27 Temmuz 2010 Salı

15.3 AYŞE SIDIKA HANIM

Ebe Saadet hanım ile Yusuf Agah efendinin üçüncü çocukları Ayşe Sıdıka hanım.

Ayşe Sıdıka hanım benim anneannem.

Mehmet Ali bey Fatma hanım ile, Mürşide hanım Ali Saffet bey ile, Ayşe Sıdıka hanım da Hüseyin Mazhar bey ile evlenmiş.

Üç kardeş, eşleri ve çocukları ile birlikte, Nişantaşı'nda, Şakayık Sokak ile Teşvikiye Ihlamur Yolu'nun kesiştiği köşedeki ahşap bir konakta oturuyorlarmış.

Sebebini bilmediğim bir nedenden, konak Ali İhsan (Sabis) Paşa'ya satılmış.

Kardeşler parayı paylaşmışlar.

***
Anneannem; dedeme, "camii bol biz Üsküdar'a gidelim" demiş.
Dedem de "Peki" demiş.

Bir gün dedem, anneannem ve anneannemin annesi Ebe Saadet hanım arsa bakmak için Üsküdar'a gelmişler. Şemsipaşa'da gezinirlerken sahile yakın bir yerde yan yana iki arsa görmüşler. Köşe başıymış. Anneannem beğenmiş. Tam o sırada ezan okunuyormuş. Anneannemin annesi Ebe Saadet hanım damadına, "Mazhar bey ezan okunuyor. Mubarektir. Bu arsayı alın" demiş. Dedem de, "Peki valide hanım" demiş.

Bu anıyı "yorumsuz" sunuyorum.

***
Anneannem Ebe Saadet hanımın "mubarektir" dediği arsayı almış. Dedem de evi yapmış.

Arsa köşebaşındaymış. Anneannem kimse yanıma ev yapmasın diye yanındaki arsayı da almış.

Evin yapımı sırasında Şemsipaşa'da arsaya yakın bir yerde, bir ev kiralamışlar. Hatta Üveis dayım 1900 yılında o evde dünyaya gelmiş.

Ev, 1905 yılında bitmiş.

***
Anneannem, 1299 (1883) yılında dedem ile evlenmiş. Anneannem 17, dedem 26 yaşındaymış.

Anneannem büyükle büyük, küçükle küçük olmasını bilen ender insanlardan biriydi. Yalnız aile içinde değil, eş - dost arasında da çok sevilir ve sayılırdı.

Gün boyu tığ işi yapar, kimseye ve kimsenin işine karışmazdı.

Gençliğinde uzun boylu bir hanımmış. Ama ben tanıdığım zaman boyu kısalmıştı ve sırtında kamburu vardı.

Oturduğu yerde namaz kılardı. Karşısına iskemle koyar, üzerine bir yastık yerleştirir, öyle secde ederdi.

Geceleri yattığımda okuduğum duaların hepsini bana o öğretmişti.

***
Anneannemi, başında yemenisi, üzerinde ütülü tertemiz elbisesi ve uzun hırkasıyla hatırlıyorum. Gerek Ankara'da Osman dayımın yanında, gerek İstanbul'da bizim yanımızda kaldığı zamanlarda kendine ait bir köşesi vardı.

Oturduğu koltuğun yanında küçük bir dolap, üzerinde de zarif bir vitrin olurdu. Kendisine verilen hediyeleri o vitrine koyardı.

Anneannemin bir de hasır sepeti vardı. Bu sepetin içinde, küçük şişeler olurdu. Örneğin kakuleyi ilk kez anneannemin sepetinde görmüştüm. Ne için kullanıldığını bilmezdim. Şimdi, Baharatın İzleri (Müheyya İzer, Redhouse, s.50 - 51.) kitabına baktım. Kakule için, "sindirimi olumlu etkiler, gaz söktürür, zihni geliştirdiği söylenir. İştah açıcı, antiseptik, tonik" diye yazıyor.

Anneannem, sokakta yürürken karşıdan gelen yaşıtı bir hanımla karşılaştığında durur, ellerini uzatırdı. Karşıdan gelen hanım da aynı şeyi yapardı. Ellerini birbirlerinin ellerinin içinden geçirirler, sonra ellerini yüzlerine sürerler, birşeyler mırıldanırlardı. Birbirlerini hiç tanımadıkları halde selamlaşan bu nur yüzlü insanları seyretmek çok hoşuma giderdi.

Üveis dayımın karısı Leyla yengem, her vesile ile anneannem gibi olgun bir insana rastlamadığını söylerdi. Ve şöyle bir anısını anlatmıştı:

"Bize bir süre için misafir gelmişti. Bir akşam yemek yiyorduk. Sofrada kahvaltı tarzında şeyler vardı. Ben Alman asıllı olduğum için sofraya koyduğum bazı şeylere elini uzatmadı. Sadece emin olduklarını yedi. Beyaz peynir, zeytin, kaşar peyniri, reçel gibi. Dayın, anneannenin elini uzatmadığı tabağa çatalını uzatınca anneannen bir tereddüt geçirdi. Biraz bekledi. Sonra o da çatalını uzattı. Çünkü mademki Üveis yiyordu, o da yiyebilirdi."

