8 Nisan 2010 Perşembe

31. YENİDEN ÜSKÜDAR

M.Ö. VI. yüzyıldan beri bilinen ve oturulan Üsküdar, Bizans zamanında Hrisupolis (Altın Şehir) adı ile tanınırmış. Bizans İmparatorluğu'nun sonlarına doğru burası için Skutari adı kullanılmaya başlanmış. Bu adın İmparator Valens devrinde burada bulunan Kalkanlı askerlerden (Skutarios'lar) geldiği ileri sürülmüş. Komnenoslar çağından beri de burada Skutarion adlı bir saray varmış.

Üsküdar, özellikle Kanuni Sultan Süleyman devrinde gelişmiş, çevresindeki bahçelik topraklar üzerine yayılmış. Selimiye üstünden Haydarpaşa ve Kadıköy ile birleşmiş, Çamlıca tepelerine doğru genişlemiş.

***
Bizim evin bulunduğu mahallenin adı Ayazma. Ama semt olarak Şemsi Paşa.

Üsküdar vapur iskelesinden sağ tarafa dönünce ilk yerleşim yeri Balaban. Sonra sırasıyla Şemsi Paşa, Salacak ve Harem.

Şemsi Paşa, adını Şemsi Ahmet Paşa'dan alıyor (1492 - 1580).

Şemsi Ahmet Paşa, İsfendiyaroğulları beyi Kızıl Ahmet Bey'in torunu, Mirza Paşa'nın oğlu. Çocukluğunda Enderun'a alınarak Yavuz Sultan Selim'in hizmetinde Çaldıran Savaşı'na (1514) Avcıbaşı, Mercidabık (1516) ve Ridaniye savaşlarına (1517) Bölükağası olarak katılmış. Kanuni Sultan Süleyman zamanında Sipahiler Ağası olmuş. 1555 tarihinde vezir unvanıyla Anadolu Beylerbeyliğine atanmış. Rumeli Beylerbeyi olarak da Kanuni'nin son seferi olan Zigetvar seferine (1566) katılmış. II. Murat'ın Padişahlığı zamanında itimat kazanarak devşirme usulünün değiştirilmesine sebep olmuş. Sokullu Mehmet Paşa'nın öldürülmesinde etkili olmuş.

Zarif ve nükteli manzumeleri olan Şemsi Ahmet Paşa'nın, deniz kıyısında, Mimar Sinan'ın yaptığı, kendi adıyla anılan camii ve medresesi var. Kendisi de orada gömülü.

Bu bilgileri 31 Temmuz 1999 tarihli Hürriyet Gazetesi'nden, Meydan Larousse'dan (Sabah) ve Mehmet Solmaz'ın Üsküdar adlı kitabından aldım.

***
Tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkanıdır derler.
Ben de 47 yıl sonra tekrar Üsküdar'a döndüm.

Üsküdar'ın benim hayatımda çok önemli bir yeri olduğunu daha önce yazmıştım. Çünkü orada doğmuştum.

Sonraki yıllarda, örneğin okul döneminin uzun yaz tatillerinde, çalışmaya başladıktan sonraki yıllık izinlerimde, hep Üsküdar'a geldim.

Çünkü, Üsküdar'da ciciannem (Refika teyzem) vardı.

Ciciannem öldükten sonra bazen Park Otel'de, bazen de Pera Palas'ta kaldım.

Gerçi aile içinde henüz otellerde kalma adeti başlamamıştı. Ama sorun olmadı. Hatta hoş bile karşılandı. Örneğin, Ağabeyime telefon ederdim. O bana yer ayırtırdı. Park Otel'de Kız Kulesi'ni, Pera Palas'ta Haliç'i gören odalardan biri olsun isterdim. Her ikisi de bakmakla doyamadığım manzaralardı.

Özellikle Kız Kulesi.

***
Ciciannem hayattayken, Üsküdar'daki ahşap evimiz için teklifte bulunanlar olmuştu. Yıkıp yeniden yapacaklar, karşılığında ya kat, ya para; ya da hem kat hem para vereceklerdi.

Böyle teklifler hiç cicianneme ve onun yaşıtlarına göre değildi. Onlar alışık oldukları mekanlarda  yaşamlarını sürdürmeyi ve orada ölmeyi isterlerdi.

Ev, ciciannemin ölümünden sonra, az gelirli bir aileye, çok küçük bir para karşılığında, içindeki eşyalarıyla beraber, kiraya verildi.

Amaç evi yangından ve hırsızdan korumaktı.

***
Ben 1983 yılında İstanbul'a gelince evin betonlaşmasına öncülük ettim. Aslında o evin olduğu gibi muhafaza edilmesini istiyordum, ama bir benim istememle olmuyordu.

Mahallemizin sakinlerinden sevgili Ayris'in kocası Avukat Beyazıt Karaca, tam iki buçuk yıl uğraştıktan sonra hepimizin eline tapularımızı verdi. Keşke sevgili Beyazıt'ın vakti olsa da bu iki buçuk yılın öyküsünü anlatsa.

Sonra gene mahallemizin sakinlerinden Yemliha Sarıtaş bize kat karşılığı bina yapma teklifinde bulundu. Sekiz varis oturduk konuştuk ve Yemliha beyin teklifini kabul ettik.

Yemliha bey aslında müteahhit değildi. Sultanhamam'da yazma tüccarıydı. Onun için çalmadı, çırpmadı, bir de üstelik anlaşmamızdaki tarihten daha erken bir tarihte bize dairelerimizi teslim etti. Hem de birinci sınıf yerine lüks bir inşaat yaptı.

Daha ne isterdik.

***
Ben, 1990 yılbaşı gecesini yeni evimde kutladım.

Ciciannemin en büyük arzusu benim Üsküdar'a dönmem ve dedemin ahşap evini olduğu gibi yaşatmamdı.

Bu ümitle öldü.

Ben de bunu çok istiyordum. Evin kapısına "Mazharbey Evi" diye levha asmak en büyük hayalimdi.

Ciciannemin tam istediği gibi olmasa da, sonuç olarak ben Üsküdar'a döndüm. Ve sevgili Yemliha Sarıtaş hayalimi gerçekleştirdi. Kapımıza "Mazharbey Apartmanı" levhasını asma mutluluğunu bana yaşattı.

***
Ben ne zaman Yemliha beyin adını ansam, arkadaşlarım daha önce böyle bir isim duymadıklarını söylerler. Halbuki bu isim bir efsaneden kaynaklanmaktadır.

“Yediuyurlar Efsanesi” olarak bilinen bu efsane, Tanrı'nın birliğine inandıkları için hıristiyanlar ve müslümanlar tarafından kutsal sayılır. Dönemin hükümdarının zulmünden kaçarak köpekleri ile birlikte bir mağaraya sığınan ve 300 yıl boyunca uyuyan ve 300 yıl sonra yeniden ortaya çıkan bu 7 kişinin isimleri şöyledir: Yemliha, Mislina, Mekselina, Mernuş, Debernuş, Şazenuş, Kefeştatayuş. Köpeklerinin adı ise Kitmir'dir. Bu öykü, Kuran’ın kehf suresinde anlatılmıştır.

Yemliha bey eşi Gülseren, iki oğlu Yasin ve Mehmet ile en üst katta oturur. Bana her konuda sahip çıkar. Birşeye ihtiyacım olup olmadığını sorar. İhtiyacım olduğu zaman başka kimselerden yani akrabalarımdan değil yalnız kendisinden talep etmemi ister.

Gülseren ise bir evlat anasına ne yaparsa tıpkı eşini bana yapar.

Çok duygulanırım.

Bazen onlar benimle dertleşir, bazen de ben onlarla. Ne büyük ihtiyaçtır dertleşmek. Ama herkesle dertleşilmez. Birincisi, insanlar kendileri ile dolu olduklarından başkasının derdini dinlemek istemezler. İkincisi, yaptıkları sığ yorumlarla insanları sakinleştireceklerine büsbütün sinirlendirip söylediğine pişman ederler. Üçüncüsü dertleşmenin kuralları vardır. Örneğin, söylenenin orada kalması, hatta unutulması ve kesinlikle yüze vurulmaması gerekir. Bunlar, her insanın harcı değildir. Yemliha bey ve Gülseren bu konuda da emsalsizdirler.

***
Dostlarım niye daha erken Bodrum'a gelmediğimi, o güzel bahar aylarını niçin İstanbul'da geçirdiğimi sorarlar.

Zannederler ki bahar yalnız Bodrum'da güzeldir. Halbuki Bahar her yerde güzeldir.
Onlara, "önce mimozalar, sonra erguvanlar, daha sonra mor salkımlar, leylaklar, hanımelleri, güller, ortancalar ve ıhlamurlar açar" derim.

Mimozaları Kadıköy Vapur İskelesi'nin civarındaki çiçekçi (Roman) kadınlardan alırım. Beşiktaş'tan Üsküdar'a dönerken Fethi Paşa Korusu'ndaki erguvanları seyrederim. Mor salkımlar eski ahşap köşklerin duvarlarından sarkar. Leylak ağacında güzeldir. Vazoya konunca hemen solar. Güller için eskiden Ada’ya giderdim. Şimdi her yer gül bahçesi.

***
Bazen Harem'e doğru yürürüm. Kendime sahilde yer beğenirim. Topkapı Sarayı, Haliç, Galata ve Cihangir'e bakan evleri yeğlerim. Çünkü, Kabataş'tan itibaren İstanbul'un görüntüsü bozulur. Nedeni gelişigüzel yükselen gökdelenlerdir.

Kız Kulesi'ne ayrı bir düşkünlüğüm vardır. Ne kadar seyretsen doyamam. Çarşıya giderken bile kestirmeden gitmek yerine yolu uzatır sahilden gider gelirim. Sanki ölüverecekmişim de Kız Kulesi'ni yeterince göremeyecekmişim gibi bir duyguya kapılırım.

Üsküdar'dan Eminönü'ne giderken ve Eminönü'nden Üsküdar'a dönerken vapurun Kız Kulesi'ni gören tarafına otururum.

Onu kuğuya benzetirim.
Denizin ortasında, bembeyaz bir kuğu.

Kız Kulesinin öyküsü beni hiç ilgilendirmez. Çünkü anlatılanların hangisi doğrudur bilinmez. Beni ilgilendiren onun yalın güzelliğidir.

Ama ne yazık ki onu da çirkinleştirdiler.
Evet! çirkinleştirdiler.

Bunu da Üsküdarlı olmakla övünen, Cumhuriyet Halk Partili, Üsküdar Belediye Başkanı yaptı. O günlerin Kültür Bakanı Fikri Sağlar da bu haberi alır almaz koşarak İstanbul'a geldi ve bu projeyi desteklediğini açıkladı.

Buna "hakiki" bir Üsküdarlı olarak çok üzüldüm ve Cumhuriyet Gazetesi'ne bir yazı göndermeye karar verdim. Şöyle diyecektim: "Ey! şairler son şiirlerinizi yazın. Ey! ressamlar son resimlerinizi çizin. Ey! fotoğrafçılar son fotoğraflarınızı çekin. Ey! yapımcılar son filmlerinizi yapın. Çünkü artık Kız Kulesi yok."

Tam o günlerin birinde Atatürk Kitaplığı'nda Özgen Acar'ın konferansına gitmiştim. Sevgili Özgen Cumhuriyet Gazetesi'nin Genel Yayın Yönetmeni'ydi. Gazeteye yazacaklarımı ona söyledim. Cumhuriyet Gazetesi "Şiir Çıkartması" diye bir yayın başlattı. Ve gerçekten şairler haftalarca Kız Kulesi'nde şiir okudular.

Peki! sonra ne oldu? Cumhuriyet Halk Partili Belediye Başkanı'ndan sonra seçilen Fazilet Partili Belediye Başkanı Kız Kulesi'nin ticari olması için elinden geleni yaptı.

Oktay Ekinci başta olmak üzere bazı mimarlar ve bilim insanları yapılan restorasyonun aslına uygun olmadığını birçok kere yazdılar. Bir faydası olmadı ve o Kız Kulesi gitti yerine başka bir Kız Kulesi geldi. Bundan hiç kimse rahatsız olmadı. Herkes sandallara bindi. Kız Kulesi'nde karaya çıktı. Tekirdağ Köftecisi'nde köfte yedi.

Bundan hiç kimse rahatsız olmadı dedim ama, birinin olduğuna tanık oldum. Örneğin Şair Sunay Akın bir televizyon programında "Şiir Çıkartması" günlerinde yaşadıkları güzellikleri kendine özgü heyecanı ile anlatırken o günlerin bir daha geri gelmeyeceğini söyledi. Çünkü bir köfteci dükkanında asla şiir okunamazdı.

***
Evet! nerede kalmıştık. Harem'e doğru yürüyordum, değil mi?

Salacak Vapur İskelesi'nin önünde biraz dururum. Zavallı iskele kimbilir ne acılar çekiyordur diye düşünürüm. Öyle ya yıllar yılı denizin üstünde duran iskele, şimdi karada duruyor. Denizle arasında, çift yönlü, asfalt yol var.

Halbuki vaktile, o iskeleden sabah 08.15'de kalkan küçücük Şirketi Hayriye vapuru yolcuları Sirkeci'ye götürür, akşam üzeri aynı yolcuları saat 17.15'te geri getirirdi. Yani bir vapur dolusu insan aynı saatte gider, aynı saatte gelirdi.

Tabii bu gidiş gelişler sırasında insanlar birbirlerini tanır, selamlaşır, hal hatır sorardı. O vapurda herkesin bir yeri vardı. Bu nedenle o gün gelmeyenler merak edilirdi. Vapur Salacak İskelesi'ne yanaştığında ertesi günü tekrar beraber olma dileği ile vedalaşılırdı.

Bunları hayal etmiyorum. O günleri yaşayanlardan, mahallemizin değerli büyüğü Fahri Ayrel (Dük Fahri) ağabeyden dinlemiştim.



Salacak Vapur İskelesi ve Salacak Vapuru. Eylül 1972. Almanya'dan misafirim Bay Grimme ile Anadolu'yu dolaştıktan sonra İstanbul'a dönmüştük. Onu ciciannemle tanıştırmak için Üsküdar'a getirmiştim ve sonra Salacak'ta o gördüğünüz masada çay içmiştik. Artık böyle bir çay bahçesi yok orada. Çirkin çirkin binalar var.
Güzelim Kız Kulesi ve artık olmayan Salacak Vapur İskelesi.

***
Bazen de Kuzguncuk istikametine yürürüm. "İstanbul artık bitti" diyenlere "hani neresi bitti" diye içimden cevap veririm.

Kuzguncuk da kimliğini koruyan ilçelerden biridir. Hatta Kuzguncuk Üsküdar'a nazaran daha şanslıdır. Çünkü, Üsküdar’da Sultanhamam tüccarları, Kuzguncuk’ta şairler, yazarlar, ressamlar ve mimarlar oturur ve Kuzguncuğa sahip çıkarlar.

Derler ki Kuzguncuk'ta cami ile klise yanyanadır. Doğrudur. Bundan kimse zarar görmemiştir. Aksine bu hoşgörü insanları daha çok birbirlerine bağlamıştır.

***
Kuzguncuk'ta İçmimar Bedia Çolak oturur. Bedia benim Ankara'dan arkadaşım. Sadece arkadaşım değil aynı zamanda dostum. Dostluğunu ağabeyimin haksızlığa uğradığı günlerde dorukta göstermiştir.

Tam sekiz ay her pazar ona gittim.
Anlattım ve ağladım.

Bir pazar günü, "ama buna hakkım yok" dedim ve gitmedim. Çünkü çalışan insanın kendine ait sadece bir tek günü vardı ve ben o bir tek günü ondan çalıyordum.

Pazartesi günü, iş yerinden, telefon etti. "Bunu bir daha yapma" dedi.
Pastasını yapmış, beni beklemişti.

***
İnsanlar İstanbul'a gezmek için geldiklerinde yapmak istediklerinin hemen hepsini yaparlar.

Ama İstanbul'a yerleştikten sonra durum değişir.  Çalışıyordur. Zamanı kısıtlıdır. Şehir büyüktür. Ulaşım zordur.

1987'de çalıştığım iş yerinden ayrılırken, dört yıldır İstanbul'da olmama karşın bir kez olsun Eyüp'e gidemediğimi gerekçe olarak göstermiştim.

Ve zannediyordum ki ilk serbest kaldığım gün Eyüp'e gidecek, 1966'da yaptığım gibi, mezarlığın içinden geçecek, her bir taşı okşayarak Pierloti'ye çıkacak, Haliç'e karşı bir kahve içecek, güneşi orada batıracaktım.

Bunca yıl oldu İstanbul'a geleli bunların hiçbirini yapamadım. Halbuki, her saat başı, Üsküdar'dan Eyüp'e vapur kalkıyor.




***
Üsküdar’da oturduğum apartman dairesinin ön cephesi iki bahçeye bakıyor. Bana yakın olan bahçedeki binanın birinci katında Faruk ve Suna Akıskalı, ikinci katında Macit ve Nuran Akıskalı oturuyor. Bina geride kaldığı için ben yalnız bahçeyi görüyorum.

Bahçenin tam ortasında çok güzel bir çam ağacı var. Her mevsim güzel olan bu çam ağacı kar yağdığı zaman daha da güzelleşiyor.

İkinci bahçenin ortasında bir köşk var. Gün boyu onu seyrediyorum. Vaktile Ali Vahit paşalara ait olan bu köşk şimdi İsakol Boyacıları’nın. Köşkün arkasına köşk kadar büyük bir ilave yapmışlar. İki kadeş eşleri ve çocukları ile oturuyormuş. Bu köşkün ardında vaktile kocaman bir bostan varmış.

Şimdi o bostanın yerinde büyük bir bina var. Boyuna değil, enine büyük bir bina. Çok daireli bir apartman. Üç kapılı. Apartmanın bana uzaklığı tam istediğim gibi.

Akşam vakti, hava kararmaya başladığında, koltuğumda otururken, başımı kitabından kaldırdığımda veya televizyona bakmadığım zamanlarda bu apartmanın her dairesinin ayrı ayrı saatlerde yanan ışıklarını seyretmek hoşuma gidiyor.

Bu ışıkların önce yanması sonra teker teker sönmesi o apartmanda oturanlarla benim aramda bir bağ oluşturuyor.

Geçen bahar, o apartımanda biri öldü. Tek başına yaşayan bir hanımmış. Onun ışığı artık yanmıyor. Oraya birileri taşınsın istiyorum.

Yalnız karşımdaki apartımanın ışıkları ile değil, diğer evlerin ışıklarıyla da ilgileniyorum. Özellikle gece yatmadan önce kamşularımın ışıklarına bakıyorum.

Ben de bilgisayar odasında çalışırken salondaki masa lambasını açık bırakıyorum.

Işıklı olmak için.

Geçenlerde, ilk kez, masa lambasını yakmadım. Ertesi sabah Suna Akıskalı telefon etti. “Olcay abla, dün gece ışığın yanmıyordu. Hasta mıydın” dedi.

Yalnız ben değil, herkes ışık görmek istiyor.

***
Ben çoktandır yürüme özürlüsüyüm. Sebebi 1968 yılında isviçre’de geçirdiğim trafik kazası. Belimde kayma, sağ kalçamda ve sağ dizimde kireçlenme var. Kireçlerim ayakta durmaktan, yürümekten, oturmaktan, yatmaktan hiç hoşlanmıyorlar.

1999 yılının son altı ayında gitmediğim doktor, almadığım ilaç kalmadı. Hiçbirinden yararlanamadım.

Ben de Akupunktur, Fizik, Masaj, Magnezyum banyo, Chiropraktic, Kinesioloji, Reiki, Acmos gibi yöntemlerle tedavi yolunu seçtim.

Bu sayede çok güzel insanlar tanıdım. Örneğin, Reiki hocam Makbule çelik, Dr. Ayşegül Öztürk ve Dr. Füsun Doğu. Onlara çok şey borçluyum.

Ayrıca bu dönemde çok yararlı kitaplar okudum.

Ufkum açıldı.
Zenginleştim.

Şık bir bastonum var.
Çok az sokağa çıkıyorum.

Tiyatro, sinema, resim sergisi, konser, açık oturum, söyleşi, imza günü gibi etkirliklere nadiren katılyorum.

Ama bunu sorun yapmıyorum.

***
Bugün, 4 Haziran 2000.

Karşıya geçtim.

Artık Üsküdar - Beşiktaş arasında çok lüks motorlar çalışıyor.

Ama ne yazık ki onlardan biri değil de eskiden kalma küçük bir tekne geldi.
Binmekte zorlandım.
Kaptanın adamı bana yardım etti.
Beşiktaş’a vardığımızda, biraz acıyarak, “eve mi gidiyorsun” dedi.
Böyle düşünmekte haklıydı.
Benim durumumdaki bir insan ancak eve gidebilirdi.

“Hayır” dedim.
Merak etti.
“Nereye” dedi.
“Tiyatroya” dedim.
Bunu hiç beklemiyordu.

Gözlerini açtı, biraz sert, “Tiyatroda ne var?” dedi.
“Çok şey var” dedim.
Ben yürürken o hala söyleniyordu.

12. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında Murathan Mungan’ın
"Dumrul ile Azrail" oyununu seyretmeye gidiyordum.

Dönüşte, aynı motora rastlamadım.

Eğer rastlamış olsaydım, kaptanın adamına, tiyatroda “nelerin” olabileceğini anlatacaktım.

4 yorum:

  1. Muhterem Hanımefendi,
    Tesadüfen rastladığım anılarınızı keyifle okudum. Birikiminiz, gayretiniz, içtenliğiniz ve muhteşem hafızanızla çok hoş bir eser ortaya çıkarmışsınız.Tebrik ederim. Kitap olarak basılıp kalıcı olmayı fazlasıyla hak ediyor yazdıklarınız diye düşünüyorum. İnşallah bunu da gerçekleştirirsiniz . Saygılarımla... Yasemin Dutoğlu

    YanıtlayınSil
  2. Sayın Yasemin Dutoğlu, anılarımı beğeni ile okuduğunuz için, nazik sözcüklerinizle beni onurlandırdığınız için çok teşekkür ederim. Büyük bir emek ürünü olan yazdıklarımın şimdilik Blog'umda kalmasını istiyorum. Çünkü bu sayede yeni eklemeler yapabiliyorum. Böylece onu canlı tutabiliyorum. Bu da hoşuma gidiyor. Tekrar teşekkür ederim. Saygılarımla.

    YanıtlayınSil
  3. Olcah hanım ben de aynen tesadüfen rastladım ve çok ama çok beğendim yazınızı. Şimdi blogunuzu takip de etmeye başlayacağım fakat üslubunuza gerçekten bayıldım. Sanki yanıbaşınızdaymışım da siz anlatıyormuşsunuz gibi okudum. Üsküdar'da Hüdayi Efendi'ye komşuyuz, çok seviyorum Üsküdar'ı ve muhterem insanlarını. Sevgi ve hürmetlerimi gönderiyorum size. Nilay Gündüz

    YanıtlayınSil
  4. Nilay Hanım, yorumunuza çok teşekkür ederim. Dilerim Blog'umdaki diğer anılarımı da aynı beğeni ile okursunuz. Üsküdar'da oturuyor olmanız, Üsküdarlıları "muhterem insanlar" olarak görmeniz beni çok memnun etti. Tekrar teşekkür ederim. Sevgiyle kalın.

    YanıtlayınSil