8 Nisan 2010 Perşembe

28. KABATAŞ DİYE BİR YER

Murathan Mungan'ın Geyikler Lanetler oyunundaki anlatıcısı şöyle der:

"Eskiden, çok eskiden, uzun kış gecelerinde, kısık lambaların puslu camlarda titrek ışıltılarla kıpraştığı köy kahvelerine gece masalcıları, dengbejler, aşıklar gelirlermiş...

Dışarıda dondurucu bir fırtına ortalığı kasıp kavurur, şiddetli bir tipi dünyanın bütün kış kahvelerini tehdit ederken, onlar üzerlerindeki karları silkeleyip, kalın abalarını ocağın kenarında kurutup, kendilerine sunulan kahveden ve tütünden kısmetlerini alıp; eskilerden kalmış, geçmiş zamanların güzelleştirdiği masalların yırtık, sökük yerlerini onararak; belleklerine gömülmüş imgeleri bulup çıkararak, üzerlerindeki çöl tozunu silkeleyip, parlatıp, canlı kılarak yeniden anlatırlarmış.

Zamanın küllerinin savurduğu insanları, öyküleri, destanları, masalları, kahramanları, sevdaları, camları puslu kış kahvelerinde ölü mangal ateşinin ışıyan gözlerine baka baka yeniden anlatmak, yeniden dinletmek kolay değildir.

Hiçbir yeniden kolay değildir."

***
1983 yılında, İstanbul'da, hayata yeniden başlayacaktım.
Ve hiçbir yeniden kolay değildi.

***
Ciciannem ile, Üsküdar'dan Nişantaşı'na hep Beşiktaş üzerinden giderdik. Bazen de arabalı vapurla Kabataş'a geçer oradan otobüse binerdik. Niçin böyle yapardık bilmiyorum.

Vapurdan çıkınca karşıdaki bayırda çiçeklerle yazılmış o günün tarihi dikkatimi çekerdi. Cicianneme gösterirdim. Kabataş'tan aklımda kalan sadece bu kadardı. Ve bir gün Kabataş'ta oturacağım hiç ama hiç aklıma gelmezdi.

***
Çomak teyzemin (Hayriye teyzemin) torunu Haluk (Erbel), eşi Yelda ve kızları Aylin, Hacı İzzet Paşa sokağındaki Sefa Apartmanı'nın en üst katında oturuyorlardı.

Hacı İzzet Paşa Sokağı, Setüstü'nün bir üstündeki sokaktı. O semte Gümüşsuyu veya Ayazpaşa da deniliyordu. Ama mahallenin muhtarı posta adresi olarak Kabataş demişti. Ben de Kabataş dedim.

Galiba "Kabataş" demeyi daha çok sevdim.

Yelda ikinci çocuğunu bekliyordu. Daha büyük bir eve taşınacaklardı ve o daireyi bana bırakacaklardı.

Ev sahibi Mimar Muhittin Güreli ilk tanıştığım gün bu teklifi kabul etmişti.
Ben o dairede yedi buçuk yıl oturdum.

Olağanüstü bir manzaraydı. Yalnız İstanbul'un değil dünyanın en güzel manzarasıydı.

Önde Kabataş Vapur İskelesi. Sağ tarafta Topkapı Sarayı, Sarayburnu ve Marmara. Karşıda Üsküdar, arkasında Kadıköy. Solda Kuzguncuk, Beylerbeyi ve Boğaz Köprüsü.

Balkonumdan.
Ay, Üsküdar'ın üstünden, kırmızı bir tepsi gibi, çıkardı. Gökyüzünde yükseldikçe rengi açılır, tam denizin ortasına gelince ışıklarını aşağıya salardı. Denizin üzerinde yakamozlar oluşurdu. Balıkçılar, gecenin karanlığında, balık tutarlardı. Tekneler, denizin üzerinde dolanırken, iki yanlarındaki kırmızı ve yeşil ışıklar acaip bir güzellik yaratırdı.

O yıllarda Üsküdar ile Kabataş arasında arabalı vapur çalışırdı.

Adalardan yalnız Kınalı görünürdü. Siyah bir leke gibi.

Ama birgün doğada ne olduysa oldu, güneş Kınalı'nın arkasına düştü ve Kınalı olduğu gibi ortaya çıktı. Bu, yedi buçuk yılda bir kez oldu. Birkaç kere de Sarayburnu ile Kınalı'nın arasından Uludağ göründü.

Lodos havalarda, Üsküdar neredeyse denizin ortasına kadar gelir ve doğa siyaha çalan bir yeşile bürünürdü.

Kum taşıyan küçük tekneler hariç gün boyu geçen gemilerin hiçbiri birbirine benzemezdi. Deniz, günde birkaç defa renk değiştirirdi. Önceki günün görüntüsü, sonraki günün görüntüsüne hiç benzemezdi.

Gün batımında grinin, kırmızının, lacivertin, sarının renkleri birbirine karışırdı.

Puslu günlerde Ressam Avni Arbaş'ın tüller arkasından görünen manzaralarına benzer manzaralar oluşurdu. Ve karşımda seyrettiğim doğanın kendisi mi, yoksa Avni Arbaş'ın peysajı mı ayırt edemezdim.

Sabah ve akşam saatlerinde, memurları taşıyan yolcu vapurları koşar gibi giderlerdi. Onlarla konuşurdum.

***
Tüm bu güzellikleri çoğu zaman seyredemezdim. Çünkü migrenim vardı. Perdeleri kapatır karanlıkta otururdum. Işık migrenin baş düşmanıydı.

Eğer sabah uyandığımda başım ağrıyorsa yataktan kalkamazdım. Midem bulanır, kollarım kesilir, önce boncuk boncuk terler, sonra tüm bedenim buz gibi olurdu. Aynaya bakamazdım. Ayna beni tutardı. Deniz tutması gibi.

Ben bu lanet ağrıyı tam otuz yıl çektim. Adının migren olduğunu bilmeden. Hangi doktora anlatsam, "A! bende de var" derdi.

1986 yılının Eylül ayında ağabeyim beni arkadaşı Dr. Mehmet F. Abut'a götürdü.




Dr. Abut'un Akupunktur Merkezi, Esentepe'de Gazeteciler Mahallesi'ndeydi. Mahalle, Ankara'nın Bahçelievler semtine benzer bir güzellikteydi. Ağaçlar bakımlı, çiçekler renkli, evler güzel, sokaklar temizdi. Her sokağa bir gazetecinin adı verilmişti.

Dr. Abut'un Tedavi Merkezi ise o güne kadar gördüğüm hiçbir sağlık merkezine benzemiyordu. Şıktı. Temizdi. Donanımlıydı. Rahat koltuklarda yatar gibi oturan bizler, her birimizin karşısında duran küçük ekranlarda ya bir konser, ya bir opera, ya da bir bale izlerdik.

Sekiz seansın sonunda migrenimden kurtuldum.

Şimdi yılını ve ayını hatırlayamadığım bir tarihte Dr. Abut, Prof. Dr. Hasan Yazıcı ile Akupunktur konulu bir programa katılmıştı televizyonda.

Prof. Yazıcı Akupunktur'a karşıydı. Yalnız karşı olmakla kalmıyor bir de Dr. Abut'a kaba davranıyordu. Hatta Dr. Abut, programın ilerleyen dakikalarında, "ben de sizin gibi tıp fakültesi mezunuyum" demek zorunda kalıyordu.

O programa telefonla katılmayı çok istemiştim.

Çünkü, Akupunktur'un bilim olup olmadığı beni hiç ilgilendirmiyordu. Beni ilgilendiren otuz yıllık kronik migrenimin Akupunktur sayesinde sıfırlanmış olmasıydı. Hem bunu söyleyecek, hem de Dr. Abut'a, bu kez, herkesin huzurunda teşekkür edecektim. Ne yazık ki başaramadım.

Dr. Abut, doktor kardeşi olduğum için benden para almazdı. Ona, her gidişimde, Mısır Çarşısı'ndan aldığım şifalı otlardan götürürdüm. Sevinirdi.

"Çocuk gibi elinize baktırıyorsunuz" derdi.

 Koca adamları çocuk gibi sevindirmeği bugün de sürdürüyorum.

***
Kapıcımız Elif hanım, "ben burada oldukça bu apartmana hırsız giremez" derdi. O kadar güven veren bir insandı ki en üst katta korkusuz otururdum.

İstanbul'un hemen her semtinde olduğu gibi bizim sokakta da kasap, manav, bakkal vardı. Mahalleli, ellerine ne geçerse onu sallandırır, gün boyu, buyurgan bir sesle "Kemaaaal" diye bakkala bağırırlardı.

Ben onlar gibi yapmazdım. Ne lazımsa aşağıya iner alırdım.

Ama birgün merdivende düştüm. Birkaç basamak kaydım. Tekrar aynı şey başıma gelmesin diye korktum ve kendime şık bir sepet ve sepete yakışır bir de ip aldım.

"Kemal bey" diye seslenirdim. Tabii benim ahenkli sesim ona ulaşamazdı. Birkaç kez tekrarlamak zorunda kalırdım. İstediklerimi de bir kağıda yazar, sepetin içine koyardım.

***
Sokaktan satıcılar geçerdi.

Ellerindeki ses yükseltici aletlerle gün boyu bizi hırçınlaştıran bu insanlardan hiçbir şey almazdım.

Ama bir sabah, dutçunun sesini duymamla yataktan fırlamam ve sepeti kapmam bir oldu. Çünkü dut hayatta sevdiğim iki meyveden biriydi. Hemen pencereyi açtım.

Tam seslenecektim Sevgili komşum Murathan Mungan benden önce seslendi.

"Saat kaç" diye bağırdı.

Dutçu, önce saatine baktı, sonra "yedi buçuk abi" dedi.

Hiç kendimi göstermeden sepeti içeri aldım ve sessizce pencereyi kapattım.

Ne zaman bir tablaya dizilmiş iri iri dutlar görsem o günü hatırlar, dutçunun saflığına hâlâ gülerim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme