığım birini içeri alma kararım annemi uzun uzun düşündürmüştü. Ama itiraz da etmemişti.

***
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın Cuma akşamları verdiği geleneksel konserlerinden birindeydik. Bir bey karanlıkta salona girmiş, en önde oturan bir
beyin kulağına bir şeyler söylemişti. O bey de hemen salonu terketmişti.

Doğal olarak hepimiz merak etmiştik.

Eve gidince radyodan öğrendik. Kennedy’yi vurmuşlar. Tarih: 22 Kasım 1963.
Ne kadar çok üzülmüştük. Ben hala üzülürüm.

***
Elimde bir gazete kesintisi var.

John Lennon’un bestesi olan Yesterday pop müzik tarihinin radyoda en çok dinlenen parçasıymış. Broad – Casting Music Institute, Amerikan radyolarında 5 milyon defa çalındığını söylemiş.

Bu rakam şarkının plak yapıldıktan sonra saatte 25 kez çalındığını gösteriyormuş. Dünyanın en sevilen şarkısı seçilmiş.

Hangi gazeteden kestiğimi belirtmemişim.Tarih de koymamışım. Ama özenle sakladığıma göre bir nedeni olmalı.






Dinlediniz mi ?
Ben de dinledim.

***
Kırk yıl yaşadım Ankara'da. Geriye dönüp baktığımda dolu dolu bir Ankara var. 
Beni, ben yapan bir Ankara. 

***
1983 yılında İstanbul'a dönmeye karar verdim.  İstanbul'a gelmek kolay oldu. 
Ama Ankara'dan ayrılmak kolay olmadı. 

Üzerine bastığım her bir taşta anım vardı.
Orada sevdalanmıştım.
Orada ayrılıklar yaşamıştım.



Türkiye'nin ilk gecekonduları.
Altındağ, Ankara.

2 yorum:

  1. Ankara anılarımız epey örtüşüyor. O yıllar en renkli yıllarıydı Ankara’nın.

    YanıtlayınSil
  2. Evet. O yıllar gerçekten renkli yıllardı.

    YanıtlayınSil