***
Orta ikinin yazında, annem beni Ankara'da dayımla yengemin yanında oturan anneanneme tatile gönderdi.

Herhalde ikinci mevki bir biletim vardı. Güvenlik için de beni trenin polisine emanet etmişti.
Çok canım sıkılmıştı. Kendimi büyümüş görüyordum her çocuk gibi.

Öğle saatinde, üniformalı bir memur kampana çalarak koridordan geçti. Bu sesin cazibesine kapıldım. Peşine takıldım. Yemek yenilen bir yere geldik. Herkes gibi ben de masaya oturdum.
Yemek yedim. Paramın da tümünü orada harcadım.

Ankara'ya varınca anneanneme anlattım nasıl çay fincanında çorba içtiğimi.

***
Anneannem, herkesin anneannesi gibi, olağanüstü bir anneanneydi. İstanbul'a döneceğim gün, yengem çantamı hazırlarken, usulca yanıma geldi. Kimseye göstermeden bana para verdi.
"Giderken de trenin lokantasında çay fincanında çorba iç" dedi.

Bugün de çorbayı fincanda içmeği ve misafirlerime de fincanda ikram etmeyi severim.

***
Anneannem Ankara'da vefat etti. Osman dayımda misafirdi. İstanbul'da, Çamlıca Kız Lisesi'nde okuyordum. Onbeş günde bir Üsküdar'a Cicianneme çıkardım. Önce bana söylemediler. Ama ben Ciciannemin halinden anladım.

Çok ağladım. Korumasız kaldığımı hissettim. Çünkü o hepimizi korurdu.

Çocukken ölmekten çok korkardım. Herhalde bu korku, büyükler konuşurken duyduğum cennet - cehennem öykülerinden kaynaklanıyordu. Bu nedenle, hep beraber ölmeyi ve hep beraber, aynı yere, gömülmeyi isterdim.

Bana bir gün, "korkma ben seni korurum" demişti. Anneannemin beni yalnız öbür dünyada değil, bu dünyada da koruduğuna inanıyorum.

***
Ankara'daki Ulus Gazetesi'nin 28.10.1942 tarihli Cemiyet Hayatı sütununda Anneannemin ölüm ilanı şöyle çıkmış:

ÖLÜM

Münakalat Vekaleti nezdinde bulunan
Devlet Denizyolları Umum Müdürlüğü Takip Muamelat Memuru
Osman Maskar ile Prof. Üveis Maskar'ın anneleri
Bayan Sıdıka Maskar Allahın rahmetine kavuşmuştur.
Cenazesi bugün öğle namazını müteakip Hacıbayram camisinden
kaldırılarak şehitlikteki kabrine defnedilecektir.


Allah rahmet eyliye.

Çok sade bir ölüm ilanı. Yalnız anneannemin sadece iki oğlu yoktu. Dört tane de kızı vardı. Nedense kızların adları ölüm ilanında yok. Feminist arkadaşlarımın kulakları çınlasın. Neyse, bu ayıp teşekkür ilanında tekrar edilmemiş.

***
Anneannem, eminim, tüm evlatlarını aynı sevgi ile severdi. Yalnız, annemi biraz ayırırdı. Annemin de annesine olan sevgisi biraz farklıydı.

Anneannem öldükten üç ay sonra annem, annesini rüyasında görmüş. Anneannem pembe elbiseler giymiş, başında da yeşil bir örtü varmış. İskemlede oturuyormuş. Annem hayretle, "niçin burada oturuyorsunuz" diye sormuş. Anneannem de, "kapının açılmasını bekliyorum" demiş.

***
14 - 15 yaşlarımda çok şiir okur ve her o yaştaki çocuk gibi şiir yazardım. İşte anneannem için yazdığım şiir:

Anneanneme

Bu büyük acıyı duyduğum anda
Yalnız kaldığımı anladım fani dünyada
Bir türlü bu işe inanamıyordum
Hakikat mi, yoksa yalan mı, diyordum.

Kendimi tutamadım, kendimi yenemedim
Kırılmış bir bebek gibi saatlerce inledim
O hakikaten bizim arkamızda yüksek bir dağdı
Niçin kara topraklar onu içine aldı.

Evet! O, ihtiyardı öleceği malumdu
Son zamanlarda kurtuluş onun için yoktu
İki aydır devamlı yatıyordu hasta
Çünkü çok üzüntüler geçirmişti hayatta.

Ufacık bir şeyi dert ederdi kendine
Razıydım ölmeye onun yerine
Sonunda aldı bu topraklar seni de
Sen gittin fakat yaşıyorsun içimizde.

1 Kanunisani 1942,
Çamlıca.

Anneannem Ayşe Sıdıka Hanım.
30 Kasım 1866 - 28 Ekim 1942

Anneannem Ankara'da,
Osman dayımın evinde misafir.

Ağabeyim, anneannem, ben. Kadıköy'de Alaton Apartmanı'nda.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme