8 Nisan 2010 Perşembe

29. MURATHAN MUNGAN

Sefa Apartmanı'nda, karşı dairede çok cici bir aile oturuyordu. Üç kişiydiler. Anne, baba ve çocuk. Baba, IBM'de çalıyordu. Anne, çevirmenlik yapıyordu. Çocuk da okula gidiyordu. Bir yılbaşı gecesi saat 24.00'ü beş geçe kapım çalındı. Anne, bir gümüş tepsi üzerine koyduğu bir kadeh likör ve bir çikolata ile yeni yılımı kutladı.
İçeri girmedi.

Ben de, beş dakika sonra kapılarını çaldım. Aynı tepsiyi geri verirken, bana ikram edilen kadehi likörle doldurdum. Bir adet çikolata eşliğinde, mutlu yıllar dileği ile, kendisine sundum. İçeri girmedim.

Üç buçuk yıl karşılıklı oturduk. Başka hiçbir temasımız olmadı. Merdivende bile karşılaşmadık. Kapılarımızı bile aynı anda açmadık. Balkonda bile buluşmadık.
Sonra onlar başka bir eve taşındılar. Taşındıktan sonra her karşılaştığımız yerde birbirimizin boynuna sarıldık. Telefonlaştık. Hatta Bodrum'da, benim evimde, beraber olduk.

Bu cici aileden sonra ev sahibimin oğlu Ali Güreli taşındı karşı daireye. Önce bekârdı. Sonra evlendi. Daha sonra da evlendiği hanımın evine gitti.

Bir gün ev sahibim Mimar Muhittin Güreli, karşı daireye memnun olacağım bir kiracının geleceğini söyledi.

Gerçekten karşı daireye gelecek kiracı çok önemliydi. Çok iç içeydik. Örneğin, her iki dairenin salonu aynı balkona çıkıyordu. Ve balkon, sadece, ahşap bir kafesle bölünmüştü. Her balkona çıkan, diğer balkona çıkandan tedirgin olabilirdi.

Yeni kiracı Murathan Mungan'dı. Murathan, İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda Dramaturg'du ve "Gençlik Günleri"ni düzenliyordu. Harbiye Şehir Tiyatrosu'na gittiğimiz bir gün Varol (Özkoçak) tanıştırmıştı. Kısa bir tanışmaydı.

Bir süre sonra yeni kiracının eşyaları geldi. Eşyaları taşıyanlar arkadaşlarıydı.
Kendimi tanıttım ve karşı dairede oturduğumu söyledim. Derken bir gün kapım çalındı. Gelen Murathan Mungan'dı.

Murathan, bugün bile hâlâ gözümün önünden gitmeyen, korku dolu bir bakışla baktı bana. Varol'un tanıştırdığını hatırlıyordu ama acaba nasıl biriydim. Bilmiyordu.
Ben kendi açımdan rahatlamıştım. Şimdi sıra ondaydı.

Dostluğumuz yavaş yavaş gelişti. Ben onun güvenini kazanana kadar, sabırla, bekledim. Hatta, "hep ben sizin zilinizi çalıyorum, siz benimkini hiç çalmıyorsunuz" dediği zamanlarda bile, gene onun benim zilimi çalmasını bekledim.

Murathan’ın iki önemli meziyeti vardır.

1.Yazar olarak: O günlerde kendisine yapılan metin yazarlığı tekliflerini kabul etmemiş, hayatını şiir yazarak, hikâye yazarak, roman yazarak, şarkı sözü yazarak sürdürmüştür. Çok zorlanmıştır. Ama ödün vermemiştir.

2.İnsan olarak: Onu terk eden sevgilisinin başına hiç beklenmedik bir olay geldiğinde ona ilk koşan Murathan" olmuştur.

Duyguludur. Zariftir. Sevgi doludur.

Bir gün bana, üzeri kumaşla kaplanmış bir selpak kutusu hediye etmişti. Ederken de, "bunu görünce sizi hatırladım, çünkü siz her şeyin üzerini örtersiniz" demişti.
Nasıl duygulanmıştım. Bu dünyada kaç kişi birbirini "doğru" tanımaktadır? Çok az kişi. Çünkü, karşısındakini tanımak emek ister.

Annemin küçük, ama çok küçük, küçük parmağım kadar küçük, bir parfüm şişesi vardı. Bir kadın bacağı olan bu şişeyi Murathan'a hediye etmiştim.

Gel zaman, git zaman Murathan "Üç Aynalı Kırk Oda" kitabını yazdı. Bu kitabın içinde üç hikâye vardı. Alice Harikalar Diyarında, Aynalı Pastane, Gece Elbisesi. Ve annemin parfüm şişesi Aynalı Pastane'nin kadın kahramanı Aliye ile birlikte Türk Edebiyatına girdi. Annem hayatta olsaydı ne kadar sevinirdi.

Murathan'ın Mezopotamya Üçlemesi olan "Mahmut ile Yezida", "Taziye", "Geyikler Lanetler" adlı oyunları, 18 Mayıs 1994 tarihinde İstanbul Tiyatro Festivali'nin son günü Bakırköy Belediye Tiyatrosu Yunus Emre Kültür Merkezi'nde sahnelendi.

Mahmut ile Yezida iki saatlik bir oyundu. Hiç ara verilmeden Taziye başladı. Bir saat sürdü.

Sonra kısa bir ara oldu. Hepimiz Kültür Merkezi'nin bahçesine çıktık. İstanbul'un her semtinden insanlar gelmişti. Herkes her iki oyunu da çok sevmişti. Üçüncü oyun dört saat sürecekti. Bu nedenle gençler, "eve nasıl döneceğiz" endişesini taşıyorlardı.
Ama gene de son oyunu görmeden gitmek istemiyorlardı.

Ben de endişeliydim. Üsküdar'da oturuyordum. Acaba o saatte motor bulabilecek miydim karşıya geçmek için. Ama bu endişemden Murathan'a hiç söz etmedim.

Zil çaldı. İçeri girdik. Geyikler Lanetler başladı. Yaklaşık dört saat süren bu oyunu hiç aralıksız seyrettik.

Bir tiyatro maratonuydu. Herhalde dünyada ilk kez böyle bir şey oluyordu. Oyun bittiğinde salon hâlâ ağzına kadar doluydu. Herkes ayakta alkışlıyordu. Önce oyuncular sonra Yönetmen Mustafa Avkıran seyircileri selamladı. Sonra Murathan sahneye davet edildi.

Üç oyunun peş peşe oynandığı o uzun gecenin sonunda bile, kendisini sahneye davet ettikleri, duygularının dorukta olduğu o anda bile, yerinden kalkarken, "Olcay hanım, Fehmi Yaşar'a söyledim, sizi evinize bırakacak" dedi.

Murathan, sadece komşu olarak oturduğum üç buçuk yıl zarfında değil ondan sonraki yıllarda da hep inceliklerle dolu oldu.

Ben Kabataş'ta otururken Üsküdar'daki ahşap evimizin yerine beton bir apartman yapılıyordu. İnşaat biter bitmez taşınacaktım.

Murathan, "Olcay hanım hakikaten Üsküdar’a taşınacak mısınız" derdi. Ben de, her soruşunda "evet" derdim. Çünkü artık "yerleşik" olmak istiyordum. Bu yaşla gelen bir duyguydu. Örneğin, tabloların bir kısmı Bodrum'daki, bir kısmı da İstanbul'daki evin duvarlarını süslüyordu. Ölmeden, hepsini bir araya getirmek, kendi müzemi kurmak istiyordum.

Murathan yeni evime gelecek insanlarımdan ev hediyesi olarak bir kitap isteme kararlılığımı içtenlikle destekledi. Kitap listesini oluşturmak için benimle beraber geç saatlere kadar çalıştı.

Temmuz 1989'da Kabataş'tan Üsküdar'a taşındım. Ama buna tam manası ile taşınmak denmezdi. Eşyaları taşıdım ve aynı günün gecesi Bodrum'a hareket ettim. Çünkü henüz evin suyu ve elektriği bağlanmamıştı. Dört ay sonra dönecektim İstanbul'a.

Bodrum'da son gece yatak odamın kepenklerini kapatırken gökyüzünde mehtabı gördüm. Birden hüzünlendim. Halbuki Bodrum'dan Kabataş'a dönerken hiç umursamazdım Bodrum'un mehtabını. Çünkü mehtap Kabataş'ta güzeldi. Ama ben artık Kabataş'a değil Üsküdar'a dönecektim. Birden Murathan'ı hatırladım. Oturdum bir "veda" kartı yazdım. Ne yazık ki müsveddesi yok bende. Olsaydı sizlerle paylaşırdım.

Murathan yalnız kendi yazdıklarıyla değil yaptığı seçkilerle de ünlüydü. Özellikle Remzi Kitabevi için yapmış olduğu Çilek serisi sayesinde bilmediğimiz yazarlarla bizi tanıştırmıştı.

Murathan bazı geceler balkondaki kafesin arkasından seslenirdi. Ne yaptığımı sorardı. Ben de “Siz bu güzel manzaraya bakarak şiir yazıyorsunuz halbuki ben: “Zarfı açarsınız, yazıyı okursunuz, konuyu saptarsınız. Kaydını yaparsınız. Dosyaya koyarsınız, patrona sunarsınız diye inceliksiz şeyler” derdim

Çünkü o yıllarda serbest (free lance) çalışıyordum. Kuruluşlara arşiv çalışmaları yapıyordum. Haberleşme bölümleri kuruyordum. Eğitim programları düzenliyordum. Ve tüm bu çalışmaların hazırlığını o güzel manzaraya bakarak yapıyordum.

Murathan çok güzel anı kitaplar yazdı. Örneğin, “Paranın Cinleri” benim için hâlâ en önde gelir.


“Şairin Romanı” için Mayıs 2011 tarihli Milliyet Sanat’ta A. Ömer Türkeş, “Kışkırtıcı, saygı ve hayranlık uyandırıcı bir edebiyat kariyerine sahip olan Murathan Mungan, yeni romanı “Şairin Romanı”nda bütün aşklarını, yani bütün şiirlerini, hikayelerini ve romanlarını temize çekiyor sanki…” der.

“Harita Metod Defteri ise unutulmaz bir anı kitabıdır. Facebook’taki bir yazımda şöyle diyorum: “Balkondayız. O anlatıyor. Ben dinliyorum. Dünya uyuyor. Biz uyanık. Elinde ahşap bir tepsi. Üzerinde ince bacaklı iki kadeh. Zannediyorum ki tüm hayatı o balkonda anlattıkları kadar. Ama “Harita Metod Defteri’ni okuyunca anlıyorum ki o anlattıkları meğer hiçmiş. İsmet İnönü “Bir insan ömrüne sığan değişiklikler hayret vericidir” der. “Harita Metod Defteri”ni okurken hep bu özdeyişi hatırladım. Bir anı kitabı bu kadar zengin olabilir mi? Çok insan var. Hepsinin adı var. Yakınlık, uzaklık, akrabalık, komşuluk hatta yengelik. Fark etmiyor. Hepsi adlarıyla anılıyor. Caddeler, sokaklar, ara sokaklar, aşağı yoldakiler. Yukarıdakiler. Eskiler. Yeniler. Mardin, İstanbul, Ankara, İzmir ve diğerleri. Adlarıyla, tarifleriyle.

Kitabı benden önce bitiren arkadaşım, “Sen de varsın” diyor” çocuklar gibi seviniyorum, çocuklar gibi”.

Murathan 2017 yılının aralık ayında Almanya’ya gitti. Davetli olarak. Dünyadan altı yazarı davet etmişlerdi. Biri Murathan’dı. Bir ev vermişlerdi. Bir de maaş. En önemlisi bir yıllık sağlık sigortası yapmışlardı. Almanca kurs görmesi için de olanak. Yazarın işi zaten yazmak. “Buyrun yazın” demişlerdi. Facebook’tan takip ediyorum orada da harikalar yaratıyor. Dilerim dönüp geldiğinde o günleri de anı-roman yapacaktır.

Ben Üsküdar'a taşındıktan sonra, İngiltere’den gelen bir arkadaşına beni anlatıyormuş. Ama arkadaşı ilgiyle dinlemiyormuş. Biraz da kızgın "tAma o tüm zamanların en güzel komşusuydu" demiş.

Çok onurlanmıştım. Sadece onurlanmamıştım. Hayatımda aldığım en güzel armağan olarak mücevher kutuma koymuştum.

1 yorum:

  1. İlişkinizin kalitesi yüksek düzeyine tanık olmuştum. Sınırlarını bilmek gibi bir tutumun, Mungan'ı çok rahatlattığını ve size gönül rahatlığıyla yaklaştığını fark etmiştim.

    YanıtlayınSil